| 28 Haziran 2009
TEMEL DEMİRER
“Elinde çekiç olan,
her şeyi
çivi olarak görür.”[1]
NATO hakkındaki tanımların en kestirme ve doğru olanı; “NATO denilen teşkilât Amerikalıların kışlasıdır; kapıları Amerika’nın emriyle açılacak ve içindeki ölüm kuvvetlerini barışsever halkların üstüne saldırtacak bir kışladır,” formülasyonuyla Nâzım Hikmet’e aittir…
Gerçekten de NATO (North Atlantic Treaty Organization/ Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), II. Dünya Savaşı sonrası oluşan politik ayrımda, İngiliz Lord Ismay’ın deyişi ile “Rusları dışarıda, Almanya’yı alaşağı edilmiş hâlde ve ABD’yi içeride” tutmak için kurulmuştur. Yani amaç salt SSCB’ye karşı güvenlik değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliği için ABD’nin katkı koymasını sağlamak, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasını bölgeye tehdit oluşturmadan gerçekleştirmektir. Çünkü bilindiği gibi o dönemde ABD kongresi ve kamuoyu ülkenin Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkilere karışmasını istemiyordu.
“Soğuk Savaş” yıllarının ürünü olan NATO, 60 yıl önce SSCB ve öteki sosyalist ülkelere karşı askeri bir ittifak olarak kurulmuştu.
Berlin Duvarı’nın yıkılması ardından, 1990’lı yıllarda NATO’nun işlevi revize edildi. “Savunma örgütü” söylemi geri çekilerek, doğrudan bir savaş örgüt konumu öne çıkarıldı. Bunun ilk örneği Yugoslavya savaşı ise, son örneği de Afganistan ve “AfPak” yönelişidir.
Sürekli yeni üyeler kazanarak büyütülen NATO’nun esas amacı, “üye ülkelerin (özellikle de ABD’nin) ortak çıkarlarını korumak”tır. “Ortak çıkar”ın önemli bir bileşenini Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu’daki petrol ve doğal gaz rezervlerinin ve bunları Batı/ Kuzey ülkelerine taşıyacak boru hatlarının korunması oluşturuyor.
Türkiye bu konuda önemli bir geçiş ülkesi durumundadır. Gerek Baku-Ceyhan petrol boru hattı ve gerekse de yapımı planlanan Nabucco doğal gaz ve petrol boru hattı Türkiye’den geçmekte ve NATO ülkeleri için büyük önem taşımaktadır.
Özetle adı Ergenekon, JİTEM, Özel Harp Dairesi, Kontr-Gerilla, her ne olursa olsun benzeri militer/paramilter örgütlenmelerin anası, kurulduğu günden günümüze dek barış, sosyalizm, ulusal bağımsızlık, onurlu bir yaşam ve gelecek için mücadele veren halklara kan kusturan suç örgütüdür NATO dünden bugüne…
Afganistan, Ortadoğu, Latin Amerika’daki ABD’ye karşı duruş, direnişler ve gelişmeler, Rusya’nın farklı bir kutup olarak kafa tutuşu, kapitalizmin genel krizi, NATO’nun 60. yılında, ABD’nin dünya egemenliği stratejisini gözden geçirip yeniden şekillendireceğinin verileriyle karşımızdadır NATO.
Saldırgan niteliği Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla iyice açığa çıkan NATO’nun da her şey gibi bir hikâyesi vardır.
NATO’NUN HİKÂYESİ
NATO’nun temelleri 4 Nisan 1949’da atıldı. İnşasında ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, Danimarka, Hollanda, İtalya, İzlanda, Kanada, Lükasmburg, Norveç ve Portekiz’in imzası var. “Komünizm” korkusunun dünyayı sardığı yıllardı ve Sovyetler Birliği’nden korunmak gerekiyordu... Amerikan Başkanı Harry Truman 1947’de, sonraları kendi adıyla anılan doktrini açıkladı: Komünizm ile silahlı mücadele veren ve dış ülkelerin baskısı altında bulunan devletlere (Türkiye ve Yunanistan) mali ve askeri yardım yapılacaktı. Marshall Yardımı’yla Türkiye işte böyle tanıştı.
Askeri, siyasi ve ekonomik açıdan Batı’ya bağımlı hâle gelen Türkiye, Soğuk Savaş’ta ABD liderliğindeki Batı ittifakına yakınlaştı, ancak bu NATO’ya üye olmasına yetmedi. Avrupalı üyeler Türkiye’yi istemiyordu, çünkü Türkiye, “büyük düşman” SSCB’ye çok yakındı ve “Topyekûn Mücadele Doktrini” gereği, NATO üyesi ülkeye yapılacak saldırı, diğer ülkelere de yapılmış sayılacağından buna toptan karşılık verilmesi gerekiyordu. ABD ile Avrupa Türkiye’nin üyeliği karşısında iyi polis, kötü polisi oynarken 1950’de Kore Savaşı patlak verdi. Demokrat Parti hükümeti ABD’nin en büyük müttefiki İngiltere’yi bile beklemeden Kore’ye ilk tugayı yolladı. Diyanet İşleri Başkanlığı fetva verdi: Kore Savaşı’na katılmak cihattır, ölenler şehit olur!
Karara karşı çıkan, başkanlığını Behice Boran’ın yaptığı Barışseverler Derneği kapatılarak yöneticilerine ceza verildi. Bu, Amerikan karşıtı eylemlerin ilki olmayacaktı. Savaşın sonucu mu? Kunuri Savaşı’nda Türkiye’den 721 kişi öldü. Bu “sadık müttefik” anlayışının ödülü olarak Türkiye 1951’de üyelik daveti aldı, 1952’de üye oldu. Bir başka deyişle Türkiye’nin NATO üyeliğinin temelinde, Kore’nin nerede olduğunu dahi bilmeyen 721 gencin kanı bulunmaktadır.
Böylelikle Türkiye topraklarında NATO üsleri kendilerine yer etmeye başladı. “Fedakârlıklar” bitmedi... Diğer üyelerin hiçbiri silahlı kuvvetlerinin tamamını NATO’nun emrine vermemişken, Türkiye verdi... Tavizler, ülke içindeki muhalefeti kızdırıyordu. Bunlara ABD’nin Kıbrıs konusundaki tutumu, Vietnam Savaşı, Ortadoğu’da İsrail yanlısı tavrı da tuz biber ekti. 1968’de ABD 6. Filosu’nun Dolmabahçe’de denize dökülüşü hâlâ akıllarda... Olaylar “Kanlı Pazar” olarak adlandırılan 16 Şubat 1969’a kadar sürdü. 1975’te Ecevit başkanlığındaki hükümetin haşhaş ekimini serbest bırakmasından sonra bir de Kıbrıs Barış Harekâtı’nı düzenlemesi, ABD’nin “savunma için verilen silahları kullanma” bahanesiyle Türkiye’ye silah ambargosu uygulamasına yol açtı.
Tam da bu dönemde, Ecevit yıllardır başbakanlardan bile saklanan bir gerçeği dönemin Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’dan öğrendi. O gerçek, Genel Kurmay Bakanlığı’na bağlı Özel Harp Dairesi’ydi! İtalya’da Gladyo (anlamı Roma Kılıcı), Fransa’da Rüzgâr Gülü, Yunanistan’da Koyun Postu gibi isimlerle faaliyet gösteren gizli ordular, Türkiye’de de Seferberlik Tetkik Kurulu (STK) adıyla kurmuştu. Daha sonraları Özel Harp Dairesi (ÖHD) adını alan STK’nin amacı NATO’nun şemsiyesindeki resmi orduların dışında, olası işgallere karşı direnişi sağlamaktı. Direniş modelini, bu gizli orduların kurulmasının fikir babası, II. Dünya Savaşı’nda Amerikan tarafına geçen Hitler’in Doğu Cephesi istihbarat şefi General Reinhard Gehlen geliştirmişti.
ÖHD’nin adı, kanlı 1 Mayıs’lar ve benzeri olaylarda geçti. Kontr-gerillaya dava açmaya hazırlanırken, 24 Mart 1978’de öldürülen Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, yaşananları raporunda, “Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir” diyerek anlatıyordu, “Amaç demokrasi umudunu yok etmek onun yerine faşist bir düzeni gündeme getirmek...”
Öz’ün “Kontrgerilla Genelkurmay Harp Dairesi’ne bağlıdır” diye yazdığı rapor, askeri ve sivil unsurların çalışma biçimlerini açıklıyordu. Soğuk Savaş’ın ardından İtalya gibi birçok ülkede gladyo tipi örgütlenmeler deşifre olsa da Türkiye’dekiler gizli kaldı.
Gladyo tipi örgütlenmelerle resmi misyonunun dışına çıkan NATO, 1993’te Bosna Hersek’teki bazı hedefleri vurarak operasyonlara başladı. Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında güvenlik konseptini değiştirerek, “caydırıcılık” anlayışına ek olarak “anında müdahale” ve “mukabele”yi benimsedi. ABD’nin 11 Eylül’ü bahane ederek işgal ettiği Afganistan’da NATO askerleri işgalci güç olarak bulunmaya başladı. Bu durum NATO’ya karşı muhalefeti daha da ateşlendirdi. Bu ateşten Türkiye’nin payına İstanbul’da yapılan 2004’teki NATO Zirvesi’nde polisin yoğun şiddet içeren müdahalesi kaldı. NATO Vadisi’ne girişler tutuldu, üniversiteler erken kapatıldı...
Geçerken altını bir kez daha çizelim: NATO karşıtı en büyük eylem şüphesiz, 6. Filo’nun denize dökülmesiydi.
NATO’NUN İŞLEVİ
NATO, emperyalizmin politikalarında giderek daha fazla kullanılan bir güç hâline dönüşüyor.
ABD işgalciliğini ve işbirlikçilerin uşaklığını perdeleyen NATO 2000’lerin başından itibaren tırmanan emperyalist saldırganlık politikası içinde daha çok kullanılmak isteniyor.
Emperyalist planların hayata geçirilmesi NATO’ya, yani bir “uluslararası güce” havale edilerek, işgaller, katliamlar onun bayrağı altında gerçekleştirildiğinde, hem ABD emperyalizmi kendini kısmen gizleyip, teşhir olmaktan kurtulurken, yerel işbirlikçilerini de kısmen perdeleme imkânı bulmuş oluyorlar.
Ancak nasıl sunulursa sunulsun net olan şudur : NATO, ABD’nin yedeğindedir.
Kaldı ki uzmanlar da, “yeni bir kimlik” kazanma aşamasına gelen NATO’nun aşırı ABD güdümünde olduğuna dikkat çekiyorlar. Örneğin eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nüzhet Kandemir, “NATO sadece ABD’nin memnuniyetini öngörür,” derken Enerji Uzmanı Necdet Pamir de ekliyor: “ABD enerji yollarını NATO ile kontrol etmeye çalışıyor.”
Bu konumuyla NATO’nun 60. kuruluş yıldönümü zirvesi aynı zamanda bir “Geleceği nasıl olacak” toplantısı da olacak gibi görünüyor. Paktın değişiminin, yine uzmanlar tarafından, “savunmadan çıkıp doğrudan mücadeleye geçiş” olarak tanımlandığı kesitte NATO’nun askerî kanadına dönme hazırlığındaki Sarkozy kısaca şunu diyor: “Fransa, küresel yeniden yapılanmada önemli bir rol üstlenecektir.”
Aynı konuda Almanya Başbakanı Angela Merkel, “NATO’nun rolü güçlendirilmeli,” derken, Gerhard Schröder, “NATO’da reform şart” diye ekliyor…
Denilebilir ki, NATO artık, “Soğuk Savaş” zamanındakinden bile daha önemli bir yapı olarak yeniden biçimlenmeye hazırlanıyor.
Bu bağlamda “NATO, artık Avrupa’nın savunma gücü. Ama NATO aynı zamanda küresel bir güç,” diyen Cemil Ertem’in saptamasını dikkate almak gerekiyor.
“Ortaklıklar yoluyla güvenliği sağlamak” yaygaralarına bakmayın; NATO, emperyalist talan ve tahakküm için “Soğuk Savaş” sonrasında yeniden biçimlendiriliyor…
“SOĞUK SAVAŞ” SONRASINDA
Berlin Duvarı’nın yıkılması ardından değişen NATO değil, stratejisi oldu.
Yani NATO’nun yeni stratejisi, yeniden tanımlandı.
“Soğuk Savaş” dönemi NATO stratejileriyle mantıksal bir ilintisi olan yeni(lenemeyen) stratejinin amaçları aynı olsa da, düşmanları “farklılaşıyor”du…
Evet, “Soğuk Savaş” sonrası dönem NATO’nun sonu değil; yeni başlangıcıydı…
Bu bağlamda “değişen” değil, değişmeyen NATO’dan söz etmek mümkündür…
Ancak “eski(meyen)” NATO, eski hâliyle yok artık.
NATO’nun yeni güvenlik alanı Ortadoğu ve Kafkaslar’a yani Avrasya’ya kayıyor, yayılıyor.
Yeni düşman olarak El Kaide ve radikal İslâmcı “terör” öne çık(arıl)ıyor, bunlara Afganistan, Pakistan da ekleniyor.
Evet, evet otur(tul)duğu yeni bağlam içerisinde genişleyen/ genişletilen NATO’dan söz etmek, “olmazsa olmaz”…
Mesela bugün Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Polonya, Litvanya, Letonya gibi ülkeler de artık birer NATO üyesi. (Bunlara Hırvatistan ve Arnavutluk da ekleniyor.)
Fransa Savunma Bakanı Herve Morin, “Daha önce NATO’nun ayaklarıydık, başı değildik. Şimdi NATO’nun hem ayağı, hem başı olmak istiyoruz,” vurgusuyla “biz de varız” derken; NATO’nun büyük ağabeyi ise hâlâ ABD’dir.
Bunların yanı sıra NATO’nun misyonu artık “Avrupa’nın güvenliği”ni sağlamak falan da değil.
Zira yeni(lenmeyen) yönelişleriyle NATO, yeni denizlere açılıyor.
NATO’nun rolü Avrupa coğrafyasının dışına taşırılıyor.
Ortadoğu-Kafkasya ikilisine Afganistan’ı da eklediğimizde, Berlin Duvarı’nın yıkılması ardından işsiz kaldığı öne sürülen NATO’nun bu bölgelerde kendine misyon yarattığı görülüyor.
Emperyalist “barış-istikrar” söylemi yine NATO’ya eşitleniyor.
Tıpkı Bosna-Hersek ve Kosova’da olduğu gibi…
“NATO, teröre karşı savaş’ın operasyon gücü” olarak tanımlanıyor!
“YENİ DÖNEM”
“Yeni Dönem”e ilişkin olarak, “NATO’nun hedefi artık ‘en kötü’yü önlemek değil, Avrupa-Atlantik bölgesi için yeni bir güvenlik mimarisinin sağlanması suretiyle, ‘en iyi’yi gerçekleştirmek olacaktır,”[2] diyen eski NATO Genel Sekreteri Javier Solana’nın sözüne aldırmayın…
XXI. yüzyılda NATO’nun “uluslararası jandarma” misyonu devam etmektedir…
Buna örnek örgütün Balkanlar’daki faaliyetleridir.
Bir parantez açıp eklemek gerek: James Dobbins, ulus kurma konusunda NATO’nun diğer uluslararası örgütlerle birlikte nasıl çalışması gerektiğini incelediği bir yazısında, “Ulus kurma Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri büyüyen bir sanayi olmuştur… Ulus kurma temel bir görev hâline geliyor,”[3] sözleriyle Balkanlar’daki “ulus devlet imalatındaki NATO’nun rolünü” gayet açık biçimde sergilerken, neyin ne olduğunu da anlatmaktadır!
Bu işin bir yanıdır; diğeriyse “enerji nakli ve enerji koridorları” meselesi…
Avrasya/ Hazar Petrollerinin batıya sevkinde, NATO’nun talip olduğu “rol” oldukça “önemli” ve “sorunlu”dur…
Örneğin bu konuda Enerji Güvenliği Analisti Faruk Demir, ‘Sıcak Kuşak Üzerinde Çözüm Arayışları: NATO, Afganistan, Enerji Güvenliği’ ismiyle hazırladığı raporda (2 Mart 2009), enerji güvenliği için işbirliğinin önemi ve NATO’nun rolü ile ilgili önemli tespitlerde bulunuyor.
Demir raporunda, rekabet ve küresel hedefler için enerji kaynakları, enerji nakli ve enerji fiyatlarının belirleyici bir rol almaya başladığını belirterek, enerji güvenliği ile ilgili endişelerin daha çok ortaya çıktığını kaydediyor.
“Enerji güvenliğinde NATO’nun rolü”nün altını özenle çizen Demir, örgütün, tarih boyunca başarısını ispat etmiş ve çeşitlilik içinde karar verme mekanizması başarıyla çalışan tek büyük uluslararası askeri organizasyon olduğunu ifade edip, “Bu özelliğiyle Afganistan’da da aynı başarıları tekrarlamasını beklemek anlaşılır bir beklentidir. Ancak NATO için başarısızlık riski de mevcuttur ve bu küresel barış adına yüklenilmesi en zor risktir,” diyor.
Görülmesi gerek; gelinen aşamada NATO “yeni” rolünü büyük oranda genişleyen Ortadoğu ve Avrasya’nın kronik sorunları üzerinden inşa etmeye çalışmakta. Bir anlamda dünya siyasetinin 11 Eylül sonrası nitelik değiştiren güvenlik sorunlarının kaynağı olan coğrafya NATO’nun hedef coğrafyası oluyor ve NATO’nun yeni rolü bu bölgedeki kaos ve istikrarsızlık üzerinden belirleniyor.
Bu kapsamda “Yeni Dönem” NATO’su da, emperyalizmin tahakküm ve işgal planlarının koç başlığını (Obama’yla cilalanmış “barışçıl iklim” manipülasyonları eşliğinde) üstlenecektir.
Bunun en somut verisi Irak’tan sonra, “AfPak” planıyla Afganistan’a yönelinmesidir.
Elbette iş bununla da sınırlı değildir; ayrıca kalamaz da…
Manas Üssü’nü de kaybeden - AKP’nin işbirlikçi tutumundan da güç alınarak Trabzon’da üs talebi açıkça dile getiren- ABD, gözünü Karadeniz’e/ Kafkasya’ya dikmiştir...
NATO NEYE YARAR?
Bu durumda “NATO neye yarar?” sorusunun yanıtı; “Geçmişte neye yaramıştı?” ekseninde aranmalıdır.
Anımsanacağı üzere İkinci Dünya Savaşının ardından, Doğu ve Batı Avrupa, Soğuk Savaşının ideolojik ve politik bölümleri sonucu birbirinden ayrıldı. Doğu Avrupa, Sovyetler Birliği’nin hâkimiyetine girdi. 1949 yılında, Atlantik’in her iki yakasından 12 ülke Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’daki kontrolünü kıtanın diğer bölgelerine yayma riskine karşı koymak için Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünü kurdu.
1947 ve 1952 yılları arasında, Marshall Planı Batı Avrupa ekonomilerinin istikrarlı bir hâle getirilmesi için kullanıldı. NATO’nun siyasi ve askeri bir ittifak olarak görevi, her tür saldırganlığa karşı toplu savunma temin etmek ve demokrasi ve ekonomik büyüme için güvenli bir ortam sağlamaktı. O zamanki ABD Başkanı Harry S. Truman’ın ifadesiyle Marshall Planı ve NATO “bir elmanın iki yarısıydı”.
O hâlde ilk saptamamız yapalım: NATO, bu kez de ABD’nin “İmparatorluk stratejisi”nin ittifak aracı/ savaş makinesi olacaktır…
Bu bağlamda genişlemeye başlayan NATO’nun amacı, ABD Harp Akademisi Deniz Savaşları (imparatorluk stratejileri) bölümünün başkanı Prof. Kurth’a göre, “Avrupa’yı, ABD’nin dünya düzeni vizyonunun tutarlı ve tamlayıcı bir parçası olarak konsolide etmek; büyük bir ABD projesi olan küreselleşme etrafında şekillenen mücadelelerde Avrupa’yı sağlam bir üsse ve sadık bir ortağa dönüştürmektir.”[4]
Bu böyle olunca “yeni dönem”inde de -Haluk Gerger’in belirttiği üzere- “NATO’nun karakterini, “üç doğum lekesi” olarak; i-) devrim korkusu ve emek düşmanığını; ii-) ezilen halkların mücadelelerine karşıtlığını; iii-) ve nihayet “klasik bir ‘düzen savunma’ yapısı olmanın ötesindeki saldırgan ‘düzen dayatma’ niteliğini”[5] öne çıkartacaktır ki; tüm bunlar da “NATO neye yarar?” yanıtını, rahatlıkla karşı-devrime diye telaffuz etmemizi olanaklı kılar.
ULUSLARARASI İLİŞKİLER AĞINDA
Görülmesi gerek: NATO’daki değişim kendini en çok genişleme stratejisi ile gösteriyor. Birlik genişleme sürecinde kendine hedef olarak eski Sovyet ülkelerini seçerken, Karadeniz’e verilen önem de ayrıca öne çıkıyor.
Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliği bu kez Rusya engeline takılırken bu ülkelerin üye olmasıyla birlikte NATO’nun Karadeniz’e olan ilgisinin arttığı çok açık.
Ama bunun bir bedeli vardı.
Bu konuda Hüseyin Baş, “ABD ve NATO’nun Rusya’yı dört yanından kuşatma stratejisi karşısında Rusya da geri adım atmaya niyetli görünmemektedir. Güney Osetya ve Abhazya olayı bunun açık kanıtıdır. ABD, AB ve NATO’nun Karadeniz’de silah göstermesi ise salt Ukrayna ve Gürcistan’ı değil, Hazar bölgesi dahil tüm Kafkasları hedeflemektedir,” derken Simon Jenkins de ekliyordu: “Rusya’yı NATO çemberine alıp saldırgan üslubundan vazgeçmesini amaçlayan taktik, Moskova’nın NATO’ya başvuran Tiflis’e acı bir ders vermesiyle çöktü. Gürcistan’ı Rusya’yı kışkırtması için cesaretlendiren Batı, Kafkasya’ya bulaşılmaması gerektiğini anlamış olmalı…”[6]
Evet, evet bunun bir bedeli vardı; “bedel”in farkındaki Kaveh L. Efrasiyabi de, “Rusya’yla ilişkileri giderek bozulan ABD, NATO’yu genişletme planını rafa kaldırmalı. Üstelik, NATO genişlemesi sadece Rusya’yla ilişkiler değil, ittifakın iç bütünlüğü[7] açısından da riskli,”[8] uyarısını yüksek sesle dillendiriyordu…
Rusya faktörü, hep NATO’nun karşısında önemli aktör oldu; olacak da...
Örneğin ABD’nin NATO Kuvvetler Komutanı General John Craddock, ABD-Rusya ilişkilerinin gelecekte Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından en zor sürece gireceğini belirterek Moskova’nın Batı’yı zayıflatmaya çalıştığını söylerken; Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev de, NATO’nun ülke topraklarına doğru genişleme arayışını sürdürdüğünü belirterek 2011 yılından itibaren ordunun büyük çapta modernize edileceğini açıklayıp, “Öncelikli görev, nükleer başta olmak üzere kuvvetlerimizin savaşa hazırlık derecesini yükseltmek” dedi.
Luke Harding’in ifadesiyle, “Batı’nın arka bahçesini yavaş yavaş gasp ettiğini düşünen ve güvenlik kaygısıyla hareket eden Rusya, NATO ile eşitlenmek için ordusunu güçlendiriyordu.”[9]
Örneğin Rusya savunma bütçesini 6 yılda 8 milyardan, 32 milyar dolara çıkardı.
Anımsanacağı üzere 1990’lı yıllar boyunca Rus Silahlı Kuvvetleri parasızlıktan çürümeye bırakılmıştı. Rusya, savunma bütçesini ve silahlı kuvvetlerinin boyutunu küçültme yolunu seçmişti. 2000 yılında iktidara gelen Vladimir Putin ile trend tersine çevrildi. Ekonomi yoluna girince 2001’de 8 milyar dolar olan savunma bütçesi 2007’de 32 milyar dolara çıktı. 2009 yılı Rus savunma bütçesi bizzat Başbakan Putin tarafından 50 milyar dolar olarak açıklandı.
Özetle uluslararası ilişkiler ağının Kafkasya/ Karadeniz cephesinde önemli bir soru(n) kaynağı olan NATO; Ferai Tınç’ın, “[NATO’da] her şey Afganistan’a göre planlanıyor, biçimleniyor… NATO, Afganistan’a kilitlenmiş görünüyor,” diye formüle ettiği yaşamsal bir soru(n)la yüz yüzedir.
Sözünü ettiğimiz soru(n) giderek bir “AfPak” meselesine dönüşürken; NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, ittifakın Afganistan’dan öteye bakarak, özellikle Pakistan’la ilişkileri derinleştirmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Hatta İran’la bile görüşebilecek kadar! Örneğin İran ile NATO arasında yaklaşık 30 yıldır ilk temas diplomatlar düzeyinde gerçekleşti. NATO sözcüsü James Appathurai, bir İranlı büyükelçinin NATO Genel Sekreteri Yardımcısı Martin Erdmann ile Brüksel’de Afganistan’la ilgili konuları ele aldığını duyurdu. Bir başka NATO yetkilisi de, İran’ın 1979 İslâm Devrimi’nden beri ilk kez NATO’yla görüştüğünü söylerken, “Tahran Afganistan konusunda muhtemel işbirliğiyle ilgileniyor,” dedi.
“AFPAK” CEPHESİNDE NATO
Taliban’ın, Afganistan’da NATO’ya karşı kazandığı başarılar yanında mücadelenin Pakistan’a sıçramasıyla “AfPak”, NATO için giderek önem kazanıyor.
“Tarık Ali’ye göre bu konuda iki teori var. Birincisi, ABD’nin Pakistan’da ülkenin nükleer silahlarına el koymasını dünyanın gözünde haklı gösterecek düzeyde bir istikrarsızlık yaratmaya çalışıyor. İkinci teoriye göre, NATO Avrupa-Atlantik bölgesinin ötesine geçerek Asya’da Çin sınırına kadar uzanan kalıcı bir varlık oluşturmayı amaçlıyor. Bu, Pakistan, Afganistan halkları, bölgedeki diğer ülkeler açısından kabul edilebilir bir durum olmadığından, NATO bir güvenlik unsuru olarak varlığını meşrulaştırmak için tüm bölgede bir sürekli savaş ve kargaşa ortamı yaratmayı amaçlıyor... Bu arada Pakistan’dan da birkaç küçük devletçik yaratmak son derecede anlamlı görünüyor...”[10]
Bu noktada başyazısında ‘The New York Times’, “İşlerin büyük bir hızla sarpa sarabildiği Afganistan’da Taliban’a karşı hızla yeni bir strateji bulunması lazım. Obama NATO müttefiklerini savaşmak üzere daha fazla asker ve para göndermeye ikna etmenin yolunu bulmalı,” derken; 45. Münih Güvenlik Konferansı, ABD ve NATO güçlerinin Taliban hareketini bastıramadığı Afganistan için karamsar mesajlarla son buldu.
Konferans’ta konuşan ABD’nin Afganistan ve Pakistan özel temsilcisi Richard Holbrooke, iki ülkede terörle mücadelenin uzun süre devam edeceğini söyleyerek “Afganistan için mucizevi bir formülümüz yok,” itirafını dillendirdi.
Ayrıca Obama’nın Afganistan’a 17 bin asker takviyesi kararı ertesinde Polonya’da toplanan NATO savunma bakanlarının ana gündemi yine Afganistan’dı. ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Afganistan’da NATO komutasındaki güce müttefiklerden de takviye istedi. Bunlarla birlikte “Obama yönetiminin Afganistan’da müttefiklerin daha fazlasını yapmak zorunda olduğu beklentisini,” dile getiren Gates, “hayal kırıklıkları”nı aktardı.
“Afganistan’da NATO güçlerinin durumu, giderek açmaza dönüşüyor. ABD’nin başını çektiği uluslararası güç (İSAF) askeri alanda Taliban ve El Kaide militanlarıyla baş edemiyor. Yaklaşık 8 yıldır süren bu savaş bir türlü kazanılamıyor.
Şimdi Obama bu savaşa gerektiği sayıda asker göndermek gerektiği inancıyla harekete geçiyor. ABD’nin mevcut 37 bin kişilik gücüne, 17 bin asker daha katılmasına karar veriyor. Obama çoğu NATO’dan olmak üzere 40 ülkeye mensup 30 bin kişilik ISAF gücünün de takviye edilmesini istiyor.
Bu yeni strateji, Afganistan’da kaybedilmeye yüz tutan savaşın kazanılmasını sağlayabilecek mi?”[11]
Kimse buna “olumlu” yanıt veremiyor!
Obama’nın Afganistan-Pakistan sorununu birinci önceliği kılmasıyla bölgenin “Obama’nın Vietnam’ı olabileceği” yorumları yapılırken, Richard Holbrooke da, “Irak’taki durumdan çok daha çetin,” diyor!
Hikmet Çetin’in, “NATO Afganistan’da kazanmak zorunda. 60’ıncı yıldönümünü kutlamaya hazırlanan ittifak için bu ölüm kalım savaşı,” dediği koordinatlarda iş bunlarla da bitmiyor!
Pakistan’da birbiriyle rekabet eden üç Taliban grubu, Afgan Talibanı’nın lideri Molla Ömer’in çağrısına karşılık vererek çabalarını Afganistan’daki yeni Amerikan stratejisini düşürmek için birleştirmek üzere anlaştılar. Taliban gruplarının en önemli liderlerinden üçü anlaşmazlıklarını çözüp ‘Mücahitler Birliği Şûrası’ adıyla kapsayıcı bir şemsiye oluşturdular.
NATO yetkilileri, Pakistan’ın Afganistan sınırındaki aşiret bölgesi Veziristan’da gerçekleşen bu yeni ortaklılığın, savaşçıların ve intihar eylemcilerinin Amerikan, NATO ve Afgan güçlerine karşı saldırılar düzenlemek için sınırı geçmesinden endişeli![12]
İMPARATOR, NATO VE T.“C”
Özetle bugün, Hırvatistan ve Arnavutluk’un katılımı ardından 28 üyeye çıkan NATO, bir bütün olarak ABD’nin insani yardım, demokrasi ve özgürlüklerin savunulması adı altında yürüttüğü emperyalist işgal ve savaş politikalarının bir parçasıdır ve emperyalizmin savaş örgütüdür.
Yugoslavya’da gerçekleştirdiği saldırıda binlerce sivili yaralaması ve öldürmesi, Afganistan’da binlerce sivili katletmesi, Bargam zindanı NATO’nun gerçek yüzünü göstermektedir.
Görünen odur ki ABD İmparatorluğunun Obama figürü ile NATO şahsında yapmak istediği “Batı”yı, “Doğu”nun karşısına dikmektir…
Hüseyin Baş’ın belirttiği üzere, “ABD ve NATO ne denli Afganistan’ı denetim altına alma ya da geleceğini dikte etme gibi bir amacımız yok dese de, Orta Asya’nın zengin enerji kaynaklarının güvenliği kendileri için yaşamsal öneme sahiptir. Bu yüzden ABD ve NATO’lu müttefikleri Taliban’ı ve El Kaide’yi bu kez kesinlikle saf dışı etmek kararında görünmektedirler.”
Bu yönelişinde NATO’nun bir kez daha, Mustafa Zeyn’in, “Yeni Osmanlıcılık eğilimi güçleniyor,”[13] vurgusuyla betimlediği yayılma emellerinin (alt-emperyalist) T.“C”sine müracaat ettiği görünüyor…
Saptamamızın yığınla somut verisi var: İşte bunlardan bazıları:
Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dış Politika Başdanışmanı Ahmet Davudoğlu, Washington’da ABD’li yetkililerle görüşmelerinin ardından New Jersey’deki Princeton Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, yeni Amerikan yönetimiyle birlikte bölgesel konularda Türkiye ve ABD ilişkilerinin sıkılaşacağını açıklayıp, “ABD ile dış politika tercihlerimiz hemen tümüyle örtüşüyor,” dedi.
Bu arada Türkiye’ ye bir ziyaret gerçekleştiren Obama’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell, Türkiye’nin Ortadoğu’daki “eşsiz rolüne” işaret ederken; Mitchell’in ardından ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Bill Shuster da, Temsilciler Meclisi üyelerine gönderdiği mektupta Türkiye’nin, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki hedeflerine ulaşmasına ilişkin kritik bir rolünün bulunduğunu belirtti.
ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisi Matt Bryza da, Obama’nın Afganistan politikasını gözden geçirme sürecinde Türkiye’nin de aralarında bulunduğu müttefiklerin desteğini istediklerini belirterek, “Türkiye’ye yönelik özel bir talep yok, ancak Türkiye’nin de aralarında bulunduğu kilit müttefiklere yönelik genel taleplerimiz var. Afganistan için NATO müttefiklerinden askeri ve mali katkı sağlamalarını istediğimiz bir sır değil” diye konuştu.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Avrupa ve Avrasya İşleri’nden Sorumlu Bakan Yardımcılığı’na atanan Philip Gordon, Senato Dış İlişkiler Avrupa Altkomitesi’nde yapılan onay oturumunda, “Kıbrıs’ta Türk işgali” ve “Ermeni soykırımı” ifadelerini senatörlerin ısrarına rağmen kullanmadı…
Bunların yanında Obama, Gül ve Erdoğan’ı arayıp Türkiye’nin bölgesel liderliğini takdir ettiği vurgusuyla Erdoğan’a, “Ortadoğu barışında şahsınızın liderliği hayati önemde” dedi…
Stephen Kinzer’e göre, “Obama, Türkiye’nin bölgedeki emsalsiz konumunun avantajlarından yararlanma kararı aldı.”[14]
Evet Hasan Bülent Kahraman’ın deyişiyle, “Amerika AKP’yi destekliyor. Amerika AKP’yi AKP olduğu için değil, kendi çıkarları ve politikası bakımından da destekliyor. Çünkü Amerika 2010’a kadar Irak’tan çekilmeyi planlıyor. Bunun yolu da, hem güvenlik hem maliyet açısından Türkiye’deki üsleri kullanmaktan geçiyor. Ayrıca Amerika çekildiğinde Kuzey Irak’ın kontrolünü bir ölçüde Türkiye gerçekleştirecek.”
Gerçekten de Muhammed Harrub’un da, “Gül’ün Irak ziyaretinin amacı, Türkiye’nin ABD çekildikten sonra oluşacak boşluğu doldurmaya talip olduğu mesajını vermek,”[15] saptamasını yaptığı durumda “AB süreci derin dondurucuya yerleştirilmişken ve Avrasya jeopolitik seçeneği sindirilmişken, Türkiye için bir tek tercih kalıyor: Türkiye, ABD güdümünde, jeopolitik eksen kayması yaşıyor, giderek Ortadoğululaşıyor...”[16]
Böyle bir T.“C”de NATO’nun yeni yönelimine daha fazla uyuyor…
“Neden”in yanıtı tarihte!
Anımsayın T.“C”nin NATO üyeliğinin Amerika açısından ne işe yaradığını ABD Dışişleri Bakanlarından John F. Dulles şöyle açıklamıştı: “NATO’ya en ucuz askeri Türkiye sağlıyor. Bir Türk askerinin bize maliyeti 23 cent!”
Bugün Afganistan’daki 9 bin NATO askerinin içinde NATO’nun en ucuz askeri olan TSK mensupları da yeralıyor. Bu bir…
İkincisi: NATO’ya girmek için Kore’ye yüzlerce asker yollayan T.“C”, NATO’nun merkez ülkesi konumuna geldi. Özellikle topraklarında barındırdığı üsler ve NATO’nun en büyük 3. ordusuna sahip olması Ankara’nın önümüzdeki süreçte gündeme oturacağını gösteriyor.
Ve nihayet Haluk Gerger’e göre, NATO güçlendikçe Türkiye’nin Ortadoğu’daki “tetikçilik görevi” derinleşti, daha da derinleşecektir...
Bunun ne demek olduğunu anlamayanlar; yaşayarak ve Demosthenes’in, “En kolayı insanın kendini aldatmasıdır, çünkü insan genellikle istediği şeyin gerçek olduğuna inanır,” sözünü anımsayarak “öğrenecekler”!
3 Nisan 2009 10:10:09, Ankara.
N O T L A R
[*] 5 Nisan 2009 tarihinde “Kuruluşunun 60.Yılında NATO ve Türkiye” başlığıyla Toplumsal Araştırma ve Eğitim Merkezi’nin (TAREM) İstanbul’da düzenlediği yuvarlak masa toplantısında yapılan konuşma… Kaldıraç, No:101, Haziran 2009…
[1] Abraham Maslow.
[2] Franc Boland, Les plans de forces dans la nouvelle OTAN, Revue de l’OTAN, No.3, Sonbahar 1998, s.32-35.
[3] Nato Review, http://www.nato.int/docu/review/2005/issue2/turkish/art1.html (James Dobbins ABD’nin Avrupa Topluluğu nezdindeki Büyükelçisi, Avrupa Genel Sekreter Yardımcısı, Afganistan, Bosna ve Hersek, Haiti, Kosova, ve Somali’de Özel Elçi görevlerinde bulunmuştur. Kendisi hâlen RAND Corporation’da Uluslararası Güvenlik ve Savunma Politikası Merkezi direktörü ve iki ciltlik “RAND History of Nation-Building” (2005) adlı kitabın baş yazarlarındandır.)
[4] The National Interest, 1 Eylül 2001.
[5] Haluk Gerger, “60. Yılında NATO”, Mavi Defter.org, 15 Mart 2009.
[6] Simon Jenkins, “Batı’nın Rusya Siyaseti Çabuk Çöktü”, The Guardian, 13 Ağustos 2008.
[7] “İttifak içerden ve dışardan gelen tehlikelerle karşı karşıyayken, üyelerin NATO’nun amaçlarını acilen yeniden değerlendirmesi gündemde. NATO riskte.” (David Davis, “NATO Çatırdıyor”, The Guardian, 12 Şubat 2009.)
[8] Kaveh L. Efrasiyabi, “NATO Genişlemesi İntiharla Eşdeğer”, The Washington Post, 29 Ağustos 2008.
[9] Luke Harding, “Rusya’dan Şahin Çıkış”, The Guardian, 18 Mart 2009.
[10] Ergin Yıldızoğlu, “Pakistan Uçuruma İtiliyor?”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2008, s.4.
[11] Sami Kohen, “Afganistan İçin Yeni Strateji”, Milliyet, 20 Şubat 2009, s.12.
[12] Mazin Hammad, “Taliban Obama’ya Meydan Okuyor”, Vatan, 4 Mart 2009.
[13] Mustafa Zeyn, “… ‘Yeni Osmanlıcılık’ Eğilimi Güçleniyor”, Al Hayat, 24 Şubat 2009.
[14] Stephen Kinzer, “Türkiye ABD’nin İdeal Müttefiki”, The Guardian, 12 Mart 2009.
[15] Muhammed Harrub, “Gül Irak’a Pikniğe Gitmedi”, Rey, 24 Mart 2009.
[16] Nejat Eslen, “Jeopolitik Eksen Kayması”, Radikal, 4 Mart 2009, s.15.





