BİRAZ “MİLLİ EĞİTİM”DEN SÖZ EDELİM Mİ?[1]

Yazdır PDF

SİBEL ÖZBUDUN

“Öğrenciler öğretmenlerinin

yediklerini hazmederler.”[2]

Sizlere eğitim/öğrenimden söz etmek, zor, biliyorum.

Siyasi mahkûma hücreden söz etmek, yoksul hastaya SSK hastanesinden söz etmek gibi bir şey.

Türk eğitim sistemi, bir daha unutmamak üzere kafamıza vurula vurula bellediğimiz bir şey.

Ve bana sorarsanız, tarihin en uzun yanlışlıklar silsilelerinden bir tanesi.

Her bir düzeltme girişiminin yeni yanlışlar eklediği, her iktidarın kendi “insan tipi”ni yetiştirmek üzere yap-boz tahtasına çevirdiği; ama bir yandan kendi ideolojisini yerleştirmeye çabalarken, bir yandan da bunu en ucuza getirmeye çalıştığı, “kemerleri sıkma” denilince ilk elde akla gelen bir kalem…

Bu nedenledir ki, Türkiye, 2008 yılında eğitime ayırdığı bütçenin GSMH’ya yüzde 3.20’lik oranıyla, Vanaulu (5 7.3), Kiribati (yüzde 11.4), Barbados Adaları (yüzde 7.1), Brunei Sultanlığı (yüzde 4.8) gibi, haritada yerini gösteremeyeceğimiz ülkelerin gerisinde kalıyor.

Bu nedenledir ki, OECD ortalaması 7 951 ABD doları olan öğrenci başına harcama, Türkiye’de 4 231 dolara düşüyor…

Her iktidar partisinin eğitim sistemini kendi kadrolarını ve kendi insan tipini yetiştireceği bir “fidelik” olarak gördüğünden söz etmiştim.

Bu nedenledir ki Türkiye eğitimi, milliyetçilik, İslâmcılık ve liberalizmin garip bir karmaşası, bir hilkat garibesi olmanın ötesine geçemiyor.

“Milliyetçilik” dedim…

Daha geçenlerde, Tarih Vakfı’nın ilk ve orta öğretim ders kitaplarında yaptığı araştırma, “düzeltildi” denilen bu yayınlarda sırıtan kaba milliyetçiliği gözler önüne sermedi mi? Birkaç örneği hatırlayalım mı?

●“Batı Karadeniz’de hamsilere yem olsun diyeceğim ama… Gavur etiyle beslenen hamsiden hayır mı gelir?” (İlköğretim Müzik 6-7-8 Öğretmen Kılavuz Kitabı MEB Yayınları)

“Türküz, bütün başlardan üstünüz.” (Ortaöğretim Trafik ve İlkyardım Kitabı MEB Yayınları)

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde hayali iddialara dayalı yapay bir Ortodoks ayrılıkçılığı yaratmaya yönelik faaliyetler günümüzde de sürmektedir. Avrupalı güçlerin ve Yunanistan’ın Anadolu’ya ilişkin hedefleri canlılığını korumaktadır. Yunanistan, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Ortodoks ayrılıkçılığını tekrar canlandırmaya çalışmaktadır.” (T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük Lise 3, MEB)

“Anadolu’ya gelen kavimler yüzey şekillerinin engebeli olması nedeniyle Anadolu’nun bir kısmına sadece doğusuna veya batısına yerleşmek zorunda kalmışlardır. Türkler ise Anadolu’ya geldikten kısa bir süre sonra Anadolu’nun tamamına hâkim olarak bu parçalı yapıya son vermişler, mekân ve kültür birliğini sağlayarak burayı sonsuza dek kendilerine yurt edinmişlerdir.” (Lise Coğrafya 11, MEB, Ankara 2007)

“Türk Kültürü ortaya çıktığı, oluştuğu ve yayıldığı bölge itibarıyla dünyanın en eski kültürlerindendir.” (Lise Coğrafya 11, MEB, Ankara 2007)

“Türkler; çok gelişmiş bir devlet sistemine, çağını aşan yönetim biçimlerine, adil hukuk kurallarına ve düzenine sahiptir. Milyonlarca insanın konuştuğu mükemmel bir dil…” (Lise Coğrafya 11, MEB, Ankara 2007)

Bu, benim öğrenim yıllarında da böyleydi, anneminkinde de…

Şaka yapmıyorum. İşte size annem zamanında okutulan ders kitaplarından birkaç örnek:

“Beşer tarihinde Türkler kadar çok ve büyük devletler kuran bir ırk gelmemiştir. Bunu tarih bilginizle ispat ediniz.”(Olgunluk Tarih Soruları, 1935)

Türk ulusunu birbirlerine bağlayan ırk, düşünüş ve duyuş, Türklüğe mahsus ahlâk, moral ve yaradılış, başka uluslarda az bulunur.” (Yurt Bilgisi)

Elinde bir koca kara şişe var,

İçinde ömrünü zehirleyen su;

Ne Hak korkusu var nede yurt kaygusu,

İçki düşmanımız bir Yunan kadar…” (Yurt Bilgisi, 1927-28)

“Türkler dünyanın en cesur, en asil, en kavi milletiydi… asırlarca bütün Asya’ya hâkim olmuşlar, Atilla Avrupa’yı ezmiş, köpek gibi inletmişti. Türkler medeniyet yollarını açmış, heryere kahramanlık, temiz kan, saf ahlâk, teceddüt ve ıstıfa (arınma) götürmüşlerdir…” (Edebiyat, 1934)

Eğer bizler bir şeyler yapmaz, yapamaz isek, korkarım sizlerin torunlarınıza dek uzayıp gidecek…

Evet, Türk eğitim sisteminde müfredat, kaba bir milliyetçilik üzerine kuruludur, ötekileri, yani (Müslüman ya da gayrımüslim) Türk-olmayan unsurları aşağılamadığı yerde, görmezden gelir, onlar yokmuş, hatta hiç olmamışlar gibi davranır. Dolayısıyla, T.C. ilk ve ortaöğretim okullarına devam eden T.C. yurttaşı bir Kürt, bir Çerkes, bir Arap, ya da bir Ermeni, Rum veya Yahudi, soyunun Orta Asya’dan göç eden Oğuz boylarına dayandığını, 1071 yılında Alparslan’ın akıncıları arasında Anadolu’ya geldiklerini, neredeyse insansız olan bu toprakları iskân edip medenileştirdiklerini bellemek durumundadır.

Bu böyledir, çünkü öğretim, ulus-devleti biçimlendiren resmî çerçevenin çocuklara, gençlere aktarıldığı ortamdır. Bu çerçeve, hiçbir şekilde sorgulamaya, tartışmaya açık değildir. Tartışmaya açılması, yurttaşlığın biçimlen(diril)işinde elinde monolitik bir milliyetçilik anlayışından başka bir formülü olmayan Türk(iye) egemenleri için, “egemenliğin parçalanması” anlamına gelecektir çünkü…

Milliyetçiliğin yalnızca müfredatla, ders kitaplarıyla aktarılmadığını biliyoruz üstelik. İlk ve orta dereceli okullarda, o çok sevilen tabirle, “genç dimağları biçimlendiren” öğretmenler arasında nasıl bir zihniyet dünyası yürürlüktedir acaba?

Gelin yanıtı, Memur Sen üyesi Eğitim Bir Sen’in yaptırdığı bir araştırmadan alalım: “Eğitim-Bir-Sen tarafından 10 bin öğretmen üzerinde yapılan araştırmaya göre; öğretmenlerin yüzde 27.8’i kendini demokrat, yüzde 23.9’u muhafazakâr, yüzde 19’u milliyetçi, yüzde 15.6’sı sosyal demokrat, yüzde 4.8’i liberal demokrat, yüzde 3.4’ü ülkücü, yüzde 2’si İslâmcı olarak görüyor.”[3]

Demek ki öğretmenlerin yüzde 23.9 + 19 + 3.4 + 2 = 48.3’ü, yani yaklaşık yarısı, muhafazakâr-milliyetçi-ülkücü-İslâmcı hatta tanımlıyor kendisini. Bu durumun ortaya çıkardığı pratiği ise, gelin Şırnak’ın Uludere (Qilaban) ilçesine bağlı Gülyazı / Bejuh köyü ilköğretim okulundan örnekleyelim:

“Şırnak’ın Uludere (Qilaban) İlçesi’ne bağlı Gülyazı (Bejuh) Köyü’ndeki Gülyazı İlköğretim Okulu’nda öğretmenlerin öğrencileri bazı dizileri izlemeye zorladığı ve dizileri izlemeyen öğrencileri dövdüğü iddia edildi. Öğretmenlerin sürekli Kürtlere hakaret ettiğini belirten öğrenciler, ‘Geç kaldığımızda öğretmenler bizi okulun bahçesindeki Atatürk büstünün önüne götürüp ‘Atam geç kaldığım için özür dilerim, lütfen beni affet’ dememizi istiyorlar’ dedi.

(…) Yaklaşık bir yıldır Gülyazı İlköğretim Okulu’nda, Gülyazı Hülya Başar Lisesi’nde sözleşmeli öğretmen olarak çalışan ve birçok derse giren Yalçın Koçer adlı öğretmenin kendilerine sürekli Kürtleri karalayan sözler sarfettiğini söyleyen H.E. adlı öğrenci, milliyetçiliğin işlendiği dizileri izlemeye zorlandıklarını ifade etti. Diziyi izlemedikleri hâlinde öğretmenin kendilerine ceza vereceğini söylediğini belirten H.E., ayrıca öğretmenin kendilerine sürekli hakaret ettiğini ve dövdüğünün altını çizdi. (…) Öğretmenin Kürtlere sürekli hakaret ettiğinin altını çizen H.E., ‘Bize Türklere güvenmemiz gerektiğini ve onların tek dostlarının olduğunu söylüyor. Sürekli Kürtleri aşağılayan sözler sarf ediyor. Bunu doğru bulmuyoruz. Biz okula sadece bir şeyler öğrenmek için gidiyoruz. Ve bu öğretmenin de bir an önce görevi terk etmesini istiyoruz’ diye konuştu.

(…) Öğretmenin öğrencilere dizilerde canlandırılanların hepsinin doğru olduğunu söylediğini belirten S.E., öğretmenin bütün yaşamlarına karıştığını ifade etti. Okula gitmekten artık çekindiklerine dikkat çeken S.E., her geç kaldıklarında ise dayağa ve hakarete maruz kaldıklarına işaret etti. S.E., ‘Okula geç kaldığımız bazı zamanlarda ise okul müdürü ve öğretmen bizi okulun etrafında 5 kez dolanmamızı istiyor. Bazen de okulun bahçesini temizlememizi istiyoruz. Ayrıca, geç kaldığımızda okulun bahçesindeki Atatürk büstünün önüne gidip, ‘Atam geç kaldığım için özür dilerim, lütfen beni affet’ dememiz isteniyor. Biz bu durumdan çok rahatsızız. Öğretmen bize ders vereceğine siyaset yapıyor’ dedi.”[4]

Kürt tarafında eleştiri ve başkaldırı üreten “milliyetçi eğitim” Türk tarafında ne(ler) üretmekte? Ne yazık ki, Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından başlarına beyaz bereler geçirip maçlarda “Hepimiz Ogün Samast’ız” diye tezahürat yapan gençleri…

Türk eğitim sisteminin ikinci ayağının, “İslâmcılık” olduğunu söylemiştim az önce. Bu durum en çok İslâm’ın Sünni/Hanefî mezhebi dışında hiçbir görüş ve inanışa yer vermeyen, böylelikle de, bu topraklardaki milyonlarca Alevi’yi yok sayan “Din ve Ahlâk Bilgisi” derslerinde çıkıyor ortaya. Ve AKP iktidarıyla birlikte dozajını giderek arttırıyor.

Ama bilinir; Türkiye’de Sünni-Hanefî esaslara dayalı din öğretimi AKP ile birlikte başlamadı. 1980’lere kadar seçmeli bir ders olan din bilgisi dersleri, gençlerin “Komünist ve Bölücü düşüncelerle ifsat edilmesinin önüne İslâm dini ile geçmek” cinfikirliliğini gösteren 12 Eylül askerî rejimiyle birlikte ilk ve orta öğretim kademelerinde zorunlu ders hâline getirildi. Üstelik de bu, Anayasa’nın 24. maddesiyle sağlam kazığa bağlandı. 12 Eylül cuntası bununla da hızını alamayıp, imam-hatip liselerini mesleğin yanı sıra, “yüksek öğretime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumları” saydı. (1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, 32. md.)

Böylelikle, 1997 yılında yapılmış bir araştırmaya göre sadece yüzde 20’si din adamı olarak görev yapmak isteyen, buna karşılık yüzde 37.7’si “devlet adamı” olmak istediğini belirten İHL’lilere bürokrat olma yolu açılmış oldu. Onlar, imam-hatip olarak yetiştirildikleri liseleri bitirdikten sonra SBF’ne girip müdür, müsteşar, müfettiş, İktisat’a gidip Merkez Bankası yöneticisi, planlamacı, üniversite hocası, başbakan filan oldular…

Ancak eğitimin “İslâmîleştirilmesi” yalnızca İHL’ler eliyle gerçekleştirilmiyor. Bugün pek çok tarikat ve cemaat, özel okul ve dershaneler aracılığıyla eğitim alanında faaliyet göstermekte. Bunlar arasında, ulusal sınırları çoktan aşmış olanlar da cabası…

Bunun yanısra, dinsel zihniyet, devletin “laik” okullarının din dersleri dışındaki müfredatlarına da sızmış durumda…

Hem de AKP iktidarının 2004-2005 eğitim-öğretim yılında 120 okulda pilot olarak uygulamaya sokup, 2006 yılında bütün okullara yaydığı yeni ilkokul programının (müfredat) gerekçesinde meşrulaştırılmış hâliyle.

Ne deniliyordu bu programın gerekçesinde? Hatırlayalım: her madde partikülünün belirli bir mekân içerisinde ölçülebilir bir hızla devindiği postülasından hareket eden Newton fiziği yerini, belli bir anda nerede ve hangi hızda oldukları saptanamayan atom-altı parçacıkların (elektronlar) öngörülemeyen devinimine dayanan göreci Kuantum fiziğine bırakmış olduğuna göre, artık kesinliklerden vaz geçip, olasılıklara dayalı bir eğitim sistemi benimasmek gerekmekteydi… Şu hâlde her şey göreliydi. Dolayısıyla evrim kuramının yanı sıra, hatta onun yerine, pekâlâ “Yaradılış Kuramı” da okutulabilirdi.

Tabii AKP erkânının postmodern göreciliği, buraya kadardı. İş yaratma/yaratılma meselelerine gelince, kestirip atıyordu, “Program”: “Her birey yaratılıştan mükemmeldir”…

İktidardan işareti alan öğretmenler, mesajı aldıklarını göstermekte gecikmediler. İşte

Diyarbakır’da Rekabet Kurumu Anadolu Lisesi’nde kimya öğretmeni Zeki Kılıçarslan’ın 10’uncu sınıflara yaptığı sınavda sorduğu soru:

“X şahsı hayatı boyunca 3.10 üzeri 22 tane iyilik ve 4.10 üzeri -2 mol kötülük yapıyor. Hesap günü mizanda iyilik ve kötülükleri tartılıyor. İyilikleri ağır gelirse cennete, kötülükleri ağır gelirse cehenneme, tam nötrleşme olursa Araf’a (hayvanların ve delilerin barınacağı yere) gidecek. Bu şahsın hesabı görülünce durumu ne olacak. İşlem yaparak sonucu bulunuz (N: 6.10 üzeri 23).”[5]

Peki, milliyetçilik ile İslâmcılık böyle birbirine karılınca ortaya ne çıkar?

Söyleyeyim; bir ankete göre yüzde 71’i meleklere ve cinlere, yüzde 69’u nazara, yüzde 67’si Havva-Âdem efsanesine, yüzde 63’ü Nuh’un Gemisi’ne, yüzde 76’sı rüyanın gelecekten haber verdiğine, yüzde 69’u telepatiye, yüzde 58’i UFO’lara, yüzde 51’i astrolojiye ‘İnanıyorum’ veya ‘Olabilir’ yanıtını veren… Yüzde 42’si telekineziye, yüzde 35’i reenkarnasyona, yüzde 33’ü UFO uygarlığına, yüzde 31’i türbe-yatıra, yüzde 28’i aramızda uzaylılar olduğuna, yüzde 21’i fal ve falcıya, yüzde 18’i medyuma, yüzde 10’u da muskaya ‘İnanıyorum’ veya ‘Olabilir’ diyen” üniversite öğrencileri çıkar…

Bitmedi… Keşke bitmiş olsaydı.

Son yıllarda, eğitim sistemine bu “cinfikirli” AKP’li zevat eliyle, yeni bir aşı zerk ediliyor: (neo)liberalizm aşısı… “Yaradılış”çı yeni “Program” aynı zamanda eğitim öğretim sistemini ve bu sistemi biçimlendiren zihniyeti piyasa mantığına teslim edeceğini açıkça ilan ediyor. Böylelikle, “girişimcilik”, “verimlilik”, “esneklik”, “müşteri memnuniyeti”, “toplam kalite yönetimi”, “vizyon/misyon”, “yönetişim” vb. piyasa dili ve mantığı, ilkokullardan üniversitelere dek tüm eğitim öğretim sistemine nüfuz ederek, onu dönüşüme uğratıyor. Örneğin, “Program”ın hedefi şöyle açıklanmakta:

“…hızla değişen dünyada ortaya çıkabilecek ekonomik fırsatları (öğrencinin) değerlendirmesi için rehberlik eder. Bu sayede öğrenci, gittikçe küreselleşen dünyada başarılı bir birey olarak, ilerideki çalışma hayatına girişimci bir ruhla ayak uydurmada zorlanmaz.[6]

Sanırsınız ki öğrenci değil, broker yetiştirecekler…

İşin trajikomik yanı, “ilerideki çalışma hayatına girişimci bir ruhla ayak uydur”ması öngörülen öğrencilerin, yüzde 55’i ikili eğitim yapan, sınıfları tıklım tıklım, çoğunun duvarları üflesen yıkılacak,[7] sobasına kömürü velilerden toplanan haraçlarla alınan, bilgisayar, laboratuar ne kelime, duvarında asılı haritası olmayan okullarda, maaşları yoksulluk seviyesinin altında kalan öğretmenler tarafından yetiştirilmesi düşünülüyor!

Üstelik, 1999-2005 yılları arasında toplam 436 614 çocuğun ilköğretim diplomasına sahip olamadan hayata atılmak ya da evlenmek zorunda bırakıldığını, örneğin Urfa’nın, Diyarbakır’ın, Batman’ın, Adıyaman’ın, Adana’nın yoksul mahallelerinde öğrencilerin yüzde 5-20 arasında değişen bir oranının, mevsimlik işçi olarak çalışmak üzere okullar kapanmadan bir ay önce ayrılıp açıldıktan bir ay sonra ders başı yaptığını bile bile… “Ört ki ölem” mi demeli?

Ama diyorum ya, “cinfikirliliğin” sonu yok. Kaldı ki, içinde yaşadığımız sistem, “altta kalanın canı çıksın” sistemi… AKP iktidarı, 11 Kasım 2004 tarihinde mecliste onaylattığı “Milli Eğitim Temel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile birlikte, okulların finansmanını, kamudan ailelere doğru kaydırarak (haydi bir kere de biz kullanalım) “sözde” fırsat eşitliğine son (ve öldürücü) darbeyi de indiriverdi. Bu kanun ile birlikte, “okul aile birlikleri, okulların eğitim ve öğretim hizmetlerine etkinlik ve verimlilik kazandırmak, okulların ve maddi imkânlardan yoksun öğrencilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere, aynî ve nakdî bağışları kabul edebilir, maddi katkı sağlamak amacıyla sosyal ve kültürel etkinlikler ve kampanyalar düzenleyebilir, okulların bünyesinde bulunan kantin, açık alan, salon ve benzeri yerleri işlettirebilir veya işletebilirler”di… Böylelikle okul yöneticilerinin kayıt sırasında velilerden 30 farklı başlık altında para toplaması bir kalemde yasalaştırılmış olmanın yanı sıra, orta ve üst sınıf mensuplarının çocuklarının okuduğu okullar ile yoksul çocukların okudukları okullar arasındaki uçurumun “meşru ve doğru” kabul edildiği ilan edilmiş oluyordu.

Bu tabloya bakarak, artık şu tür haberlerin “haber değeri” bile taşımayacağı bir kesite doğru yol aldığımızı vurgulamaya gerek var mı?

Radikal Gazetesi’nin 2005’te Kartal’da ortaya çıkardığı ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in ‘münferit’ diye değerlendirdiği ‘devlet okulunda özel sınıf’ ayrımcılığı, bu kez yine Kartal’da Sabri Taşkın İlköğretim Okulu’nda sürüyor. Altı ‘etüt’ sınıfının gün boyu eğitim verdiği, bilgisayarlı, projeksiyonlu, dolaplı ve özel sıralı sınıf için ayrı yemek de çıkıyor.

Okulda bir, iki ve üçüncü sınıflarda ikişer etüt sınıfı bulunuyor. Veliler çocuklarını bu sınıflara kaydettirmek için önce 50 YTL bağış yapıyor sonra da her ay 50 YTL ödüyor. Ayrıca, etüt öğrencileri ve öğretmenlerine özel yemek de getirtiliyor. Bunun için de 65 YTL alınıyor. Bu amaçla, ana sınıfların bulunduğu birinci kattaki bir bölüm ‘yemekhaneye’ dönüştürülmüş.

Okulda aslında ikili eğitim uygulanıyor. Sabahları 6. ve 8. sınıflar, öğleden sonra birden beşe kadar olan sınıflar eğitim görüyor. Etüt sınıflarında ise gün boyu eğitim var. Bu sınıflar bilgisayar, projeksiyon aracı, özel dolap, tekli ve ikili özel sıralarla donatılmış. Bu gereçler, veliler tarafından alınıyor.

Aynı okulda, bir bölümü “bilgisayarlı, projeksiyonlu, dolaplı ve özel sıralı” sınıflarda öğrenim görürken, çoğunluğu tıklım tıklım sınıflarda kara tahta üzerinde tebeşir tozuna talim eden, sınıfları ellerinden alınıp yemekhaneye dönüştürülmüş öğrenciler… Birinci grup şimdiden mimar, mühendis, doktor ya da broker olmayı garantilemiş durumda… Ya ikinciler? Onlar da oranları gençlik içerisinde oranı yüzde 25’i bulan işsizler, ya da iki-üç hafta çalışıp silikozisden ölen kot taşlama işçileri, koruyucu gözlük kullanmadığı için gözüne kıvılcım sıçrayıp, ustasının izniyle eve gitmeye hazırlanırken su dolu çukurun içinde boğulup ölen küçük kayıtdışılar arasında yerlerini ayırtsalar iyi olur!

Turgut Özal boşuna “ben zengini severim” dememişti!

Evet, artık Türk öğretim sistemi de “zenginleri seviyor”…

Adnan Gümüş’ün Eğitim Sen bünyesinde yaptığı “Ortaöğretimde Şiddet Araştırması” bunu net bir şekilde gösteriyor. Örneğin, çoğunlukla alt-orta ve alt sınıftan öğrencilerin devam ettiği meslek liselerinde idarecilerin öğrencilere dayak atma oranı yüzde 46, öğretmenlerin dayak atma oranı yaklaşık yüzde 57.5 gözükürken, orta ve üst sınıf çocuklarının devam ettiği Anadolu liselerinde bu oranlar sırasıyla, yüzde 10 ve yüzde 16 (yaklaşık oranlar) olarak ortaya çıkıyor. Ve öğrenciler arasında bıçaklı/silahlı kavgalar da örneğin endüstri meslek liselerinde yüzde 59 oranında seyrederken, Anadolu liselerinde yüzde 5.6’yı geçmiyor… Bir başka deyişle, Milli eğitim sistemi zenginleri, şiddet ise yoksulları seviyor!

* * *

Bütün bu olgular, rakamlar neyi mi anlatıyor?

Milliyetçi-mukaddesatçı-(neo)liberal öğrenim sisteminin, içine sürüklendiği açmaz içerisinde debelenir ve her debelenişinde biraz daha ucubeleşirken, yaz-boz tahtasına çevrilenin sizin hayatınız, yok edilenin sizin geleceğiniz olduğunu…

8 yılı ilköğretim, 4 yılı ortaöğretim olmak üzere 12 yılını okul sıralarında dirsek çürütmekle geçiren bir gencin, iş üniversiteye girmeye geldi mi, bütün öğrendiklerini unutup da dershanelere koşmasındaki garabetin artık taşınamaz olduğunu…

Millî eğitim sisteminin insan yetiştirmek bir yana, varolanı da bozduğunu, iki kelimeyi bir araya getirip derdini anlatmayan; Kıbrıs’ın yerini haritada gösteremeyen; hayatında Karl Marx’ın, Albert Einstein’ın, Antonio Gramsci’nin, Deniz Gezmiş’in adını duymamış; kitap okumayan, sinemaya, tiyatroya gitmeyen, ama maçların, TV yarışmalarının önünde kuyruk oluşturan bir genç kuşağın kanıtladığını…

Ve bütün bunları değiştirecek olanın yalnızca ve yalnızca sizin iradeniz olduğunu…

“Sizin iradeniz”, dedim… Bu çok önemli. Çünkü “Parası olan okur” mantığına teslim edilen Türk eğitim sistemi, bir kuşak sonrasında nüfusun büyük kesimini oluşturan dar gelirliler arasından doktor, mühendis, avukat, öğretim üyesi, iktisatçı, yönetici çıkmamasını sağlayacak şekilde yeniden düzenleniyor. Bir başka deyişle, Türkiye nüfusunun büyük bölümünün, eğitim sürecinde biçimlenen hizmetlere erişiminin önünün kesilecek… Ya da kaba bir bölünmeyle toplumun yüzde 10 ya da 20’si, eğitim aracılığıyla geri kalan yüzde 80-90 üzerinde mutlak ve geçirimsiz bir “oligarşi” oluşturacak! Alt ve orta alt sınıf çocuklarının nasibine ise, en iyi ihtimalle asker-polis-imam-teknisyen-ustabaşı olmak düşecek; ya da kronikleşen işsizler ordusu içerisinde “ne iş olsa yaparım”cılığa boyun eğmek…

Eğitim Türkiye’de dar gelirliler için yazgısını değiştirme konusunda en önemli araçtır. Bu nedenle aileleriniz canlarını dişlerine takıyor, ne yapıp edip okutmaya çalışıyor sizleri…

Ama artık bu “düş”ün de sonu geldi… Türkiye’nin ilk ve orta öğretim okulları arasındaki “sınıf” uçurumu giderek netleşip derinleşiyor. Bir yanda, şiddete teslim olmuş, perişan durumdaki okullarında, sefalet ücretlerine talim eden öğretmenlerin elinde milliyetçi-mukaddesatçı bir müfredatı ezberlerken geleceği karartılan devasa bir çoğunluk; bir yanda ise, “gittikçe küreselleşen dünyada başarılı bir birey ol”maya hazırlanan, bilgisayarlı, laboratuarlı, iki yabancı dil eğitimli “mutlu azınlık”…

Bu gidişata dur diyebilecek olanlar ise, söylediğim gibi, yalnızca ve yalnızca sizlersiniz…

Yani “Solgun bir halk çocukları ayaklanması…”

21 Mayıs 2009 14:43:58, Ankara.

N O T L A R

[1] 30 Mayıs 2009 tarihinde Ankara Dev-Lis’in düzenlediği toplantıda yapılan konuşma metni… Çoban Ateşi, Yıl:3, No:93, 11 Haziran 2009…

[2] Karl Kraus.

[3] http://www.gazeten.com/sinif-gecme-zorlastirildi/

[4] http://www.halklarinsesi.eu/index.php?option=com_content&view=article&id=270:oerencilere-okullarda-milliyetcilik-dersi&catid=1:tumhaber&Itemid=3

[5] “Diyarbakır Rekabet Kurumu Anadolu Lisesi kimya öğretmeni Zeki Kılıçarslan, yaptığı yazılı sınavda ahret sorusu sordu” http://www.cshtr.com/egitim-haberleri/28751-kimya-sinavinda-ahiret-sorusu.html

[6] İsmail Sağdıç, “Yeni Eğitim Programı (Müfredatı) Üzerine”, 07.12.2006. http://www.egitimsen.org.tr/ index.php?yazi=781.

[7] “İzmir ve ilçelerinde son yıllarda yapılan, laboratuvar testleri ve fizibilite incelemelerinden geçen 3 bin 589 okul binasından 243'ü ‘riskli’ bulundu. Riskli binalardan 116'sının ‘çürük’, 49'unun ‘çok çürük’ olduğu tespit edildi.” (http://www.cshtr.com/egitim-haberleri/20888-izmirde-243-okul-binasi-riskli-bulundu.html) Orası İzmir! Varın gelin Hakkâri’yi, Van’ı, Kırşehir’i düşünün…