ELBETTE “BARIŞ”; ANCAK! (“BARIŞ”IN “KİM”İYLE, “NASIL”I)[1]

Yazdır PDF

TEMEL DEMİRER / “Her şeyi yeniden tanımlamak zorundayız, / ‘insan olmak ne demektir’den başlayarak.” [2] 

“Barış” konusunda konuşmak; her zaman zordur. Çünkü, herkesin yani farklı sınıf ve toplulukların kendi meşrebince ihtiyaç duyduğu “Barış”, yine kimilerinin sunmaya kalkıştığı üzere “sınıflar üstü”, “nötr” ve de “masum” bir kavram değildir…

Biliyorum, ben bunu deyince içinizden biri, “Ama herkesin barışa ihtiyacı yok mu?” diyebilir…

Hayır, herkesin “barış”a ihtiyacı olmaz; çünkü barış herkesin olamayacak kadar taraflı bir aidiyettir…

Unutmayın Quincy Wright’in, “Bir toplumda işbölümü ne denli yüksekse, o toplum o denli savaşseverdir ve sınıflar sistemine dayalı toplumlar, bütün halklar içerisinde en savaşsever olanlardır,” dediği kapsamda “barış” dediğiniz şeyi; savaştan, savaşa yol açan nedenlerden bağışık ele almanız mümkün değildir; yani sınıflı-sömürücü yapıların yol açtığı savaş için geçerli olan tüm nedensellikler, ter yüz edilmiş hâliyle barış için de geçerlidir.

“Barış” (ve savaş) konusunda en ciddi yanılgı, sınıflı bir yapıda onların sınıflardan, sınıfsal reflekslerden bağımsız olduğu düşüncesidir.

Hayır; “barışı” bir pasifist gibi ele alamazsınız; Bertrand Russel’in deyişiyle, “Savaş kimin haklı olduğuna değil, kimin güçsüz olduğuna karar verir”ken; Barış zor yoluyla sürdürülemez” diyen Albert Einstein yanılmaktadır…

Egemenlerin “barışı”, egemen zorun örgütlenmiş biçimlerinden biridir.

“Nasıl” mı?

Eğer “savaş politikanın başka araçlarıyla yürütülmesi”yse; neden “barış”da bu politikanın aktörlerinden birisi olmasın veya böyle algılanmasın?

 

“BARIŞ” DEYİNCE!

 

Hayır; “Barış onların olsun. Biz dünyayı istiyoruz,”[3] toptancılığıyla “barış”ı teorisizmin saltçılığıyla ele alanlardan değilim.

“Barış”ı, insan(lık)ın kurtuluş kavgasının bir parçası olarak, eşitlik-özgürlük ütopyası kapsamında ele alıyor, böyle irdelenmesini öneriyorum.

“Barış”ın bir ekonomi-politikası olduğunu anımsatıyorum.

“Savaş”ın nedenlerine yönelmeyen, onu ortadan kaldırmaya hizmet etmeyen hiçbir barışın, ezilenlerin olmayacağının altını özenle çiziyorum.

Modern antropoloji ilkel denilen kültürlerin karşılaştırmalı incelenmesi sayesinde bize insanların toplumsal davranışlarının toplumda başat olan kültürel örüntülere ve toplumsal örgütlenme tiplerine bağlı olarak büyük bir çeşitlilik gösterebileceğini öğretmiştir. İnsanın yazgısını iyileştirmeye çabalayanlar, umutlarını buna dayandırabilirler: insanlar biyolojik yapılanışları nedeniyle birbirlerini yok etmeye ya da kendilerine dayattıkları acımasız bir yazgının insafında yaşamak zorunda değildirler,” diyen Albert Einstein şu saptaması kilit önemdedir: “Yalnız barışçı değil, bir barış savaşçısıyım. Barış uğruna savaşım vermek istiyorum. İnsanlar savaşa savaş açmadıkları sürece, hiçbir şey savaşları ortadan kaldıramayacaktır...”

Evet, soyut bir “barış” yok; “barış” bir ekonomi-politikadır!

Benim anladığım barış, eşitsizliği ortadan kaldıran bir toplumsal adalettir.

Bileniniz vardır; bir “adalet olarak barış”, J. J. Rousseau’nun “Savaş ve Barış Kuramı”nda önemli yer tutar. Yani Rousseau’nun felsefesi bize toplumsal bir savaş ve barış kuramı ufku sunar. Rousseau bize bir yandan savaşa neden olan toplumun bir eleştirisini sunarken, diğer yandan da Marx’dan da önce adalet olarak barış anlayışının öncüsü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Böyle bir ele alış tarzı, bugünlerde çok moda olan “liberal yanılgılar”a kaynaklık eden Kant patentli görüşlerden kopmayı “olmazsa olmaz” kılar.

Bilindiği üzere “demokratik barış” kavrayışının felsefi kökleri filozof Immanuel Kant’ın 1795’te yayınladığı ‘Ebedi Barış’ başlıklı denemeye kadar uzanır. Dünya üzerinde sürdürülebilir bir barış kurulabilmesi arzusu ve inancındaki Kant’a göre, barışın sağlanabilmesi için ön şart “demokratik yönetimler”in kurulmasıdır. Bunun içinde ülkelerarası ticaret, serbest dolaşım ve barışı sağlayacak mekanizmaları olan üst örgütlerin gelişimi, kalıcı barışın argümanlarını oluşturur… Yani “serbest piyasa”yı…

Oysa, tarihin durmadan kanıtladığı üzere “serbest piyasa” barış getirmez; aksine varoluş sistematiğiyle “iç”te ve “dış”ta bir savaş nedenidir…

“Cins”, “etnisite” , “sınıf” vb’i kaynaklı eşitsizliklerin/ baskıların aşılması için toplumsal dinamiklerin ve vicdanın hiç susmamasıdır ezilenler için barış; yani egemenlerin sağırlaşan yüreklerine, kör gözlerine ve aymazlıklarına isyandır…

Aynı zamanda halkların kardeşliği ve egemen “ötekileştirilme”nin aşılmasıdır…

Egemen terörün sahiplerinin, “toplumsal barış” diye sunmaya kalkıştıkları savaşa karşı boyun eğmemek, teslim olmamaktır…

Emperyalist-kapitalist savaşın yıkıcılığını, acılarını bilmek, bilmeyenlere “anlatmak”, hatırlamak, ölüme, ölümseverlere karşı direnmektir, barış…

Kimileri “Ne kadar demokrasi varsa o kadar barış vardır,” derse de; inanmayın! Doğru olan “Ne kadar eşitlik, özgürlük varsa o kadar barış vardır” gerçeğidir!

Çünkü barış, “eşitlik ve özgürlük”ün ikiz kardeşidir.

Dünyanın neresinde olursa olsun, zulme, sömürüye karşı enternasyonalist bir cesaretle sesini yükseltmek, dayanışma göstermektir, barış…

İşte tam da bunları unutmadan anımsamalı/ anımsatmalıyız Akgün Akova’nın ‘Barış Nedir Sevgilim Biliyor musun?’ başlıklı şiirindeki kimi dizeleri…

“iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış/ yoksa/ hurdacıya söylediği son sözler mi bisikleti vurulan bir çocuğun/ söyle sevgilim…/ /

söyle sevgilim/ de ki/ tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış/ saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati/ ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek çıkaran bir melek/ de ki/ aptalların türküsü/ oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış/ dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin sirkinde/

de ki sevgilim/ içine bayat pil konmuş el feneridir barış/ fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların/ barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan/ kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir defterdir barış/ kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın/ barış/ halkının üzerine devrilen bir devlettir zor dönemeçlerde/ açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış/ patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada/ /

savaşın düş kurduğu yerlerde/ hangi yüzsüzün uydurduğu bi’ sözcüktür/ şu dillerden düşmeyen barış…”

Evet, barış bu, böyle bir şey…

Ya da, “Barışın yolu unutmaktan geçmez. Resmi bunaklığın üzerine kurulan barış, asla kalıcı olmaz,” diyen Yıldırım Türker’in haykırışıdır…

 

“BİZE” GELİNCE…

 

“Bize” gelince… “Bizde” barış öne çıkan yakıcılıyla “Kürt Meselesi”ne eşitlenmiştir…

“Bizde”, “Kürt Meselesi” Turgut Uyar’ın, dizelerindeki “tarihsel gerçek”tir; bu “gerçek”, ‘Yokuş Yola’ya şöyle yansır:

“güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan

dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan

Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan

eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin; yaprakların eksi, suda yıkanırsan

portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan

padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar

Muş-Tatvan yolunda bir gün senin aksamın ne ki

orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen

benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar...”[4]

Evet, tam da bu hâliyle “Kürt Meselesi”, bir barış sorunu olmaklığıyla, toplumsal adalet ve eşitlik problemidir…

Toplumsal adalet ve eşitlik isteyen barış, bir hafızadır. Kolay mı? Hatırlayarak, istemeden de olsa kayıt düşerek yaşarız.

Hatırlamak, unutmamak insan(lık)ın vazgeçemediğidir. Çünkü, her an sıfırdan başlama duygusuyla yaşama hakkını kullanabilmek mümkün değil. Hiçbir şey yeni, hiçbir şey tam olarak bilinmedik değil. Güneşin altında yeni bir şey yok. Döne döne aynı acılardan, benzer zulümlerden geçerken yolumuzu aydınlatan yine de hatırladıklarımızın solgun ışığıdır.

Bir de bu memlekette hemen herkes tarafından toplumsal bir çözümleme yolunda sarf edilen ilk cümle “belleksiz toplum” saptaması olunca zindan hayatımızın tek anahtarı kaçınılmaz olarak hafızamız oluyor.

Unutmamalı; hatırlamalı!

Değişim fikrine direnmek, değişeni dönüşeni anlamayı reddetmek değil, unutmamaktır…

“Barış”, unutmaz/ unutamaz…

“Barış”, yalan(lar)a da kanmaz; yalan(lar)la aldatılamaz…

Hasan Celal Güzel, “Cumhurbaşkanı’nın, Kürt konusunda ‘Güzel şeyler olacak’ şeklindeki bahar müjdesinin neticesini aylardır bekliyoruz,” derken Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da, “Ben bunun adı üzerinde, başlık üzerinde konuşacak değilim. Buna ister ‘Kürt sorunu’ deyin, ister ‘Güneydoğu sorunu’ deyin, ister ‘Doğu sorunu’ deyin, isterse yine son olarak adlandırılan ‘Kürt açılımı’ diyelim, ne dersek diyelim, bunun üzerinde bir çalışmayı başlattık,” diye eklediği belirsizlik ve ertelenme labirentinde görmeyen yok; herkesin -farklı düzlemlerde- bilgisi dahilinde! Yani artık her şey apaçık ortada, “Pandora’nın Kutusu” açıldı, hoşumuza gitse de gitmese de gerçekler karşımızda…

Bu noktada kimse, eski alışkanlıklarını sürdürerek gözlerini kapamasın, sorunu görmezden gelmesin, Heidi gibi “Mutluluk oyunu” oynamaya da kalkışmasın; “tarihsel gerçekler”den kaçış yok, kafamızı deve kuşu gibi kuma gömemeyiz...

“Kürt Meselesi”, onu “mesele” katına çıkaran “ulusal”/ “kolektif” haklar düzleminde sorununa yanıt arıyor…

“Yanıt”ı, “geçiştirmek”/ “bastırmak” mümkün değil artık…

 

BİRAZ TARİH…

 

Ortada “tarihsel” bir gerçek var…

Kökleri çok eskilere uzanan bu “tarihsel” gerçeğin bir yanı 1980’lerin “Kart-Kurt Teorisi”ne;[5] bir yanı da 24 Eylül 1925 tarihli ‘Şark Islahat Planı’na tekabül eder.

Alın size meşhur ‘Şark Islahat Planı’ndan bir bölüm:[6]

“Van şehri ile Midyat arasındaki hattın garbında Ermenilerden metruk araziye Türk muhacirleri yerleştirilecektir. Bunun için idare-i örfiye mıntıkasındaki vilayette bulunan Ermeni emvali maliyece satılmayacak ve hatta Kürtlere icar dahi edilmeyecektir. Yugoslavya dan gelmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya’dan geleceklerin teşkil edeceği muhacirin, evvelemirde Elaziz-Ergani- Diyarıbekir, Elaziz-Palu, Palu-Kiğı, Palu-Muş arasındaki Murat Vadisi Bingöl dağının şark ve cenubu, ve Hınıs, Murat vadileri, Muşa Ovası, Van Gölü havzası, Diyarıbekir-Garzan-Bitlis hatlarında iskan edilecek.”

Yorum gerektirmeyecek kadar açık. “Van ve Midyat hattının batısında, isimleri verilen bölgelerdeki Ermenilerden kalan araziye Yugoslavya’dan gelen Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya’dan gelen göçmenler yerleştirilecek, bu arazi Kürtlere kiralanmayacaktır bile.’

Bu ‘nüfus mühendisliği’, Plan’ın 13 ve 16. Maddesi’ndeki Kürtçe yasaklarıyla birarada okunduğunda anlam kazanıyor.

Madde 13:

“Aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan (yani Kürtleşmeye başlayan) bervech-i âtî Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Behinsi (Besni), Arga (Akçadağ), Hekimhan, Birecik, Çermik, vilayet ve kaza merkezlerinde hükûmet ve belediye dairelerinde ve sair mücessesat ve teşkilâtta, mekteplerde, çarşı ve pazarlarda Türkçeden maada lisan kullananlar evâmir-i hükûmete ve belediyeye muhalif ve mukavemet cürmile tecziye edilirler.”

Madde 16:

“Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemahâl men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır.”

Bir de Madde 14’e göz atalım:

“Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe temessül etmek üzere olan bulunan mevkide ve Siirt, Mardin, Savur, gibi ahalisi Arapça konuşan mahallerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakârlık iktiham olunarak (gösterilerek) mükemmel kız mekteplere rağbetlerinin suveri adîde (fazla miktarda) ile temîni lazımdır. Hassaten Dersim, tercihan ve müstacalen (acil olarak) leyli iptidailer (yatılı ilkokullar) açılmak suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır.”

İşte “asimilasyon”dan, bugün artık iflas ettiği ortada olan ve terkedilmesi gereken “asimilasyon”dan kasıt budur. Kürtlerin yoğun bulunduğu bölgelere Türk yerleştirmek, Kürtçe konuşulmasını men etmek ve cezalandırmak, Kürtlüğü önlemek ve yeni yetişecek kuşakları Türkleştirmek. Asimilasyon budur.

Ve bu bir “devlet politikası” olagelmiştir. Metin Heper’in dediği gibi “Kürt inkârı” 1930’lar ve 1940’lardaki “bir avuç entelektüel”in tavrı değil, “devletin politikası” olmuştur.

Belma Akçura da, ‘Devletin Kürt Filmi 1925-2007 Kürt Raporları’ adıyla bunu kitaplaştırdı.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerindeki birçok şey gibi, bu “asimilasyonist” yaklaşım ve politika da köklerini Osmanlı son döneminde, İttihatçılarda buluyor. Kürtlere yönelik “asimilasyonculuk”un “ideolojisi”ni yapan da bizzat Ziya Gökalp’tir.

Günümüzde bu politika ve yaklaşım devam ediyor mu?

Evet ediyor. Bunun en kestirme ifadesi Deniz Baykal’ın ağzından ifadesini bulan “Dil böler” şeklindeki anlayıştan MHP ve TSK’ya uzanan somut verilerdir; yani resmi ideolojidir!

 

“KÜRT MESELESİ”

 

Bu sömürgeci “tarih”le hesaplaşmadan; “Kürt Meselesi”, “mesele” olmaktan kurtulamaz; “barış”la tanışamaz…

Sosyalist Parti Genel Başkanı Sevim Belli’nin de ifade ettiği üzere, “Güncel Kürt sorunu, gelmiş geçmiş, Kürt halkını inkâr ve asimilasyon politikalarının zemini üzerinde gelişti. Resmi kayıtlar, daha önce 28 Kürt isyanı söylüyor. Demek ki bu sonuncusu 29. oluyor. Bu ‘Tenkil önlemleriyle’ sorunun çözülemediğini kanıtlamaya yeter bir sayı”dır.

Burada bir saptama yapmak gerek: “Kürt Meselesi” bir asayiş sorunu değildir; buna indirgenmesi ise çözümsüzlüğe mahkûm edilmesinden başka anlam taşımaz.

Bilindiği gelmiş geçmiş tüm T.“C” hükümetleri Kürt sorununa “çözüm” denince, hep “ekonomik paket”lere (?) sarıldılar. Örneğin AKP, 2008’de beri 21 ekonomik paket açıkladı.[7]

Ama olmadı! Olamazdı da! Çünkü “Kürt Meselesi”, tarihsel bağlamlı politik bir soru(n)dur.

Ancak, bu böyle olsa da, İsmet Berkan’ın ifadesiyle “Bu ülkede çok sayıda insan ‘Kürt Sorunu’ denmesine, bu kelimeleri duymaya dahi tahammül edemiyor…

‘Kürt sorunu’ kelimelerini bile duymak istemeyen bazılarımızın gözlerini kaba bir ırkçılık kapatıyor, farkında olarak veya olmayarak ırkçılık yapılıyor…”

Yani politik sonuçlarıyla tezahür eden “Kürt Meselesi”nin çözümü de politik olmalı ve bu konudaki barış önerileri ise, “bireysel-demokratik” değil, “kolektif-ulusal” düzlemde formüle edilmelidir…

Bunun gerisine düşmek ise, sorunu bugün olduğu gibi daha da ağırlaştırarak, giriftleştirir…

 

“RESMİ TUTUM”

 

“Kürt Meselesi”nin daha da ağırlaştırarak, giriftleştiği bugünkü durumun tek sorumlusu, “Üniter devlet olmazsa olmaz şarttır,”[8] diyen “resmi tutum”dur…

İşte Hasan Celal Güzel’in, “Türkiye, heterojen etnik kimliklerin yaşadığı, çokkültürlü bir ‘mozaik’ değildir. Nüfusun en az yüzde 85’inin etnik alt kimliğinin de ‘Türk’ olduğu ve yüzde 97’sinin Türkçe konuştuğu bir ülkedir,” dediği şövenizm coğrafyasından birkaç örnek:

DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, bayramlaşma törenine katılmak için gittiği Cizre Tank Taburu’na alınmadı!

DTP, açılım sürecinde askerden bölgede operasyonları durdurmasını isterken, Genelkurmay, “Terörle mücadele, son terörist etkisiz hâle getirilinceye kadar devam edecek” mesajı verdi!

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 27 Ağustos 2009’de “Hepimiz kardeşiz. Bunu bozmak isteyenlere fırsat verilmemeli.” “TSK, ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve olmaya da devam edecektir,” dedi!

Fikret Bila’nın ifadesiyle özetlersek, “Başbuğ’un sert tartışmalarla yürüyen ‘Kürt açılımı’ sürecinde çizdiği çerçeveyi şöyle özetleyebiliriz: ‘Tarafız ve taraf kalacağız’… [Bunlar] Türkçe hassasiyeti... Terörle mücadele kararlılığı... Siyasal kimliğe karşı duruş... ‘Terör örgütü muhatap alınamaz’… Ayrışmaya dikkat… ‘Orduyu yıpratmayın’…” “Üniter devlette tarafız… Operasyonlar sürecek…”

Tablo buyken; “Adam akıllı değişmeler olmadıkça, devletin Kürt politikası değişmeyecek,” vurgusuyla Yalçın Yusufoğlu ekliyor:

“Temel politikanın değişmesi derken, devletin çoğulcu bir yapıya kavuşturulabileceğinin kabulünü kastediyorum. Türklerle Kürtlerin siyasal hak eşitliği temelinde bir arada yaşayabilmesinin formüllerinin karşılıklı görüşmelerle saptanmasına hazır olmak demektir.

Politika değişmedikçe yani çözümün kültürel değil, siyasal olduğu kabul edilmedikçe hâkim tarafın o siyasal adım kendisine attırılana kadar kendiliğinden atmadığı çok görülmüştür. Ne yazık ki, hemen hemen bütün özgürlük hareketleri haklarını ihkak yoluyla elde etmişlerse, bizde de öyle olacak.

Bugünkü durum 80 senelik devlet politikasının ve propagandasının sonucudur, 25 yıllık psikolojik harbin hâsılasıdır. Psikolojik harbin insanları ölüme alıştırmasının, linç kültürünü teşvik etmesinin, istemediğini reddetme biçimi olarak öldürmeyi seçtirmesinin toplumun başına açtığı beladır.

Herkes bilir ki, böyle bir konuda son söz devletin asli sahibinindir, Meclis’in ve hükümetin değildir. Bu memlekette kendisini ‘Kurucu İrade’ olarak adlandıran bir otorite vardır. Bu otorite askeridir.

2010’a geldik: 1920 Koçgiri Ayaklanmasından bu yana 90 yıl geçmiş.

1920-1938 arasında 19 ayaklanma yaşanmış. 1984’ten beri 70 bin insan ölmüş. Türkiye’nin en hayati meselesi bu değilse nedir? Barışçıl çözümü yolunda parlamento çoğunluğu ve dolayısıyla hükümet açılım yapacak, öyle mi?

Hem ‘bizim Kürt halkıyla meselemiz yok, bizim sorunumuz PKK’ diyeceksiniz, hem de -sizin yönettiğiniz devletin yurttaşı olan- 7-8 milyon Kürt insanını yok sayacaksınız. Hayır, hayır, yok saymayacaksınız, karşınıza alacaksınız.

Çözüm diyorsanız barış için her türlü konuyu görüşmeye, tartışmaya hazır olacaksınız. Ama Genel Kurmay başkanı geçenlerde ‘üniter devletten taviz vermeyeceklerini’ söyledi. Tasdikçi medya da ‘Başbuğ son noktayı koydu’ dedi. Medya haklıdır, bizde son noktayı daima Genel Kurmay koyar. Nokta.

Oysa ayrılma hakkı da barışçıl çözümlerden biridir. Fransız Devleti Cezayir kurtuluşçularla baş edemeyince Mayıs 1961’de Evian’da FLN’le barış masasına oturdu ve Mart 1962’de bağımsızlığı tanıdı. Temmuz’da referandum yapıldı, 6 milyon seçmen bağımsızlık için oy verdi, 16 bin kişi karşı oy kullandı.

Biz de ‘daha fazla demokrasi’ diyoruz. Daha fazla demokrasi diyorsanız önce konunun serbestçe tartışılmasının önündeki engelleri kaldırın. Sizden çözüm beklemiyoruz, zaten yukarıda söylediğimiz gibi, tek taraflı çözüm çözüm değildir. Monologla çözüm olmaz.

Tekrar etmeliyim: Açılım diyorsanız, siz demokrasiye açılın yeter. Bırakınız her öneri, her görüş tartışılsın. ‘Yüz çiçek açsın, yüz fikir de birbiriyle yarışsın.’ Toplum serbestçe tartışmaya ve dolayısıyla düşünmeye alışsın. İnsanlar kendilerine en aykırı gelen görüşleri bile dinlemenin demokrasi ve uygarlık olduğunu kavrasın. ‘Kürtler artık çok oluyorlar, zırnık vermeyiz’ diyen de çıkacaktır, ‘neyi veriyorsun efendi, kim kime ne veriyor, bu ülke hepimizin, devleti sen ele geçirmişsin diye başkasını yok sayamazsın’ diyen de. Kültürel haklar tanınsın yeter diyen de olacaktır, çözümü siyasi özerklikte veya federasyon da gören de…”[9]

Ancak böylesi bir tartışmanın karşısında TSK (ve resmi ideoloji) vardır; tıpkı Hasan Cemal’in işaret ettiği gibi; “Türkiye ne zaman -o hiç bitmeyen- kritik dönemlerinden birine girse, malum soru işaretinin çengeli zihinlere hemen asılır: Asker ne diyor?

Bugün de öyle. Gündemde Kürt sorunu var.

Soruluyor: Asker ne der? (…)

Çok partili demokratik rejimin taşlarını bunca yıldır yerli yerine oturtamadık.

Şeytanın bacağı acaba ‘Kürt açılımı’yla birlikte kırılabilir mi, bilemiyorum.”

 

ŞÖVENİZM İLLETİ: MHP, CHP VE ÖTESİ…

 

“Linç(ler)”, İzmir’de… İstanbul’da olan işler… Vd’leri… Veya MHP, CHP ve ötesi…

Bir an düşünün: Meclis Grup Başkanvekili MHP’li Mehmet Şandır hükümetin Kürt açılımını engellemek için “gerekirse dağa çıkabileceklerini” açıklarken; Devlet Bahçeli de, partisinin Bursa İl Kongresi’nde “25 yıl dağda gezenlere Türkiye’yi böldürmek istiyorsanız, 50 yıl dağda gezmeye hazır olup, Türkiye’yi böldürmeyen milliyetçi harekete de isteğini vereceksin” diye ekliyor…

Ya da CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek, “Bu sorunun [Kürt sorunu] çözülmesi hükümetin, Meclis’in, devletin işidir. Bunun çözümünü terör örgütünden beklemek, terör örgütü liderinin açıklamalarına odaklanmak doğrusu bana TC’nin bir vatandaşı olarak ağır geliyor,” derken; Baykal da ekliyor: “Müzakereye oturma”…

İş bunlarla da sınırlı değil!

“Hiç kimsenin Apo ve PKK ile görüşme masasına oturacağını sanmıyorum!” “Bizi ayırabileceklerini sanmıyorum! (…) “Türklerle Kürtler ayrılamaz,” sözü bir gerçeği ifade etmekten çok, bir temenninin ifadesi de olabilir. (…) Bu ani demokratikleşmede bir samimiyet sorunu varmış gibime geliyor!” diyen Türker Alkan’dan; “PKK’nin lideri Abdullah Öcalan’ın, güya üniter devlete yandaş olduğunu belirttiği açıklamalarında ileri sürdükleri bile adı değişik bir ayrılık modelidir. PKK’den başka bir tutum beklemek hayalciliktir,” diye ekleyen Ali Sirmen’e…

Bugünlerde hemen herkes, şövenizm illetinden malûlken; kimileri de bu kara tablonun bir parçası olan AKP’ye “çözüm” diye sarılıyor!

 

AKP’NİN TUTUMU

 

AKP “çözüm” mü? Böyle mi düşünüyorsunuz?

Yani siz de, Oral Çalışlar gibi, “Bu ülkenin huzura kavuşmasını isteyenler, Türkiye’nin insan haklarına saygılı, etkin bir ülke olmasını isteyenler, geçmiş deneylerin ışığında adımlar atmak amacını dile getiriyorlar. ‘Kürt açılımı’ artık bir söz olmanın ötesine geçerek ete kemiğe bürünmeye başlıyor. Hükümetin, devletin bu çabaları geç de olsa, iyi, yerinde,” mi diyorsunuz!

O hâlde sizin; Nuray Mert’in, “Kimse kendini kandırmasın, daha fazla demokrasi istiyorsak, bu hedefimiz ‘memlekete demokrasi gerekiyorsa onu da biz getiririz’ mantığı içinden gerçekleşemez,” uyarısından ve Erdoğan’ın (AKP’nin) zikzaklarından haberiniz yok galiba…

 

“ERDOĞAN’IN ZİKZAKLARI”[10]

24 Aralık 2002 (Rusya gezisinde):

Türkiye’de Kürt sorunu yok. Sorun var diye inanacaksan sorun olur, yok dersen sorun ortadan kalkar. Böyle öngörü ile yaklaşırsan, sorunun içindesin demek. Bak, ‘Siirt’ten evliyim, huzurluyum’ diyorum. Böyle yaklaş olaya. Kürt sorunu var dersek, bu, sanal sorunlar olarak ortaya çıkarılmıştır. Bizim için böyle bir sorun yok.

10 Ağustos 2005:

Her soruna illaki bir ad koymak gerekiyorsa, Kürt sorunu. Adına ister ‘kökeni Kürt vatandaşlarımızın toplumsal talepleri’ deyin, ister ‘Güneydoğu sorunu’ deyin, isterseniz ‘Kürt sorunu’ deyin. Sorunlar, anayasal düzende, demokratik cumhuriyet sistemi içinde ve daha çok demokratikleşme yoluyla çözülmeli.

12 Ağustos 2005 (Diyarbakır’da):

‘Kürt sorunu ne olacak?’ diyenlere diyorum ki, herkesten önce benim sorunumdur.

15 Ağustos 2005 (AKP’nin 4. kuruluş yıldönümü töreninde):

Etnik unsurlar vardır. Kürt’ü vardır, Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Arnavut’u, Boşnak’ı, Türk’ü vardır. Bunlar ülkemizde bir alt kimliktir. Bunun bir tek üst kimliği vardır; o da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.

3 Eylül 2005 (Napoli’ye giderken uçakta):

Kürt olan vatandaşımıza, ‘Kürt değilsin, Türk’sün’ dayatmasını yapmamız yanlış.

8 Ekim 2005 (Siirt’te):

Ülkemde birçok sorunlar var. Doğu sorunu, Güneydoğu sorunu, Kürt vatandaşların kendine ait sorunları vardır. Hangi etnik unsurdan olursa olsun, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut, Boşnak, ki biz buna alt kimlik diyoruz, üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.

6 Aralık 2005 (Yeni Zelanda’da):

Bizde etnik unsurlar din bağıyla bağlıdır. Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşların sorunu, Türk kökenli vatandaşlar kadardır.

Kasım 2008:

Bizim bir üst kimliğimiz var, bu da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır. Yola çıkarken bir şey söyledik. Tek millet dedik, tek bayrak dedik, tek vatan dedik, tek devlet dedik. Buna karşı olan var mı? Kimse, ‘hayır tek millet, tek bayrak kabul etmiyoruz’ diyebilir mi? Bunu beğenmiyorsa o zaman buyursun beğendiği yere gitsin.

Kasım 2008 (İstanbul’da bir vatandaşın pompalı tüfekle göstericilere ateş etmesi üzerine):

Vatandaşlara özellikle sabır tavsiye ediyorum. Fakat bu sabır nereye kadar olacak, bunun da endişesi içindeyim. Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, vatandaşın hayatına kastederseniz, hayatına kastettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle imkânı varsa kendisini savunma yoluna gidecektir.

 

Kaldı ki bunlara eklenmesi gereken bir diğer unsur da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Benim derdim şu anda; ülkemin birliği, beraberliği, bütünlüğü. Zaten biz buna ‘Milli Birlik Projesi’ de diyoruz aynı zamanda,” vurgusudur!

Evet, AKP’nin “açılımı”, resmi ideoloji sınırlarındaki bir “milli birlik projesi”dir!

“Erdoğan, ‘demokratik açılımı’ bir AKP projesi değil, Türkiye’nin birlik, barış ve huzur projesi olarak gördüğünü söyler”ken; aynı konuda “Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, demokratik açılımın teröre verilmiş taviz olmadığını, Türkiye’nin kışkırtmalara gelip paniğe kapılmadan terörden kurtulması gerektiğini açıkladı.”

Ayrıca Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 21 Temmuz 2009 tarihinde gazetelerin Ankara temsilcileri ile bir araya geldiği kahvaltıda, Öcalan’ın Kürt sorununun çözüm sürecine dahil olmadığını da ekledi.

Bu arada İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın da, “Kendi modelimizi oluşturmaya çalışıyoruz. Kendimize ve Türkiye’ye güvenelim. Herkesin süreci baltalayacak açıklama ve davranışlardan kaçınacağını düşünüyoruz,” diyerek sorunu ve “çözüm”ü “millileştirdiği” tablo, MHP ve CHP’nin şövenist tepkisini güçlendirirken; Oral Çalışlar’ın itirafındaki üzere, “Hükümet, muhalefetten gelen sert eleştirilerden ve kışkırtılan milliyetçi dalgadan çekindi ve geri çekildi…”

“Sonuç” mu? “AKP’nin tek başına açılım sürecini götüremeyeceğine inanıyorum... Açılım öldü!” diyor Mehmet Tezkan…

 

AKP YALAKALIĞI

 

Şimdi burada durup, can çekişmekte olsa da, hâlâ “prim yapan” AKP yalakalığına ilişkin bir parantez açalım…

Öncelikle Sabancı Üniversitesi ‘Uyuşmazlık Analizi ve Çözümü Programı’ndan Doç. Dr. Nimet Beriker’in, “Kürt açılımı, demokratik açılım, veya milli birlik projesi, adı ne olursa olsun, Kürt meselesine kalıcı çözüm arayışı bu yeni şekliyle Türkiye’de bir ilk,” saptaması… Yani “yaygın ilk edebiyatı”!

Ünal Ünsal’ın da ifade ettiği gibi, “Kürt vatandaşlarımızın haklarına ilişkin ‘teferruat ve tafsilatın’ kardeşler arasında görüşülüp sonuca bağlanması süreci, zaferimizi kesinleştiren Lozan Anlaşması’nın imzalandığı 1923 yılı başlangıç sayılırsa, 86 yıllık bir gecikmeyle de olsa, tekrar başlamış görünüyor. (…)

Bugüne kadar inkâr edilen Kürt kimliğinin artık saygı göreceğini vaat eden girişim başladı. Film, kesildiği yerden tekrar başlıyor. Çünkü bu vaat, 89 yıl önce yani 1920 yılında bizzat Mustafa Kemal tarafından Meclis kürsüsünde çok açık ifadelerle tekrar tekrar yapılmış bir vaat idi.

Mustafa Kemal’den “Kürt Realitesi”nden söz eden Süleyman Demirel’e veya “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diye haykıran Mesut Yılmaz’a… Bu “ilk” değil! Devlet politikalarında “ilk” olmaz; olsa, olsa süreklilikten söz edilebilir…

Bunun altını çizdikten sonra gelelim ötekilere!

“Hükümet, stratejik bir hamle yaptı. İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın dünkü [29 Temmuz 2009 tarihli] açıklaması, ‘Kürt açılımına giriş’ mahiyetindeydi. (…) Çözümün adresi, şek şüphe götürmez biçimde ortadadır artık,” diyen Akif Beki “utanmadan” ekliyor:

“Urfalı dengbejin oğlu Şivan!.. Sen, neden burada değilsin? (…) Neden?...

TRT Şeş’in açılışına davet ettiler. Almanya’ya kadar gelip, seni iknaya çalıştılar. Ama, sen gelmedin.

Başbakan Erdoğan, kamuoyu huzurunda seni evine, yurduna geri dönmeye çağırdı. Sen, yine gelmedin.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, temas girişimlerinde bulundu. Sen, neden hâlâ sürgündesin, Şivan? (…)

Vakit geldi, dem bu dem. (…) Sen yokken, çok şeyler de yaşanıp, eskitildi. (…) Zaman değişiyor, Şivan!

Daha 6 Ağustos 2009’da Başbakan, DTP heyetiyle görüştü. Sen, neden hâlâ dönmedin? Gel!.. Bak, yalnız yürümene izin vermeyecek bizler varız burada.

Seninle birlikte her zorluğu göğüslemeye hazır olanlar var. Bak, iklim de oluşuyor. Haydi Şivan, çık ve gel…”

Akif Beki… Sonra da ‘Paris Kürt Enstitüsü’ Başkanı Kendal Nezan’ın, Kürt açılımıyla sorunun çözülmesi hâlinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan’ın “tarihe demokrasi kahramanları olarak geçeceklerini” söylemesi…

Ardından da, “Kürt sorunu ve ona çözüm aramak, bizim kuşağın neredeyse tüm ömrünü aldı. Umut, belki hiç bugünlerde olduğu kadar yükselmemişti…” “… ‘Açılım’ Türkiye’yi olumlu biçimde değiştirmeye başladı bile,” diyen Cengiz Çandar…

Bunları diyenler, şu an ne diyorlar? Diyebiliyorlar acaba?

“AKP, Türkiye’yi değiştirdi” mi diyorsunuz?

Hayır, yok böyle şey! Burjuva yani muhafazakârların en liberali, liberallerin en muhafazakârı AKP, Türkiye’yi (ABD’nin istediği düzeyde) kendisine benzetti… Hepsi bu!

Hayır! “Türkiye çok önemli değişimlerin yaşandığı bir dönemden geçiyor. Askerin, demokrasi dışı yapılanmaların siyaset içindeki alanı giderek küçülüyor. Türkiye’nin demokrasinin kurallarının işlemesi açısından bir normalleşme sürecine girmiş olduğunu söylemek aşırı iyimserlik sayılmaz. Taşlar zor da olsa yerine oturuyor. Bu normalleşmenin en büyük göstergelerinden birisi Ergenekon davası. Siyasete, siyaset dışı yollarla müdahale eden, etmeyi bir alışkanlık hâline getiren kesimlerin bir bölüğü bu nedenle yargı önünde hesap veriyor,” saptamasıyla Oral Çalışlar, neo-liberal bir yanılgıyla AKP’ye eklemlenmenin “gerekçesi”ni kotarıyor! Koca kulakların ülkesini, işçi-emekçi düşmanı AKP’nin yarattığı gerçeğini “es” geçiyor!

Ya “Türkiye, ciddi bir devrimci dönüşümün eşiğinde bulunuyor... Türkiye, solcuların yıllardan beri gerçekleştirmeyi hedeflediği demokratik devrimi daha yumuşak sayılabilecek bir şekilde yaşıyor. Nedir demokratik devrim? Şu andaki otoriter ve halk karşıtı olarak örgütlenmiş devlet yapısının çözülerek, halkın sisteme daha fazla müdahale edebildiği, yönetime katılabildiği demokratikleşme yolunun açılması. Çağımızda demokratik değişimin artık ihtilallerle olmasının zamanı geçti. Değişim ve dönüşüm parlamenter rejim içinde gerçekleşebilme şansını içinde taşıyor. (…)

Kürt sorunu, demokratik devrim sürecinin, yani gerçek demokrasiye kavuşmamızın önündeki en temel engellerden birisi. Kürt halkının kimlik talebi şu anda toplumsal dönüşüm ve değişimimizin en itici temel etkeni durumda. Şu anda en devrimci dönüşüm talebinin temsilcileri Kürtler. Kürtlerin en temel insani ve demokratik talebiyle birleşmeyen bir solculuğun ve bir devrimciliğin mümkün olmadığını görmeliyiz,” diyen Oral Çalışlar patentli zırva mı?!

Bu “revizyonizm” bile değil; olsa, postmodern bir absürd!

Bu nedenle, teşhir dışında, yanıtlanmayı bile hak etmiyor; “Açılım” iflası yaşanırken…

 

“AÇILIM” VE İFLASI

 

Cengiz Çandar’ın, “… ‘AKP’nin ‘Kürt açılımı’ Öcalan ve PKK’nın etrafından dolanarak gerekli kültürel ve bireysel hakları vermeyi amaçlıyor. Böylece PKK ve Öcalan doğrudan muhatap alınmaksızın gerekli adımlar atılmış olacak ve sorunun muhataplarından artık PKK’nın öne sürdüğü hiçbir gerekçenin temeli yok bu nedenle bu örgütü tasfiye sürecinde Türkiye’ye yardım edin denecek,” dedikten sonra; “kaygılar”ını da, “… ‘Kürt açılımı’nı tümüyle tepeden bir ‘devlet operasyonu’ veya Iraklı Kürt ve Amerikalı ahbaplarınızla sağlanacak ‘perde arkası mutabakatlar’ı yeterli sayacağınız, ‘dış boyutu’ da sağlama alınmış bir mekanizma olarak görürseniz, içerdeki ‘insan unsuru’na dikkat etmezseniz, korkarım, pek uzun yol alamazsınız,” vurgusuyla eklediği AKP “açılım”ı açmazlarıyla karaya oturdu, iflas etti…

Aynı konuda ‘The Economist’ de, “Umutlar uçup gitti” başlıklı haberde, 15 Aralık’ta Muş’un Bulanık ilçesinde iki Kürt göstericinin öldürülmesini hatırlatarak, artık Kürt açılımının sona erdiğini vurguladı...

Aslı sorulursa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “devlet kurumları arasındaki uyum”dan söz ederek “tarihi fırsat” nitelemesini yaptığı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt açılımı” dediği “şey”, Kürt sorununun “çözümü” değildir…

İyi de “Nereden çıktı bu açılım” mı?

Gayet basit: Kürt açılımının bir tasfiye planı olduğunu ve PKK’nin verdiği iyi niyetli yanıtın Başbakan tarafından “biz üzerimize düşeni yaptık, hadi artık sıra sizde. Silahları bırakıp gelin ve teslim olun” dayatmasıyla karşılaşacağı başından belliydi.

Olay tam tamına böyle cereyan etti. Kimseyi tutuklamadılar; ama hemen ardında da Kürtlerin sevincini gırtlaklarına tıkmak istercesine “şov yaptıklarını, Türkleri, çoğunluğu rencide ettiklerini, Türk ordusuna karşı zafer işaretleri yaptıklarını” iddia ederek kurt kuzu hikâyesini anımsatır işler çevirmektedirler. Kürtlerin sevinmeye, evlatlarını kucaklamaya hakları yoktur. “Onlar “büyük Türk milletinin” gösterdiği alicenaplık karşısında başlarını eğip oturmalıdırlar! Unutmasınlar ki, azınlıktırlar ve çoğunluğun lütfuyla bir takım haklara kavuşmuşlardır!”

Söylenen tam anlamıyla budur. Neden böyledirler? Çünkü Cumhuriyetin kuruluşundan beri Kürtleri yok saymanın sonucu hiç bir zaman gerçekten “kardeş”, kendi kimlikleri içerisinde eşit insanlar olarak görmemişlerdir. Bütün “kardeşlik” nutukları iki yüzlülük ifadesidir.

Onlar daha cumhuriyetin ilk yıllarında İsmet İnönü’nün hazırladığı “Doğu Raporu”nda ortadan kaldırılması gereken bir tehlike olarak tespit edilmişler ve yok edilmeleri, zorla asimile edilmeleri için nelerin yapılması gerektiğine ilişkin planlarla ömür tüketmişlerdir. Bu alışkanlık, “Kürt realitesini” tanıma sözlerine rağmen terk edilememektedir. Benimsenen yönetim biçimi böyle bakmayı kendi zorunlu sonucu olarak onlara dayatmaktadır. Değişmesi gereken en genel çerçevesinde olduğu gibi en küçük detayında da yönetim ilişkileridir.

Bugün Kürt realitesini tanıdıklarını, bu realite çerçevesinde soruna çözüm bulma durumunda olduklarını söylemelerine karşın ağız birliği içerisinde Kürtlere “akıllı olmaları” gerektiğini anlatmakta ve “verilenle yetinmesini bilmeleri” salık verilmektedir.

Ortada “demokratikleşme” kılıfı altında bir tasfiye söz konusudur…

Açılımdan, barıştan, çözümden söz ederken, barışılacak tarafı suçlu olarak görmeye devam etmek, “terörün” tasfiyesinden, teslim olmaktan, pişmanlıktan bahsetmek, meclisten sınırötesi operasyon için karar çıkarmak, barış gurupları gelirken Kandili bombalamak, ülkenin dört bir yanında PKK’ye, DTP’ye karşı operasyonları sürdürmek, DTP yönetiminin yarısından fazlasını, aktif üyelerinden 400’ünü tutuklamak hiç de barışmak, açılım, çözüm kavramlarıyla bağdaşmayacak girişimlerdir.

Oysa barışmanın söz konusu edildiği momentte birbirine saldırmaya devam edenlerin bilmeleri gereken gerçek, aynı evin içerisinde yaşama imkânlarını tüketiyor olduklarıdır. Teslim almakla, barışmak birbirinden ayrı şeylerdir. Teslim alınanla aynı evin içinde huzur içinde uyumak mümkün değildir. Teslim alınanın bulacağı ilk zaaflı durumda “intikamını alacağını” ne teslim alan ne de teslim olan aklından çıkaramaz. İşte bu gerçeğin bilinmesi dahi barış ve kardeşlik ortamının kurulmasını imkânsız kılmaya yeter. TC devleti barıştan, kardeşlikten söz ederken, attığı her adımla karşı tarafı teslim almaya en azına razı etmeye uğraştığını ortaya koymaktadır. Bu yoldan ilerleyerek herhangi bir barışma durumu ortaya çıksa bile, bunun geçici olacağına asla kuşku duyulamaz.

Dünyadaki benzer örnekler hep bunu göstermiştir. Zorlanarak gerçekleştirilen bu tür barışlar yatışmış görünen iç savaşın yeniden patlamasına yol açmıştır. Bunun en iyi iki örneğini Kuzey İrlanda ve Bask sorunları oluşturur. Bu tarihlere bakarak neyin olup neyin olamayacağını görmek son derece kolaydır. Tabi bir de Kolombiya örneği vardır ki, bu da felaketin katmerlisini oluşturur. M-19 Gerilla hareketi Hükümetle anlaşarak silahlı mücadeleye son verdi ve yasal bir parti olarak siyaset sahnesindeki oldukça başarılı görünen yerini aldı ama fiziki tasfiyesi de çok uzun sürmedi. Bu anlaşmaya yanaşmayan FARC ve FLN’in hükümete güvenmemekle doğru yaptıklarını herkes gördü. M-19 hareketi 90’lı yılların ortalarında fiziki olarak tasfiye edildi ve silahlı mücadele hâlâ devam ediyor.

Hükümete göre açılım: “Milli birlik ve beraberlik” adımıdır; açılım, “Türkiye’nin tek devlet, tek millet, tek bayrak altında bütünleşmesidir”; onun için de açılımın sınırlarını belirleyen kırmızıçizgiler baştan bellidir: 1) Anayasal güvence yok; 2) idari özerklik yok; 3) anadilde eğitim yok. Ama başka her şey var!

Bu kırmızı çizgileri çizdikten sonra artık geriye birşey kalmadığını anlamak için ya ebleh ya da Türk şövenisti olmak gerekir. Pekala, bu kadar tantana niye o zaman? Hiç bir şey yapılmayacağı baştan belli ise yaratılan bu gerilimlerin anlamı ne? Denebilir ki, ekonomik krizin yarattığı sıkıntıların görülmesini engellemek. Gündem değiştirmek vs vs. Bu çok zayıf ve irdelendiğinde böyle bir amaç için fazla riskli bir adım olur. Meselenin Kürtlerle ilgili bir yanı olmasa “Pandora’nın Kutusu”na benzeyen bu kutunun açılmasını kimseler istemezdi. Gündem değiştirmek için başka işler bulunurdu. Örneğin dış düşmanlar retoriği, komşularla gerilim ilişkileri yaratmak, Ermeni meselesinde de “açılım”dan söz etmek yerine Hallaçoğlunu göreve davet etmek tercih edilebilirdi. Bütün bu tür mevzularda hükümet tersine bir yol izlemekte olduğunu çoktan ortaya koydu. Kürt meselesinin kendiliğinden Krizle ilgili tepkileri örtme özelliği bulunmaktadır, ama bu bir yan ürün olarak ortaya çıkmaktadır.

Meselenin temelinde Kürt sorununu “çözme zorunluluğunun” yattığını 25 yıllık savaş sürecinin kendisi ortaya koymaktadır. Ancak bu “çözüm”ün ne olacağı meselesi işin can noktasını oluşturmaktadır. Çözüm Kürtlerin istediği bir biçimde, yüzyıldır yüzyüze bulundukları adaletsizliğin ortadan kaldırılması biçiminde mi olacaktır, yoksa TC devletinin istediği ve belirlediği bir biçimde mi?

Çözüm denilen işin kolektif hakların reddi temelinde, kalan (ne kalacaksa artık) bireysel hakların tanınması olarak tasarlanmış olması hâliyle “bu çözüm biçiminin” üreteceği tepkilerin ortaya konulmasını engelleyecek bir çerçeveye kavuşulmasını da gerekli kılmaktadır.

Görünen köy kılavuz istemez ve buradan yani AKP “açılımı”ndan “çözüm”/ “barış” falan çıkmaz!

AKP “açılımı efsaneleri”lerine aldırmadan ve yaslanmadan; “Kürt Meselesi”nin iç politika dengeleri ve seçmen hesaplarına göre ayarlanmaması ve de bir “oyalama taktiği” görüntüsüne de asla kapılmaması gerekiyor.

Bu, sonuç itibarıyla, bir siyasi irade ve siyasi cesaret meselesidir. Siyasi iradeniz ve cesaretiniz varsa, “Kürt Meselesi”nin çözümüne talip olabilirsiniz ki, bu da tabandan yükseltilen bir çıkış, itiraz, ütopyayla ve emperyalizme “Hayır” demekle mümkündür…

 

ABD’NİN TAVRI

 

ÖDP Başkanı Alper Taş’ın, “Açılımın önceliğinin demokratikleşme değil, ABD’nin enerji hattındaki güvenlik kaygısı olduğu”nu belirttiği; Haluk Şahin’in de, “Bunun ABD tarafından sponsorluğu yapılan bir açılım olduğunu herhâlde herkes biliyor. Takvim, ABD’nin takvimi. ABD askerlerinin Irak’ı terk etme tarihi yaklaştıkça ‘açılım’ saatinin tiktakları hızlanıyor. Kuzey Irak’ta oluşmuş Kürt devletçiğinin batmaması için bazı dubalara ihtiyaç var. Kendisi de su alan değil, onarılmış dubalara,” diye eklediği dizaynda emperyalist ABD’nin tavrını Başkan Obama’nın, “Açılım önemli, PKK derin endişe yaratıyor,” sözleri özetliyor.

ABD, verili konjonktürde bir Ortadoğu projesini ya da “Pax-Americana”yı hayata geçirmek istiyorken; “Kuzey Irak” denilen Güney Kürdistan’da ABD için özel önem arzediyor.

Mazin Hammad’ın, “Kuzey Irak’taki tartışmalı bir toprak parçası, Arap ve Kürt güçlerinin bulunduğu ateş hattı olarak adlandırılıyor ve bu durum bölgeyi savaş alanına çevirebilir. ABD’nin çekilmesi, bu ülkenin Irak’a saldırısını desteklemiş tek güç olan Kürtleri korkutuyor,”[11] derken; ‘Christian Science Monior’ da başyazısında ekliyor: “ABD’nin kentlerden çekilmesi Irak’ın egemenliği açısından dönüm noktası olsa da, Bağdat’la Kürt yönetimi arasındaki gerilim uzun süredir hatırı sayılır biçimde tırmanıyor…”[12]

Bunların yanında ‘The Washington Post’, Irak hükümeti ile ülkenin kuzeyindeki Kürt yönetimi arasındaki gerilimin, tarafları giderek bir çatışmaya doğru sürüklediğini yazarken; “AKP’nin Kürt açılımı konusunda atacağı adımlar tartışılırken bölgesel Kürt yönetimi liderinin Türkiye ile Irak merkezi yönetimi dışında geniş kapsamlı bir mutabakat arayışı başlattığına dikkat çekiliyor.”

Ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ian Kelly de, Türkiye’nin “ülkedeki Kürtlerle diyalog kurun” çağrılarına uyduğunu belirtip, “Türk müttefiklerimizin, PKK sorunuyla başa çıkmada gösterdiği çabaları destekliyoruz” diyor.

Türkiye’nin toprak bütünlüğüne verdikleri desteğin altını çizen Kelly, devamla şöyle dedi: “Türkiye’ye, ülkedeki Kürt nüfusla, onlara daha fazla kültürel ve dilsel hak tanınmasına olanak veren bir diyalog başlatması çağrısında bulunduk. Türk hükümeti de bunu yapıyor. Türkiye ile ülkedeki Kürtçe konuşan nüfus arasındaki kimi farklılıklarda nihai uzlaşıyı sağlayacak her adımı memnuniyetle karşılarız. Türkiye’nin PKK ile başa çıkmadaki çabalarını destekliyoruz.”

“At izinin it izine karıştığı” verili tabloda DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, “Amacımız sorunun çözümüdür, Türkiye’yi çözmek değil,” dese de; partisinin kapatılmasını engelleyemedi…

 

DTP’NİN DEDİKLERİ!?

 

DTP “açılım” konusunda, içerdiği çeşitlilikten mi nedir, çelişkili tavırlar sergiledi.

Öncesinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın “demokratik açılım” hazırlıklarıyla ilgili açıklamalarını değerlendiren DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, “Açıklama umut verici” derken; yine Atalay’ın ‘Kürt açılımı’na ilişkin açıklamaları ardından Ahmet Türk, “Hani ‘dağ fare doğurdu’ derler ya. Bu dağ fare bile doğurmadı,” tepkisini ifade etse de; bunun öncesinde Başbakan Erdoğan ile görüşmesi sonrasında aynı Ahmet Türk şunları diyordu:

“Tabii önemli bir gün... Bir diyalog ortamının sağlanmasından dolayı mutluyuz, umutluyuz. Bugün gerçekten demokratik parlamenter sistem içerisinde TBMM çatısı altında çok çok önemli bir toplantıyı gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Bir sürecin içerisindeyiz ve buna yönelik olarak bugün yapmış olduğumuz toplantıyla geleceğe yönelik umutlarımızın daha da arttığı inancındayım.

Zira milletimiz birlik beraberlik dayanışma istiyor. Tabi anneler gözyaşları dinsin istiyor. Kan ölüm olmasın istiyor. Hepimiz bunu istiyoruz. Bütün bunlara yönelik olarak da İçişleri Bakanlığı’yla bir çalışma başlattık.”

Bundan başka DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, “TÜSİAD’ın Türkiye’deki gücünü biliyor ve önemsiyoruz. TÜSİAD’ın barışla ilgili, bir yol haritası varsa çok çok büyük katkısı olabileceğini düşünüyorum. TÜSİAD’ın bu konuda sorumlulukları var. Türkiye’deki bütün kesimleri ciddi şekilde etkileyen bu savaşın sona ermesi için TÜSİAD’dan tutun bütün kuruluşlara kadar herkesin bu sürece katkısı olması gerekir,” derken; DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan da ekliyordu: “Toplumsal barışın en önemli ayaklarından biri de ekonomidir. Ekonomi, küresel krizde güvenli bir ortamda, barış ortamında daha çok canlanır. Bu açıdan da işveren dünyasını daha çok ilgilendiren bir konudur Kürt sorunu. AB sürecini TÜSİAD destekliyor. Bizler de bu sürecin hızlanmasını isteyen bir partiyiz. Bu yönüyle de önemli. Diyalogda büyük fayda var…”

Bu tür tutumlar, ezilenlerin “barış”ını güçlendirmeyen; hatta zayıflatan tutumlardı; bunların böyle olduğu da süreç içerisinde görüldü, yaşandı…

 

SERMAYENİN DEDİĞİ

 

DTP’nin mesaj gönderdiği ‘Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’nin Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, Ahmet Türk’ü ziyaret ettikten sonra, “Hepimiz bu konunun çözümünü istiyoruz. Ama tabii bu konunun tartışılacağı yer TBMM’dir, devletin ilgili organlarıdır,” vurgusuyla düzen içi düzenlemenin çerçevesini çizerken; ‘Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Derneği’ Başkanı Şah İsmail Bedirhanoğlu da Öcalan’ın önemli bir aktör olduğunu vurgulayarak, “En önemli katkı silahlı birliklerin ülke topraklarından çıkması talimatını vermesidir. Hükümet de siyasi adımlar atmalı” dedi.

Buradan çıkan “sonuç”, sermayenin çatışmaların durdurulması için düzen içi düzenlemeden yana olsa da, bunun düzenin sınırlarını zorlamayacak türde tecelli etmesi eğilimde olduğudur…

“Çözüm” diye sunulan düzen içi düzenlemenin en “olgun” örneği Yaşar Kemal’in açıklamalarıdır; O, “Kürt Meselesi”nde diyor ki: “Kürt sorunu Türkiye’nin baştaki sorunudur. Kürt sorunu Türkiye’nin çağdaşlık sorunudur. Kürt sorunu Türkiye’nin demokrasi sorunudur.”

“Abartılmaması” gereken bu çerçeve, “Kürt Meselesi”ne “çözüm” sunmaz; ancak düzen içi düzenlemeyi devreye sokar…

Zaten TÜSİAD’dan AB’ye uzanan yelpazede Yaşar Kemal’in açıklamalarının ayakta alkışlanmasının temel nedeni de budur!

 

SONUÇ YERİNE: LİBERAL AYMAZLIK VE ÇÖZÜM

 

Ulaşılan ufukta çözüm ve çözümsüzlük iç içe; veya AKP “açılım(sızlığ)ı”, liberal aymazlıkla birlikte karaya otururken; gerçek yani ezilenlerden yana çözüm tartışmaya açılıyor.

José Saramago’nun, “Yalnızca kitap sayfalarının geri dönüşü vardır, yaşamınkilerin, yok,”[13] sözündeki uyarıyı göz ardı eden liberal aymazlar; artık “net”tirler!

Hadi Uluengin, “Bilelim ki PKK da, DTP de ancak birer aciz enstrümandır. Hem Kürt açılımına, hem de Türkiye demokratikleşmesine darbe vuran son gelişmelerin tek sorumlusu Apo’dur,” derken Cengiz Çandar da, “PKK provokasyonuna yüksek sesle karşı koymak”tan söz ediyor!

Sonra da soruyor Başbakanın basın danışmanlığını yapan Akif Beki: “… ‘Mikro-milliyetçi’ bir etnik kimliğe sıkışıp kalacak mı, Kürt siyaseti? Kendini, belli bir ‘Türk milliyetçiliği’ üzerinden mi tanımlayacak? Onunla mı sınırlandıracak? Ve müstakil bir hükümranlık alanı peşinde koşacak mı? Yoksa, bütünün ayrılmaz bir parçası, müşterek bir aidiyetin alt-şubesi olarak mı konumlanacak?” İyi de bu karmaşada çözüm nerede mi?

“Kara tende ezildiği sürece emek, beyaz tende asla özgür olamaz,”[14] diyen Karl Marx’ın çizdiği tarihsel çerçevede…

Bu kapsamda “Kürt sorunu demokrasiyle çözülür!”[15] “İnsan haklarına saygılı, eşitsizlikleri kabul etmeyen, demokratik bir Türkiye, Kürt sorununun tek çözüm yolu olarak gözüküyor”![16] genellemeleri yetmez… Nasıl bir demokrasiyle sorusunun yanıtı gerekir!

Ayrıca unutulmamalıdır ki “çözüm”, gerçek muhatabını bulmadan, çözüm hâline dönüşemez… Yani Diyarbakır’ı ikna etmeyen ve her şeye rağmen, daha da ötede, Diyarbakır’ı kucaklamayan herhangi bir “çözüm” olmaz, olamaz!

“Kürt Meselesi”nin adı “ulusal” ve niteliği “kolektif” olarak konmadan Kürtlerin “sosyal”, “kültürel”, “demokratik” haklarını ilerletme türünden kısmi reformlarla yol almak, mesafe kaydetmek mümkün değildir…

Yani “Kürt Açılımı”ndan “Demokratik Açılım”a, oradan da “Milli Birlik Projesi”ne yönelin gidişatta resmi ideolojik politika ne ad verilirse verilsin hep aynıdır: “İnkâr, imha, Türk ve Kürt gençlerinin akan kanları, anaların dinmeyen feryatları…

“Çoğulcu demokrasinin işlemesi/işletilmesi büyük önem taşımaktadır,”[17] türünde yaygaralara aldırmayın! Çünkü “demokrasi” kavramı kapitalizmin ve AKP’nin ruhuna, genetik kodlarına aykırıdır…

Yalçın Yusufoğlu’nun saptamasıyla özetlersek, “CHP-MHP ve Şerikleri” başlıklı yazısında dediği gibi, “Hayale kapılmaya gerek yok, Türk toplumu -bırakınız çözümü- silah bırakışmasına bile hazır değil. ‘Düşük yoğunluklu savaş’ terimi Genel Kurmay’a ait olduğuna göre 25 yıldır ortada bir savaş var ve Türk tarafı bu savaşı durdurmaya razı olmuyor. Ne her iki taraftan ölen insanlar umurunda, ne de savaşa savrulan yüz milyarlarca doların kendi cebinden çıktığının farkında. ‘Şehitlerin kanı yerde kalmasın’ diye bağıranlar, binlerce ana daha kapkara yaslara bürünsün diyorlar…

Türkiye’nin Türk kesimi barışa hazır değil. Yukarıda saydığımız savaş güçleri barışa izin vermeyecek. Taa ki hayat öğretene, onların sözleri geçmez olana kadar...”[18]

Bu böyle hâlâ ve ne yazık ki…

Ancak bunların böyle olması; ezilenler açısından çözüm için hâlâ, “Mart ıllalu hamar çi paver yergu vodk unenal, eagann e yergu vodkov çısoğal,”[19] diyen Ermeni Atasözünün anlattığı gerçeği gölgelemez…

 

23 Aralık 2009 10:14:37, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 24 Aralık 2009 tarihinde Kocaeli Üniversitesi ‘Toplum ve Yaşam Kulübü’nün düzenlediği ‘Barış’ konulu panelde yapılan konuşma... Kaldıraç, No:107, Ocak 2010…

[2] Slovaj Zizek.

[3] Ali Eriş, “Faşizmin Barışçılığı, Barış Sorunu”, Sorun Polemik, No:38, Kasım 2009, s.51.

[4] “Yokuş Yola”, Turgut Uyar, Divan, Bilgi Yay., 1970.

[5] Murat Belge,”… ‘Kart-Kurt Teorisi’nin Tarihçesi”, Taraf, 13 Eylül 2009, s.3.

[6] Mehmet Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe: Şark Islahat Planı, Özge Yay., 2009.

[7] Yalçın Doğan, “İlk Kez Siyasal Yaklaşım”, Hürriyet, 30 Temmuz 2009, s.14.

[8] Taha Akyol, “Üniter Devlet ve Federasyon”, Milliyet, 28 Ağustos 2009, s.13.

[9] Yalçın Yusufoğlu, “Açılacaksa Yüz Çiçek Açılsın”, Sesonline, 7 Ağustos 2009.

[10] Emine Kaplan, “Kürt Sorunuyla İlgili Birbiriyle Çelişen Söylemler: Erdoğan’ın Zikzakları”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2009, s.4.

[11] Mazin Hammad, “Arap-Kürt İhtilafı En Çok Sivilleri Etkiler”, Vatan, 11 Ağustos 2009.

[12] “Kürt-Arap İhtilafı Yakın”, Christian Science Monior, 29 Haziran 2009.

[13] José Saramago, Not Defterimden, Çev: Nesrin Akyüz, Turkuvaz Kitap, 2009.

[14] Karl Marx, http://www.zcommunications.org/zquotes/276.

[15] Derya Sazak, “Ne Diyecek?”, Milliyet, 28 Temmuz 2009, s.19.

[16] Türker Alkan, “Tek Yol Demokrasi!”, Radikal, 30 Temmuz 2009, s.17.

[17] Deniz Kavukçuoğlu, “Açılım Çalıştayı”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2009, s.15.

[18] Yalçın Yusufoğlu, “CHP-MHP ve Şerikleri”, Sesoline, 17 Kasım 2009.

[19] “İnsan olmak için iki ayağın olması yetmez, aslolan iki ayaklı olup da sürünmemektir.” (Ermeni Atasözü.)