Sunday, 20 May 2012

Dosya

O GÜN…[*]

AddThis Social Bookmark Button

TEMEL DEMİRER / “Yaşam kalbini okuyacak / bir şarkıcı bulamazsa, /aklını konuşacak / bir filozof yaratır.”[1] / O günü, o gün[2] ne düşündüğümü, hissettiğimi düşünüyorum… / Tam dokuz yıl önceki o gün; Robbert Haveman’ın, “Her türlü geleceğin kökleri geçmişte yatar” deyişindeki gerçeği yarattı…

Artık hiçbir şey, 20 hapishaneye birden 10 bin asker ve polisle saldırıldığı 19 Aralık 2000’den sonra aynı olmayacaktı; olamayacaktı coğrafyamızda…

Çünkü o gün, özlenen gelecek için vazgeçilemeyecek bir “geçmiş” yaratıldı.

“Geleceğin en iyi peygamberi, geçmiştir,” dermiş John Sherman; haklı! O gün, geleceğin peygamberi olmaya hak kazanan bir geçmiş yaratıldı…

Gelecek bu geçmişten asla bağımsız olmayacaktı; Friedrich Nietzsche’nin, “Yalnız geleceği kuran kimsenin, geçmişi yargılamaya hakkı vardır,” uyarısındaki üzere…

* * * * *

Anımsıyorum: Cornelius Vanderbilt gibi, “Hukuk mu! Bana ne hukuktan? İktidar bende değil mi?” diye haykıran vahşeti tanıdık o gün bir kez daha; hem de en tartışmasızından, “İktidar budur, böyledir…” dedirten cinsten…

“İktidar” deyip geçmeyin; o adalet falan dağıtmaz; hak/ hukuk ise hak getire…

Aldırmayın Digesta’nın, “Hominum causa omne ius constitutum est/ Bütün hukuk insan içindir,” demesine…

Kolay mı? “Hak ancak eşitler arasında bir sorundur, güçlüler yapabildiklerini yaparken, güçsüzler zorunlu oldukları acıları çekiyorlar,” der Thucydides asırlar ötesinden…

* * * * *

O gün biz(ler)e, başkalarının bize yani davamıza önem vermesini istiyorsak; kendimize önem vermemeliyiz… gerçeğini hatırlattı/ öğretti…

Kendi kendinin hâkimi olmayan, fedaya hazır olmayan kimsenin özgür olması mümkün olabilir miydi?

Postmodernler, liberal ödlekler anlamasa da; insan(lar), davaları uğruna kendilerini “feda”yı göze aldıkları oranda insanlaşabilmektedirler…

Çünkü ancak kendini yönetenler, kendinde dünyayı (11. Tez’deki üzere!) değiştirecek gücü bulabilirler…

* * * * *

Orta yerde bir zulüm vardı; boyun eğilmemeliydi; direnilmeliydi; başarılmalıydı; öyle de oldu…

Kolay mı? Başarı, cüretin çocuğuydu; başarının sırrı; bilmek, istemek, cüret etmek ve başkaldırmaktı; hem de, nerede olunursa olunsun…

Asla teslim olunmamalıydı; teslim olmamak başarmanın başlangıcıydı; Saint Exupery’nin, “Başarısızlık, güçlülere daha güç verir,” sözü anımsanmalıydı; o hâlde direniş zamanıydı…

Başka türlü davranmak mümkün değildi!

Bunun için ateş hattındaki başkaldırıyı, düşünce ve niyetlere göre değil, hareketlere göre ölçme zamanıydı.

Ateşten gömleği sırtlarına geçirenler için önemli olan sözler değil, o sözleri hayata geçiren tercihlerin davranışlarıydı.

Çünkü eylemler, sözcüklerden daha fazla konuşur, daha çok şey anlatırdı; ve sahiciydi…

Evet o gün; sahici olanın zamanıydı…

Tam da bunun için, 1996 Ölüm Orucu’nda kaybettiğimiz Hüseyin Demircioğlu, “İlk önce ben olmalıyım, çünkü kendimin yapamayacağı bir şeyi başkasından istememeliyim!” diyordu enginleri fethetme cüretinin sahiciliğiyle.

Sonra da “Deniz sakin olduğu zaman dümeni herkes tutar,” diyen Publilius Syrus’un ve de “Hayallerinizi kovmayınız. Çünkü onlar gittiler mi, belki siz kalırsınız, fakat artık yaşamıyorsunuz demektir,” diye ekleyen Mark Twain’in sözlerini anımsatarak…

* * * * *

Politik bir eylem biçimi olarak, açlık grevine yol açan “Neden”, “Eylemin Kendisi” ve “Sonuç”larıyla birlikte ele alınmalıdır.

Bizimkileri ve Bobby Sands’ı ancak böyle kavrayabilirsiniz!

Beden en büyük savaş alanıdır! Boby Sands ile bizimkiler kanıtladı bunu; W. Shakespeare’in kahramanı ‘Venedik Taciri’nin meşhur repliğini tekrarlarcasına: “İnsan eti kutsal değildir!”

Evet açlık grevi/ ölüm orucu, otoritenin ve kitlelerin “insani-insancıl” duygularını yani vicdanını hedefleyen ve bu temelde de “otorite”ye meydan okuyan “pasif isyandır/ direniştir.”

“Yüzleşme/ yüzsüzleşme” eksenidir…

Tam da o günlerde “Ölüm Orucu - Notlar” başlıklı yazısına, “Ölüm orucu olayı, aydın sorumluluğu denilen özel bir sorumsuzluk ve bencil uğraşı türünü bir kez daha turnusol testine tâbi tutuyor,” notunu düşen Ulus Baker duraksamadan ekliyordu:

“Ölüm orucunda mahkûmun bedeni bir savaş alanına dönüşür. Onun üzerinde her türden kuvvet birbiriyle mücadele etmektedir. İşaretin, çağrının, beyanın bedenidir o. Varlığın dokunabileceği, erişebileceği, gezip tozabileceği tek yüzey onun görüntüsü, var olabileceği tek derinlik onun iç organlarıdır. Bu savaş ne bir örgüt, ne de devlet tarafından yürütülmektedir. Dolaysızca cezaevinin mimarisi ile mahkûmun bedeni orada karşı karşıya gelirler, yüzleşirler. İşte bu beden kendini eritiyor, cezaevinin bedeni için yok kılarak kazanıyordu savaşı...

Canlı varlık ölümü düşünemez. Spinoza’dan öğrendiğimiz bu düşünce olgusal değil varoluşa ilişkindir. Onun sayesinde ölüm oruçlarının ölüme değil, yaşama doğru gittiğini, yaşama ilişkin taleplere sahip olduğunu, onunla kenetlenip onu olumladığını öğreniyoruz. Çünkü yaşam dirençtir. Kendine bir süre biçmez, sonunu algılamaz, sona erdiğinde kendisi ortada bulunmaz...[3]

Yok sayılmak istenenlerin, “yoktan” var olma isyanıydı o kesit; ölüme rağmen ölüme meydan okuyan bir ölümsüzlük arayışıydı…

Hayır; Hz. Ali’nin, Ölümün belirtisi doğmaktır”; Stanislaw Jerzy Lec’in, “Ölümün ilk işareti doğumdur,” sözleriyle yetinemeyiz; ölümün “Nasıl”ı/ “Neden”i vardır; çünkü “Ölüm sadece sonun başlangıcıdır,” der bir Çin Atasözü…

Hayır, hayır; “Ölüm âsude bahar ülkesidir” diyen Yahya Kemal’e kulak asılamazdı; ölümü yenme çabalarına en kestirme yanıtı, “Herkes ne zaman ölür, elbet gülünün solduğu akşam,” dizeleriyle veren Turgut Uyar’ın dizeleri varken…

* * * * *

Kolay olmadı; çok acı çektiler, acı çektik, hâlâ da çekiyoruz…

Acı çekmenin, ölmekten daha çok cesaret istediğini bilmiyor olamazsınız...

Ancak acının ateşiyle kavrulmadan, o sırat köprüsünden geçmeyi göze almadan başarının mümkün olmadığını da!

Bir an geçmişinin acıların bugünkü sevinçlerimizin kaynağı olduğunu anımsayın; neyi kastettiğimi anlayacaksınız…

Bunun için “İnsan acı çekmeden olgunlaşamaz,” derdi Konfüçyüs…

Evet acı çekildi; ancak bu acıyladır ki, gelecek o gün başkaldıran direnç kadar olabilecekti; korku ya da hesaplarla, hiçbir şey yapılamazdı.

Gerektiğinde hayatı (ama asla vicdanı değil!) hiçe sayar bir cesaret gerekliydi; çünkü doğru olanı yapmamak cesaretsizlikti…

İşte o güne dair, “Tehlike ile karşılaşmamış olan insan, cesaret hakkındaki sorulara cevap veremez,” der La Rochefoucauld’un sözü…

* * * * *

Oncasının ardından geriye Prometheus’a, Hallac-ı Mansur’a layık bir destan kaldı; bir Kürt Atasözü’ndeki üzere, “Ba ji textê çi dibe?” “Yel kayadan ne götürür?” diye haykıran ve hâlâ yol gösteren…

Demokritos’un, “Gerçek, uçurumun dibindedir,” sözünü unutmayan gerçekçi hayalleriyle onlar biliyorlardı: Hayal olmadan hiçbir başarıya ulaşılamazdı… Dünyanın gördüğü her büyük başarı, öncesinde sadece bir hayaldi… Sonra da hiçbir şey, insanın başkaldırmaya cüret eden hayal gücü kadar özgür değildir…

Postmodern vaazlara, liberal zırvalara inat anımsayın!

ABD’deki Afro-Amerikalıların yürüttüğü özgürlük savaşımının en önemli simgelerinden olan “We shall overcome someday/ Bir gün yeneceğiz” ezgisi hâlâ dillerdedir…

Sömürgeci İngiliz işkencehanelerinde katledilen İrlanda özgürlük savaşçısı Boby Sands ve arkadaşlarının Kelt dilinde haykırdıkları, ‘Tiocfaidh Ar La/ Bizim de bir gün günümüz gelecek’ sloganı hafızalarda hâlâ yerini koruyor…

Unutmuş değiliz! Unutturmayacağız da! Unutulmaması için elimizden geleni ardına koymayacağız…

Her çağın kahramanları, fedaileri, yiğitleri, idolleri vardır; kim bunu inkâr edebilir ki?

Yaşadığımız çağda -maalesef!- hâlâ geçerli bu!

Kahramanı olmayan yüzyıl olur mu; -maalesef!- olmaz!

Çünkü “Kahraman kişi halka umut, mutluluk veren kişidir,” Conrad Detrez’ın deyişiyle…

Nihayet “Sosyalizmi tembel, uçarı, egoist, düşüncesiz, kaygısız insanlarla gerçekleştiremezsiniz. Sosyalist bir toplumun, kendi bulunduğu yerden, genel refah için tutku ve hevesle dolu, yoldaşı insanlar için fedakârlık ve duygudaşlık dolu, en zoru gerçekleştirmeye kalkışacak cesaret ve kararlılıkla dolu insanlara ihtiyacı vardır,” der “Toplumun Sosyalizasyonu” başlıklı yazısında Rosa Luxembourg…

* * * * *

Nihayet o gündeki Onlar mı?

Onlar Nâzım Hikmet’in, “1+1=Bir”inde, “Biz bugünün kahramanı,/ yarının/ münadisiyiz./ Bu durmadan akan,/ yıkıp yapan/ akışın/ çizgilenmiş sesiyiz./ Biz/ adımlarını tarihin akışına uyduran/ temelleri çöken emperyalizme vuran,/ yarını kuran/ larız./ O duvar/ o duvarınız,/ vız gelir bize vız!..” diyenlerdir…

Yine Onlar, Nâzım Hikmet’çe, “Dinleyip diyecek çok./ Fakat uzun söze vaktimiz yok./ Yürüyelim…” diye haykıranlardır…

Veya Onlar, Atilla İlhan’ın dizelerindeki vazgeçilemezliktir: “Ben sana mecburum bilemezsin/ Adını mıh gibi aklımda tutuyorum/ Büyüdükçe büyüyor gözlerin/ Ben sana mecburum bilemezsin/ İçimi seninle ısıtıyorum/ / Ne vakit bir yaşamak düşünsem/ Bu kurtlar sofrasında belki zor/ Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden/ Ne vakit bir yaşamak düşünsem/ Sus deyip adınla başlıyorum…”

Ya da Onlar Nikolay Vaptsarov’un “Mektup”undaki, “…farklı bir şeydir,/ yeryüzü/ zehirli pasından/ silkinirken/ ölmek,/ başlarken milyonların ölümsüzlüğü,/ aslında bu, şarkı demek,/ evet, bu şarkı demek,” olan bir sonsuzluk/ ölümsüzlük şarkısıdır…

Özetin özeti; nihayetinde Onlar; Adnan Yücel’in, “Yıldızlar ve sular tanıktır bize/ Aç ve kavruk bir memeden/ Direnmeyi yudum yudum emen/ Bir çocuk gibi öğrendik/ Ve direndik/ Ordular kurduk türkü renklerinden/ Bütün ağıtları bir hücumda yendik/ Acıya kurşun işlemez artık/ Biz yaşamayı zulümsüz sevdik,” dizelerinde tarif edilen “Acıya Kurşun İşlemez” gerçeğidir…

* * * * *

Son bir şey daha; 9 yıl sonra o gün, bu günden neden hâlâ önemli (mi?)!

Gerçekler yalan, doğrular yanlış ilan edilip; Kafka’nın “Kendini insanlığa bakarak sına” uyarısı çok daha fazla önem kazanıyorken; insanın insanlığından utandığı bir çağda yaşıyoruz.

“Gerçekçi ol; doğruyu söyleme,” yalanının egemen kılınmak istediği; veya insan(lar)ın Gilles Deleuze’ün, “Bireyler artık bütünsel değil, bölünmüş, ayrıştırılmış, dağıtılmış biçimlerde; kümelerde, örneklemelerde, verilerde, piyasalarda ya da ‘banka’larda ele alınıyorlar,” diye betimlendiği “eşya-insan”a dönüştürüldüğü bu postmodern insan(sızlık) kesiti incelediğinde şu iki şeyle karşılaşırız: Yenilmesi “imkânsız” gibi sunulan yalan ve bu yalanla mücadele ettikçe güçlenen isyan…

O gün, biz(ler)e bir kez daha; “İsyancılar, vaat edilen insanca yaşam projesinin güvencesi, öznesi, onurudur” gerçeğini öğretirlerken; tarihi yaratanın da bu ısrar ve kararlılık olduğunun altını çizerler…

Bu da gün gelir… “Alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü kanla yıkayan dostum/ senin/ uyurken dudağında gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun/ şimdi dingin gövdende/ uğultuyla büyüyen sessizlik/ birgün benim elimde/ patlamaya sabırsız mavzer olsun/ başını omzuma yasla/ göğsümde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun,” dizeleriyle Arkadaş Zekai Özger’in dilimizden düşmeyen ‘Aşkla Sana’dır…

Bu da gün gelir… “Biz Marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için Marksizmi öğreniyoruz,” satırlarıdır…

Bu da gün gelir… O gündür… Yani fedakârlık ile kahramanlığın “Teslimiyet asla!” haykırışıyla destanlaştırılmasıdır...

 

19 Kasım 2009 16:51:33, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Tavır, No:92, Aralık 2009…

[1] Halil Cibran, “Kum ve Köpük”.

[2] Çok şey yazdık Onlara dair; yazdıklarımızın altındaki imzalar hâlâ bizimdir; ne yazdığımızı, neye imza attığımızın bilincindeyiz; dediklerimizin ve onların arkasındayız; her zaman, daima! Bu konuda bkz: S. Özbudun-T. Demirer, “Söylenecek Yalan Kalmadı” İnsan Hak(sızlık)ları, Ütopya Yay., 2008, ss.257-332; S. Özbudun-T. Demirer, “Hayır, Evet’ten Önce Gelir”! Hukuk(suzluk) Yazıları, Ütopya Yay., 2008, ss.486-494; S. Özbudun-C. Sarı-T. Demirer-Ö. Orhangazi, “Yeni Düzen(sizlik)”den Başkaldırıya, Ütopya Yay., 2005, ss.211-214; N. Atmaz-İ. Çayla-T. Demirer-Y. Demirer-E. Kubilay-Murat K-Ö. Orhangazi-N. K. Özbolat-S. Özbudun-G. Özgür-E. A. Özkaya-T. Şen, ÖDP Yazıları, Ütopya Yay., 2001, ss.96-97/ 100-118; S. Özbudun-T. Demirer-G. Özgür, İmparatorun Soytarısı Egemen Medya, Ütopya Yay., 2007, ss7-24.

[3] Ulus Baker, “Ölüm Orucu–Notlar”, Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi, http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=82&dyid=2013&dergiyazi=%D6l%FCm%20Orucu%20-%20Notlar