Kürdistan
Neocon Yankee Kabil'de! - M K Bhadrakumar
Barack Obama yönetimi Zalmay Halilzad'ı, atama yoluyla Afganistan'ın başına getiriyor!
Neoconlar hüsrana uğradı fakat Barack Obama yönetimi tek bir istisnayla Zalmay Halilzad'a kıyak geçiyor. Halilzad, Washington çevrelerinde; politik fırsatçılık tarihinin birkaç paralelli trapezinde hayrete düşürücü hareketlerini tekrarlıyor.
Hayatı heyecan verici, Amerikan rüyası uğruna Amu Derya'da, Mezâr-ı Şerif'in İpek Yolu üzerindeki kasabasından ABD'ye göç etmesinden bu yana sürekli olarak yükselen bir grafik sergiledi.
Eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld nezaretinde Yeni Amerikan Yüzyılı Projesine katkıda bulunmuş bir neocon olarak Bush döneminde Amerikan yönetiminde kilit mevkiler işgal etmek varmış kaderinde; Bush döneminde Irak Kürtlerine ve Afganlara özel temsilci olarak gönderildi, Irak ve Afganistan büyükelçiliğine atandı ve son olarak da Bush'un BM temsilcisi oldu.
İki savaşın hikayesi - Zbigniew Brzezinski
Richard Haass'ın kaleme aldığı "War of Necessity, War of Choice: A Memoir of Two Iraq Wars" adlı kitabın yakın tarih, şahsi hâtıralar ve de karar alma hakkında vaka çalışmalarının ele alındığı bölümler dikkatlice okunmayı hak ediyor. Bunun nedeni Richard Haass'ın sadece etkileyici bir özgeçmişe sahip olması değildir – üst düzey bir dış politika yetkilisiydi ve şu an Amerikan Dış İlişkiler Konseyi'nin başkanı – veya ABD yönetiminin zirvesinde yapılan ve oniki yıl zarfında Irak'ta iki önemli savaşla sonuçlanmış müzakerelerin muhasebesini idrak sahibi ve içeriden birisi olarak yapmış olması da değil. Kitabın ilave önemi, müstakbel bir Amerikan Dış İşleri Bakanı veya Ulusal Güvenlik Danışmanı'nın, ABD'nin Ortadoğu politikaları için alması gereken derste saklıdır.
1991 yılında Saddam Hüseyin Irak'ına karşı alınan savaş kararında, Ulusal Güvenlik Konseyi Ortadoğu masasının kıdemli bir çalışanı sıfatıyla Haass'ın da payı vardır. Saddam'ın birdenbire Kuveyti işgal etmesini Ortadoğu'nun istikrarını ve Suudi Arabistan'daki Amerikan yanlısı rejimin bekâsını tehdit eden kabul edilemez bir saldırganlık olarak tanımlamada Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft'a yardım etmiştir. Haass, Başkan George H.W. Bush 'un bu görüşü daha ilk günden tuttuğunu söylüyor. Hâtıraların kahramanları Bush ve Scowcroft.
ABD'nin Irak'a verdiği tepki de önemlidir, Haass'ın naklettiğine göre Washington, Saddam'ın geri çekilmesini sağlamak maksadıyla uluslararası desteği seferber etmek için sistematik bir diplomatik kampanya düzenledi. Nihayetinde, güce başvurulduğunda, ABD liderliğindeki askeri kampanyada önemli sayıda Avrupalı, Arap ve Müslüman askeri birlikler (ki jeopolitik bakımdan daha önemlidir) vardı. Suriye bile katılmıştı.
Askeri harekât bir gereklilikti (zorunlu savaş / war of necessity) ve bu zorunlu savaş, Saddam'ın askeri kabiliyetini yok etmek ve Irak'ın Kuveyt'ten çıkmasını sağlamak gibi sınırlı ve belirli stratejik hedeflere odaklanmıştı. Her iki hedef de önceden belirliydi ve ulaşılabilirdi ki ulaşıldı da. Hedeflerin hiçbirisi hârici güdülemelere dayanmıyordu ve izlenen politika, eylemsizliğin potansiyel mâliyetini odağı olan bir askeri tepkinin daha sınırlı mâliyetiyle kıyaslayan nesnel bir hesabı yansıtıyordu. Burada kaydetmeli ki Birleşik Devletler 1991'den önceleri İran'a karşı savaşında Irak'ı destekledi; Haass'ın da yazdığı gibi ABD, İran'a karşı Irak'ın kimyasal silah kullanmasına sesini çıkarmadı; ve ABD'nin Irak'la ilişkileri geliştimesini bizzat Haass da istemişti. Kısaca söylemek gerekirse, inatçı bir ders kitabı realizmi ABD politikasına rehberlik ediyordu.
Haklı ve Haksız Savaş
Haass, kendisinin tanımladığı üzere, on yıldan biraz fazla zaman sonra yapılacak İkinci Körfez Savaşına giden kararlarda "yan" oyuncuydu. Colin Powell döneminde Dış İşleri Bakanlığı siyaset planlama dairesinin başındaydı. Siyaset planlama dairesinin etkisi yıllar içerisinde azaldı. Haass bu göreve getirildiğinde sorumlulukları Dış İşleri Bakanına konuşma metni hazırlamaktan belirli politik inisiyatifler teklif etmeye kadar geniş bir yelpazeye yayılıyordu ancak bu daire, Soğuk Savaş'ın arefesinde George Kennan yönetiminde Amerika'nın büyük stratejisini şekillendirdiği o kutsal mevkiye bir daha asla erişemedi.
Powell, Başkan George W.Bush'un 9/11 sonrası Saddam saplantısı ve iddia edilen kitle imha silahları hakkında danıştığı küçük kümenin başat aktörü değildi. Haass'a göre başkan, saldrma kararını 2002 Temmuz'una kadar çoktan vermişti, her ne olursa olsun yapılacaktı. O vakitlerde ulusal güvenlik danışmanı olarak çalışan Condoleezza Rice (birinci Bush yönetiminde Haass'ın Ulusal Güvenlik Konseyi'nden meslektaş ve arkadaşıydı), telaşla savaşa koşturmaya şüpheyle yaklaşan Haass'ın bu şüphesini reddederken saçları diken dikendi. Savaş ve barış meselesinin kapandığını kesinkes belirtmişti.
Savaş tercihinin (ihtiyâri savaşın / war of choice) dikkatli bir tartmanın ürünü olmadığı, kanaate dayalı bir tercih olduğu artık bugün çok açık – Haass'ın muhasebesi bunu güçlü bir şekilde teyid etmektedir. Yüzü Manici basitleştirmelere dönük büyük "hüküm sahibi" tarafından yapılmış ve yönetimindeki neocon müdaafilerden oluşan bir küme tarafından tutkuyla teşvik edilmişti. Haass'ın anlattığına göre kötü kahramanlar – genç Bush'a ilave olarak – Rice, Başkan yardımdıcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve yardımcısı Paul Wolfowitz ve Bağdat'taki Geçici Koalisyon Yönetimine başkanlık eden Paul Bremer'di.
Haass'ın değindiği karar verme sürecindeki noksanlıklar acıklı. Bush'un öyle pek nazar-ı dikkate almaması dolayısıyla Dış İşleri Bakanlığının (I. Körfez Savaşı sırasında başında James Baker'ın olduğu zamanların aksine) marjinalleştirildiğini defalarca kaydediyor. Haass 2003 yılı başlarında Powell için askeri harekâtın muhtemel alternatiflerini zikrettiği bir memorandum hazırlar. "Bush'un bir çıkış yolu olduğunu bilmesini istedim" diyor. Ne ki memorandum hiçbir yere ulaşmamıştır.
İhtiyâri savaşa başlarda kendisinin de sıcak baktığını dürüstçe kabul etmesiyle Haass'ın yaptığı muhasebenin güvenilirliği de artıyor. Saddam'ın iddia edilen kitle imha silahları hakkında "hiçbir şüphe beslememiştim" diyor. Karar verme sürecinin keyfi ve tek taraflı vasfının rahatsız ediciliğine rağmen duyduğu sıkıntı öyle asli bir sıkıntı değildir.
Bu hayran bırakan samimi itiraf / kabul, Haass'ın vurguladığı ve kitabın başlığında kullandığı kilit farkla ilgilidir. Onun da dediği gibi, zorunlu bir savaş (I.Körfez Savaşı) Birleşik Devletlerin diğer devletlerin dış icraatlarına tepki verdiği ve bu icraatların kendi hayati çıkarlarını tehdit ettiğine hükmettiği takdirde yaptığı savaştır. Tercihe dayalı ihtiyâri bir savaş (a war of choice) ise bunun aksine ABD'nin diğer devletlerin vasfını değiştirmeye çalıştığı, ihtiraslı ideolojik ve manevi gâyelerle haklı kıldığı savaştır.
Tercih ve Zorunluluk
Problem işte burada: Herhangi bir savaş kararı, kendi devletine yönelik bir saldırıya tepki olarak yapılmadığı takdirde, dışarıda vuku bulan uğursuz bazı olaylara tepki olarak "zorunluluk" kavramının târifine ilişkin bir hükmün sonucudur. Haass, I. Körfez Savaşını güçlü bir şekilde destekledi (Saddam'ın Kuveyti işgalinden doğan bir zorunluluk neticesinde) ve ikincisine de karşı çıkmadı (başlarda Haass'ın da inandığı Saddam'ın kitle imha silahlarından kaynaklanan sözde tehdit yüzünden). Dolayısıyla her iki savaş da Haass'ın ıstılahında, mütaalasının bu aşamasında, tercihten daha ziyâde algılanan zorunluluğun neticesinde yapılmıştır.
Zorunluluk ve ihtiyâri olan arasındaki farklılık, savaşın âkıbeti mâlum olana dek hayli muğlaktır. Politika yapımcıları, ABD'ye düzenlenecek doğrudan bir saldırı dışında, askeri harekât başlatıp başlatmama hususunda her daim şarta bağlı hüküm vermek (tercih yapmak) durumundadırlar. O kararı nasıl aldıkları bu yüzden hayati önemdedir; entelektüel ve şahsi önyargıları ve de ideolojik eğilimleri muhakemelerini etkileyecektir.
Açıktır ki duyguya ne kadar az yer verilmişse ve akli muhakemeye ne kadar yer açılmışsa sonuç da o kadar iyi olacaktır. Seçeneklerin sistematik bir şekilde tartılması, ihtiyatlı bir analiz ve istihbaratın dikkatlice incelenmesi (bilinmeyene veya belirsiz olana karşı hassasiyeti de içermeli) gerekir – savaşa gitmenin muhtemel mâliyetleri ve uluslararası sonuçlarının sıkı bir değerlendirmeye tâbi tutulmasından bahsetmeye gerek bile yok. Son olarak aynı derecede önemli olan bir şey de şu ki savaş kararı, savaşla ulaşılmak istenilen hedefleri berrak bir şekilde içermelidir: İkinci Körfez Savaşının tutkulu hedefleri, sınırlı jeopolitik hedefleri olan ilkinin aksine, feci sonuçlarının olduğunu gözler önüne sermiştir.
Bir savaşın sonucu artık bilinir olduktan sonra, zorunluluk ve ihtiyâri seçim / tercih arasındaki fark da fena halde basit'tir. Tarihin makabline şâmil hükmü kaçınılmaz olarak basit bir düsturdan mülhemdir: Başarısızlık başarısızlığı, başarı da başarıyı doğurur. İkinci Körfez Savaşı çabuk bir zaferden başka bir de istikrarlı bir Irak demokrasisi kurmayı başarmış olsaydı – minnet duyguları besleyen "özgürleştirilmiş" Iraklıların Amerikan askerlerini kucaklamalarını ve Amerikan karşıtı isyandan uzak durmalarını da buna ilave edin – geriye dönüp bakıldığında bu savaş büyük bir ihtimalle haklı bir zorunluluk olarak değerlendirilecekti velev ki tek bir kitle imha silahı bulunmamış olsun. Diğer taraftan, şayet I.Körfez Savaşı Amerika'nın Irak'tan çekilmesini engelleyecek şekilde uzun süreli bir isyana yol açsaydı, barışı sağlamak üzere Amerika'yı beş yıllık harekâta çekmiş ve bölgesel huzursuzluğu kışkırtmış olsaydı, geri dönüp bakıldığında Kuveyt'in özgürleştirilmesi, yanlış bir stratejik seçenek olarak görülürdü (Farz-ı muhal olarak dile getirdiğimiz bu sonuçların gerçekte söz konusu olmamaları, iki savaş arasındaki can alıcı farkın, ilgili karar verme süreçlerinin ihtiyatlı rasyonalite ve ciddi bir realizm testine tâbi tutulma derecelerinde yattığını söyleyen varsayımı güçlendirmektedir).
Söz konusu olan İkinci Körfez Savaşı olduğunda, 11 Eylül'ün yarattığı ulusal sarsıntı ( "mantar bulutları" ve "III.Dünya Savaşı" gibi apokaliptik göndermelerden bahsetmek şöyle dursun, "islamofaşistler", "çihatçılar" ve "müslüman terörizmi" hakkında kullanılan demagojik ve ayrım gütmeyen bir dilin üzerine benzin döktüğü halkı korkutma kampanyası -bu kampanyanın sebebi her ne olursa olsun- bu sarsıntıyı katmerleştirmiştir) zehirleyici bir atmosfer yarattığı şimdi artık çok açıktır. Demokratik bir toplum, ilk başta sadece birkaç karar vericinin tutkuyla istediği şeyi panik içerisinde toplu halde imzaladı. Ulusal amigo olarak bizâtihi başkan, zorunlu olduğuna inandığı bir savaş için İngiltere Başbakanı Tony Blair ile oturup "casus belli/savaş sebebi" türetme imkanlarını bile görüşmüştü.
Bağdat'tan geçen yol
Haass'ın düşünceleri, Birleşik Devletlerin Ortadoğu'nun jeopolitiğini şekillendirmede, bilhassa da acıklı İsrail-Filistin çatışmasında yaklaşık olarak şu son yirmi yıldır sergilediği performans hakkında daha kapsamlı sorular doğuruyor. I.Körfez Savaşıyla elde edilen sonuç, sıkıntılı bu bölgeye yönelik daha kararlı ve yapıcı bir Amerikan politikası için kalkış noktası olabilirdi. Sovyetler Birliğinin çöküşüyle aynı zamana denk gelerek Birleşik Devletlere uzatmalı ama barışla sonuçlanmış küresel jeopolitik ve ideolojik çatışmanın gâlibi mührünü vurdu. ABD dik durdu ve kendisine duyulan küresel hayranlığın tadını çıkardı.
Haass'ın kaydettiği üzere Birinci Bush başkanlığı, tarihi olarak yakıcı ve bölgesel olarak radikalleştirici İsrail-Filistin çatışmasına son vermek maksadıyla ABD'nin liderliğini ileri sürmeye hazırdı. 1991 Madrid Barış Konferansı, âşikar kararlılığının somut ilk meyvesiydi. ABD, İsrail'in varlığına yönelik ılımlı bir duruş sergilemesi için Filistin Kurtuluş Örgütüne baskı yaptı ve aynı zamanda da İsrail'in Filistin topraklarında sürüp giden yerleşim yerleri inşasına güçlü bir itiraz geliştirdi. Dış İşleri Bakanı James Baker, AIPAC'a hitaben yaptığı önemli bir konuşmada İsrail'i gerçekçi olmayan Büyük İsrail vizyonundan ilk ve son olarak vazgeçmeye zorladı (konuşmayı hazırlayanlar Haass, Deniss Ross ve Daniel Kurtzer'di).
Savaştan kısa bir süre sonra, kongre baskısına rağmen, Bush, İsrail Başbakanı İzak Şamir Batı Şeria'da yerleşim yerleri inşasında ısrar edip dururken hatırı sayılır miktarda Amerikan kredi garantisi istediğinde bakışlarıyla işi bitirmişti. İsrail kamuoyu çok geçmeden Şamir'i reddetti ve başbakan olarak savaş kahramanı İzak Rabin'i seçti. Barış ihtimali arttı. Fakat Haass'ın izahında ortaya konduğu üzere Bush'un 1992 seçimlerini kaybetmesi, ABD çabasının enerjisini boşalttı ve bir süre sonra Rabin'e suikast düzenlenmesi Washington'ı barış arayışında ciddi ve yürekli bir ortaktan mahrum bıraktı. Clinton yönetimi ise ipe un serdi, ikinci döneminin sonlarına doğru gecikmiş ve eğreti – ve nihayetinde sonuçsuz kalmış – II. Camp David toplantısına kadar kararlı bir çaba sergilemedi.
Bu hususta sakıngan olmakla birlikte, Amerikan yönetiminde politika yapımcı olarak bulunsa neyi tercih edeceğine dair Haass bazı ipuçları vermektedir. Ona göre uzlaşmaya ve nihayet mutabakata götürecek gerçek bir barış, İsrail'e güvenlik sağlamalı, Filistinlilere hakkaniyetli davranmalıdır; ABD başkanı, bu amaç doğrultusunda, gerçek bir barışın kilit öğelerini açıkça tanımlamalıdır. George W.Bush'un bunu yapmada sergilediği başarısızlık, barışa giden anlaşılmaz bir "yol haritasını" bilinmeyen yöne giden bir yol haritasına çevirdi; bu arada Bush'un, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'u "barış adamı" olarak nitelendirmesi Arapları daha da yabancılaştırdı. Sonuç ise uyuşmazlığın hem İsrailliler hem de Filistinliler tarafında kaderine terk edilmesiydi. Haass'ın samimi olarak verilmiş hükmüne göre ABD eyleme geçmede başarısız oldu.
Başkan Barack Obama, Haass'ın hâtıratından önemli dersler çıkarmalıdır. Şayet yeni başkan, bir önceki selefinin Ortadoğu'da yaptığı büyük hatalardan da Clinton yıllarının uzun süreli hareketsizliğinden de sakınacaksa hakkıyla başı çekmelidir. Kabul edilmelidir ki ABD'nin İsrail-Filistin çatışmasına yönelik yaklaşımında incelikli bir eksen kaymasının söz konusu olduğu son 16 yılın mirâsı, durumu onun için daha bir zorlaştırıyor: ABD her iki tarafı barışa doğru sevkeden gerçek bir aracı olmaktan çıkıp çatışmanın taraflarından birisinin lehine öyle pek de örtük olmayan tarafgir bir duruş sergilemeye başladı. Barışın geleceğine yönelik zararlı bir sonuç çıktı zira çatışmanın iki tarafı da ABD aracılığı olmaksızın kendi kendilerine gerçek bir uzlaşmaya varamayacaklarını kanıtladılar.
Durumu daha da kötüleştirircesine, islamcı ekstremizm Filistinliler arasında zemin kazanıyor ve İsrail politikası gitgide uzlaşmaz bir yöne doğru seyrediyor. Bir sonraki İsrail başbakanı, bir İsrail-Filistin barışının ciddi ciddi düşünülmesi için evvela Filistinlilerin iktisâdi bakımdan daha da gelişmesi gerektiğini söylerken bu esnada ABD'yi İran'a karşı savaşa dürtmeye çalışabilir gelecek aylarda. Uzun süreli kilitlenmenin (ve ona eşlik eden dönemsel şiddet ve onun verdiği imkanla yerleşim yerlerinin genişletilmesinin) iki devletli çözüm ihtimalini zehirlemeye çoktan başlamış olması tehlikesine karşın dillendirilen bu sav aslında herşeyi olduğu halde bırakmaya yöneliktir.
Bu şartlarda, iğrenç zorunluluk ve ıstırap verici tercih karşısında ABD'nin hareketsiz kalmayı sürdürmesi Amerika'nın kendi ulusal çıkarlarını incitecek, Filistinlilerin acılarına aldırmazlık olacak ve nihayet İsrail'in bekâsını tehdit edecektir. ABD'nin ihtiyaç duyulan liderlik cüretini en sonunda ispatlaması için Ortadoğu'da vakit geç her ne kadar çok geç olmasa da.
Dünya Bülteni için çeviren: Ertuğrul Aydın
Kaynak: Foreing Affairs
İngilizce başlık: A Tale of Two Wars
Dünya Bülteni / 04.05.09
Amerika'da sivil karışıklığa hazırlık - Michel Chossudovsky*
ABD askeri üslerinde, toplama kampı kurmak için yasa çıkıyor. ABD hükümeti eli kulağında bir sosyal felaketle nasıl karşı karşıya gelecek?
Ekonomik ve Sosyal Krizler
ABD’deki finansal erime, henüz belirti vermeyen fakat gelişmekte olan bir sosyal krizin tasmasını salıverdi.
Tehlikede olan şey, hayat boyu birikimlerin ve emeklilik fonlarının hileli yollarla kamulaştırılması ve trilyon dolarlık “banka kurtarma” operasyonlarını finanse etmek için devlet tarafından toplanan vergilerin üzerine oturulmasıdır. Kurtarılan banka ve şirketler kesinlikle Amerika’daki en zengin insanların ceplerini doldurmaya hizmet edecektir.
Bu ekonomik krizler geniş ölçüde finansal manipülasyonun sonucudur ve nüfusun tamamını hiçe sayarcasına şirket iflaslarına, kitlesel işsizliğe ve yoksulluğa yol açan tam anlamıyla birer dolandırıcılıktır.
“Gölge bankacılık” ağı ile karakterize edilen global mali sistemin insanları suça teşvik etmesi, bankaların gücünün merkezileşmesine ve kişisel servetin benzeri görülmemiş biçimde belirli noktalarda toplanıp yoğunlaşmasına sebep oldu.
Obama’nın “ekonomik uyarıcılar” pakedi ve bütçe önergeleri, banka gücünün, sonunda geniş çaplı şirketleştirmelere, şirket kurtarma operasyonlarına, cebri icraların yeni bir dalgasına sebep olacak şeylerin kümülatif etkilerinin yoğunlaşmasının ve merkezileşmesinin daha sonraki sürecine katkıda bulundu, devlet hazinesine ait çöküşten ve Devlet’in sosyal programlarının çökmesinden bahsetmiyorum. (Daha fazla ayrıntı için Michel Chossudovsky’nin 2 Mart 2009 tarihli Amerika’nın Hazinesinin Çöküşü ‘America's Fiscal Collapse’, Global Araştırmalar adlı makalesine bakılabilir).
Gerçek ekonomik faaliyetin kümülatif gerilemesi, sırası geldiğinde satınalma gücünde çökmeye sebep olan istihdam ve ücretler konusunda ters tepkiye sebep olur. Obama yönetimi altında önerilen “çözüm”ün, sosyal eşitsizlikler ve servetin tek elde toplanmasını yatıştırmaktan daha çok, azdırmaya katkısı vardır.
Protesto Hareketleri
Amerika’da, hayatları zarar görüp berbat edilen insanlar, global “serbest Pazar” sisteminin gerçek yüzünü farkettikleri zaman, Wall Street’in, ABD Merkez Bankası ve ABD yönetiminin meşruiyetine meydan okunmuş olacaktır.
Ekonomik ve politik güç mevkiine yöneltilen ve belirti göstermeyen bir protesto hareketi bu durumu gözler önüne seriyor.
Bu sürecin nasıl meydana geleceğini öngörmek oldukça güç bir tahmin. Amerikan toplumundaki bütün sektörler potansiyel olarak etkilenmiş ve sarsılmış durumda: ücretli kesim, küçük, orta ve hatta büyük ölçekli işletmeler, çiftçiler, fikir işçileri, federal, federe devlet ve belediye çalışanları, öğrenciler, öğretmenler, sağlık çalışanları ve işsizler. Protestolar ilk olarak bu farklı sektörlerden çıkıyor. Bununla birlikte henüz, yönetimin ekonomik ve mali gündem ve planlarına yönelik örgütlü ulusal direniş hareketleri sahnede görünmüyor.
Obama’nın popülist söylemi, makro ekonomik politikaların yapısını örtbas ediyor. Mali hizmetler endüstrisi için 1 trilyon dolara yakın bir “yardım” pakedini ihtiva eden ve yönetimin Wall Street adına hareket eden ekonomik önergesi, yoğun tasarruf tedbirleriyle ikiye katlanarak, Amerika’yı dipsiz bir krize sokuyor.
Büyük Ekonomik Krize “Orwell’ci Çözüm”: Sivil Çalkantıyı Bastırmak
Bu özel nazik durumda, görünürde ekonomik bir canlanma programı yok. Washington-Wall Street konsensusu yürürlükte. Politik ve ekonomik sistemin içinden formüle edilmiş politika ve alternatifler yok.
Çıkış yolu nedir? ABD hükümeti eli kulağında bir sosyal felaketle nasıl karşı karşıya gelecek?
Çözüm sosyal huzursuzluk ve çalkantının zaptedilerek bastırılmasıdır. Seçilen yol, geçmişteki Bush yönetiminden miras alınmıştır ve Ülke içi Güvenlik aygıtlarını ve sivil Devlet kurumlarının askerileştirmesinin takviyesidir.
Geçmişteki hükümet, halihazırdaki altyapıyı döşedi. “Anti-terörist” mevzuatının çeşitli parçaları (Vatanseverlik Kanunları da dahil) ve başkanlık yönergeleri, 2001’den beri yürürlüğe sokularak uygulamaya geçildi, bütün bunlar yapılırken büyük ölçüde “Terörizme karşı Global Savaş” bahanesi kullanıldı.
Ülke içi Güvenlik’in Toplama Kampları
Sosyal çalkantıları bastırma konusuyla doğrudan ilişkili olarak, sorgusuz infaz ve gözaltı kamplarının birbirine bağlı sistemi de Kamu Güvenlik Teşkilatı’nın ve Pentagon’un yargılaması altında önceden düşünülmüştür.
Ulusal Olağanüstü Hal Merkezleri Kurulması Kanunu (Temsilciler Meclisi 645 Nolu yasa) şeklinde isimlendirilen bir kanun tasarısı, Ocak ayında Amerikan Kongresi’ne sunuldu. Yasa, Amerika’da varolan askeri tesislerde konuşlanmak üzere 6 adet ulusal olağanüstü hal merkezinin kurulmasını öngörüyor.
“Ulusal olağanüstü hal merkezlerinin” belirlenen amacı, olağanüstü veya büyük bir felaket sebebiyle yerinden olmuş birey ve ailelere “geçici barınma, tıbbi ve insani yardım” sağlamak. Gerçekten, bizim uğraşacağımız mesele, FEMA toplama kamplarıdır. 645 nolu yasa, “Amerikan İç Güvenlik Bakanlığı’nın karar verdiği kampların diğer uygun ihtiyaçları karşılamak için” kullanılabileceğini ifade ediyor.
Gerçekte basında konuya ilişkin haberler yeralmadı.
Bu Amerikan askeri üsleri konusundaki “sivil özellikler” ABD Ordusuyla işbirliği içinde kurulacaktır. Guantanamo’da biçimlendirildiği üzere, bizim uğraşacağımız mesele FEMA toplama kampları tesislerinin askerileştirilmesidir.
Birisi tutuklandığında ve askeri bir üsteki herhangi bir FEMA kampında hapsedilse, o kişi büyük ihtimalle, ulusal bir olağanüstü hal etkisi altında, ordunun fiili yargılama hakkı kapsamı içerisindedir: hakim önüne çıkarma emri (habeas corpus) de dahil olarak sivil yargı ve kanun yaptırımı artık uygulanmayacaktır.
645 nolu yasa, ekonomik krizle ve Amerika çapındaki kitle protestoları ihtimali arasında doğrudan bir ilişki üstleniyor. Bundan başka sivil hukuk uygulamalarını askerileştirmek için ek bir hareket tesis ediyor ve Posse Comitatus Act’ı yürürlükten kaldırıyor (Çevirenin notu: ABD'de 1878'de, iç savaş öncesinde kabul edilen bir kanuna göre (Posse Comitatus Act) Amerikan Silahlı Kuvvetleri'nin mevcut yasaların uygulanması için kullanılması, Kongre böyle bir karar almadan veya Anayasa böyle bir izin vermeden mümkün değildir. Yani, Amerika'da polisin ve adliyenin yapacağı işlere, askerler karışamaz.. Ama Kongre'nin son olarak aldığı ve Bush'a savaş açma yetkisi veren kararla, şimdi bu mümkün olabilecek.. )
Temsilci Ron Paul’ün sözleri şöyle: “…(istihbarat kurumları arasında sağlıklı bir bilgi akışını sağlayan) füzyon merkezleri, askerileştirilmiş polis teşkilatı, (gizli) gözetleme kameraları ve ülke içi askeri egemenlik yeterli değildir… gözaltına alma (amerikan kamuoyunun anladığı şekliyle yargısız infaz) kolaylıklarının varolduğunu bilmemize rağmen, şimdi tesislerin ulusal olağanüstü hal amaçlarına uygun olduğu şeklindeki giderek yaygınlaşan bahaneyi tesislerdeki FEMA kamplarının yapısının legalleşmesi için istiyorlar. Borç temeline dayalı ekonominin her geçen gün daha da kötüye gittiği düzmecesiyle, sivil çatışma ihtimalinin egemen çevreler için gittikçe büyüyen bir tehdit oluşturduğu bir gerçektir. ABD’de bir sonraki aşamada neler olacağını görmek için, sadece İzlanda’ya, Yunanistan’a ve diğer uluslara bakmak gerek.” (Daily Paul, Eylül 2008, vurgular yazar tarafından eklenmiştir.)
Önerilen toplama kamplarının sivil kuruluşların askerileştirilmesi genişletilmiş süreciyle bağlantılı olduğu görülebilir. Toplama kamplarının kuruluşu, Ocak 2009 tarihi itibariyle, 645 nolu yasanın (Olağanüstü Hal Merkezleri Kurulması) uygulamasından önce gelir. (Teyit edilmemiş) farklı raporlara göre, ABD’nin değişik bölgelerinde 800 adet FEMA hapishane kampı var. Üstelik, 1980’lerden beri, ABD ordusu, sivil muhalefete baskı kurmak için kitle protestoları ihtimaline karşı kullanılmak üzere “taktikler, teknikler ve süreçler” geliştirdi (Birleşik Devleter Ordu Sahra Talimnamesi 19-15 Garden Plot Operasyonu döneminde, “Sivil Kargaşalar” adıyla 1985’te yayınlandı)
2006’nın başlarında, vergi gelirleri modern toplama kampı tesisleri inşa etmek için tahsis edildi. Ocak 2006’da, o tarihlerde petrol alanında hizmet veren Halliburton’un yan kuruluşu olan Kellogg Brown ve Roots Amerika İç Güvenlik Birimi Göçmenlik ve Gümrük Uygulama (Immigration and Customs Enforcement-ICE) bürosundan 385 milyon$ aldı.
“[Ocak 2006] itibariyle yürürlüğe girecek olan anlaşma, göçmenlerin ABD’ye olağanüstü girişleri durumunda veya yeni programların hızlı bir şekilde gelişimini desteklemek için varolan ICE Gözaltı ve Yerdeğiştirme Operasyonları (DRO) Program imkanlarını artıracak geçici gözaltı ve işlem kapasitesi tesis etmeyi sağlıyor…
Anlaşma aynı zamanda, diğer ABD Hükümet örgütlerine, bir doğal afet gibi ulusal olağanüstü hallere karşı tepki verecek planın geliştirilmesine ek olarak göçmenlik olağanüstü hal durumunda, iç göçmen gözaltı desteği sağlayabilir. (KBR, 24 Ocak 2006, vurgular yazar tarafından eklenmiştir)
ABD Göçmenlik ve Gümrük Uygulama (ICE)nin belirtilmiş amaçları şunlardır:
“sınırlarımız boyunca federal tesislerdeki veya başka bir yerde, ABD’ya zarar vermek maksadıyla göçmenlik sistemimizdeki zayıflıkları sömüren suç şebekelerini ve terörist örgütleri hedefleyerek ulusal güvenliği korumak ve kamu güvenliğini sürdürmek” (ICE anasayfa)
Amerikan medyası, Amerikan topraklarındaki toplama kampları konusunda annelik rolünü üstlenmiştir. Halliburton’un yan kuruluşuna verilen multimilyon dolarlık anlaşmanın rastlantı sonucu ortaya çıkmasıyla, haberler dikkatleri “aşırı şekilde aşılmış olan maliyetlere” çevirecektir. (Irak’taki KBR ile meydana gelmiş olanlarla benzer)
Bu kampların siyasi niyet ve amaçları nedir? Bu toplama kampı tesislerinin Amerikan vatandaşlarını sıkıyönetim durumu döneminde gözaltına almak/tutuklamak için potansiyel kullanımı, medya müzakerelerinin ve tartışmalarının bir amacı değildir.
Anavatan için Seçilen Savaş Birlikleri
Bush yönetiminin son aylarında, Kasım 2008’deki başkanlık seçimlerinden önce, Savunma Bakanlığı, Irak’taki 3ncü piyade sınıfı 1nci Tugayı Savaş Ekibini geri çağırdı. Bir savaş biriminin savaş alanından yurtiçi cepheye doğru yer değiştirmesi Yurtiçi Güvenlik gündeminin ayrılmaz bir parçasıdır. BCT (Tugay Savaş Ekibi) Amerika içindeki kanun yaptırımı faaliyetlerinde yardımcı olmak için tayin edildi.
BCT savaş birimi Amerikan Kuzey Komutanlığı’nın Ordu unsuru olan ABD Kuzey Ordusuna bağlandı. 1nci BCT ve diğer savaş birimleri, sivil çatışma durumunda özel ordu işlevlerini yerine getirmesi istenecekti:
1nci BCT Komutanı Albay Roger Cloutier, azılı veya tehlikeli kişileri onları öldürmeden zor kullanarak kontrol altına almak için dizayn edilmiş kalabalık ve trafik kontrol ekipmanları ile öldürücü olmayan silahları ima ederek, 1nci BTC askerlerinin, aynı zamanda “Ordunun sahaya çıkardığı öldürücü nitelikte olmayan ilk pakedi” nasıl kullanacaklarını öğreneceklerini belirtti. (Gina Cavallaro, Tugay yurtiçi turları başlıyor 1 Ekim, Army Times, 8 Eylül 2008).
Obama yönetimi döneminde, Amerikan kuvvetlerinin Irak’tan geri çekilmesi önerisi halinde, insan diğer savaş birliklerinin savaş alanından ülkeye getirileceğini ve Amerika içinde yeniden görevlendirileceğini umuyor.
Ulusal güvenlik senaryosunun geliştirip yayılması bir dizi iç içe geçmiş sivil ve askeri kuruluşla karakterize edilmiştir:
-“sosyal çalkantıyı” bastırmak ve frenlemek için belirlenmiş görevine ek olarak, sivil kanun yaptırımıyla çalışan ordu savaş birlikleri.
-Amerikan askeri tesislerinde konuşlanmış olan sivil yargı denetimi altında yeni toplama kampları kurulması.
FEMA toplama kampları sıkı yönetimde devreye sokulacak olan Hükümetin Devamlılığı kavramının bir parçasıdır.
Toplama kampları, Yönetim’in ulusal güvenlik, ekonomik veya askeri işlerine ve gündeminin meşruiyetine karşı koyabilecek siyasi eylemcilerin yanında protestocuları hapsederek, kendi vatandaşlarına karşı “hükümeti korumak” niyeti taşımaktadır.
Amerikalıları gözetlemek: Big Brother Veri Bankası
Toplama kampları ve kitle protestolarıyla ilgili olarak, Amerikan vatandaşlarına ait veriler nasıl toplanacaktır?
Amerika’nın bir başından bir başına bireyler nasıl kategorize edileceklerdir?
Amerikan İç Güvenlik Bakanlığı’nın kriterleri nelerdir?
Amerikan İç Güvenlik Konseyi’nin Senaryolar Planlamak isimli 2004 tarihli bir raporunda, Anavatanın savunmasıyla ilgili olarak aşağıdaki potansiyel “suikast senaryoları” tanımlanmıştır:
“yabancı [İslami] teröristler”,
“dahili radikal gruplar”, [savaş karşıtı ve sivil haklar grupları]
“devlet destekli muhalifler” [“haydut devletler”, “istikrarsız milletler”]
“hoşnutsuz işçiler” [işgücü ve sendika aktivistleri].
Geçen yıl Haziran ayında, Bush yönetimi Ulusal Güvenlik Başkanlık Yönergesi (NSPD 59- HSPD 24) adında bir belge yayınladı. Belge başlığı “Kimlik tespiti için ve biyometrikler ve Ulusal Güvenliği Artırma Taraması” (Daha fazla bilgi için Michel Chossudovsky’in “Big Brother” Başkanlık Yönergesi: “kimlik tespiti için ve biyometrikler ve Ulusal Güvenliği Artırma Taraması”, Global Araştırma, Haziran 2008)
Kamuoyunda tartışılmadan veya Kongre onayı olmadan kabul edildiğinde konuyla ilgili prosedürlerin etki alanı geniştir. Bunlar sivil çatışma konusuyla bağlantılıdırlar. Aynı zamanda 645 nolu yasaya bağlı olarak FEMA toplama kamplarının kuruluşunun ardındaki mantığın da parçalarıdır.
NSPD 59 (Biometrics for Identification and Screening to Enhance National Security) goes far beyond the narrow issue of biometric identification, it recommends the collection and storage of "associated biographic" information, meaning information on the private lives of US citizens, in minute detail, all of which will be "accomplished within the law":
NSPD 59 (Ulusal Güvenlik Başkanlık Yönergesi’nde konu edilen Kimlik Tespiti için Biometrikler ve Ulusal Güvenliği Artırma Taraması) daha dar kapsamlı gibi görünen biyometrik tanımlama konusunun çok ötelerine gitmektedir. Bu yönerge, “birleşik biyografik” bilginin, Amerikan vatandaşlarının özel hayatlarıyla ilgili anlamlı bilgilerin, dakika dakika ayrıntılarıyla, hepsi de kanunlar kapsamında sonuçlandırılacak şekilde toplanıp depolanmasını önerir.
"The contextual data that accompanies biometric data includes information on date and place of birth, citizenship, current address and address history, current employment and employment history, current phone numbers and phone number history, use of government services and tax filings. Other contextual data may include bank account and credit card histories, plus criminal database records on a local, state and federal level. The database also could include legal judgments or other public records documenting involvement in legal disputes, child custody records and marriage or divorce records."(See Jerome Corsi,)
timeturk.com / 08.04.09
Bir başka Obama portresi
Obama'nın Türkiye günleri bitti, umutlar verildi. Obama'yı bir de Chomsky'den dinleyelim…
Obama, başkanı seçildiği ABD'de bile tartışılırken, bizim de gözlerimize taktığımız ya da biz farkında dahi olmadan gözlerimize takılan pembe gözlükleri çıkarıp biraz sakince düşünme zamanımız gelmedi mi?
Noam Chomsky, ABD'nin en keskin muhalif düşünür ve dil bilimcilerinden. Sözünü sakınmadan söylemesiyle tanınır. Bir zamanlar kendisi de "Siyonist" iken, uzun zamandır ABD'nin dünya politikalarına getirdiği eleştirilerle ve ABD-İsrail ittifakına ayna tuttuğu analizleriyle tanınıyor.
Chomsky, ideolojik duruşu bir yana, düşüncelerine karşı olanlar tarafından bile eleştirilerine kulak verilen, saygı duyulan biri.
ABD'de ilk defa "Afroamerican" bir Amerikalı başkanlık koltuğuna oturdu. Obama, "değişim" sloganıyla geldi. ABD'de ve bütün dünyada "umut" yarattı. Ama Chomsky'nin Obama ve yarattığı "umut" ve "değişim" rüzgarıyla ilgili ciddi kuşkuları var. İşte Chomsky'nin gözünden "aykırı" bir Obama portresi:
OBAMA ''UMUT VE DEĞİŞİMİN'' KANITI MI?
Reinischer Merkur: Jimmy Carter, George Bush, Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama'yı birlikte gösteren şu fotoğrafı biliyorsunuz. Bu, sizin için umut ve değişimin kanıtı mıdır?
Noam Chomsky: Hayır, tam tersine. Bu beş başkan birbirlerinden çok farklı değildi. Onlardan biri fotoğrafta biraz kenarda duruyordu: Jimmy Carter. Carter, Demokrat Parti'nin kongresine konuşmacı olarak da davet edilmedi. Bu epeyce hakaretamiz bir durumdur ve aynı zamanda gelecek iktidara ilişkin bize çok şey söylemektedir.
RM: Bununla ne kastediyorsunuz?
Chomsky: Jimmy Carter, görevden ayrılmasından bu yana insan hakları, özgürlük ve demokrasi için uğraş vermesiyle tanınıyor. Besbelli ki parti kongresi bunları işitmek istemedi.
RM: Obama insan haklarına sahip çıkmak istiyor, ama aynı zamanda Irak'taki işkenceleri destekleyen eski CIA'li John Brennan'ı terör meseleleriyle ilgili baş danışmanı olarak atadı. Obama, acaba bütün o şahinlerden sonra beklenen güvercin midir?
Chomsky: Her yeni başkan, Bush'un çevresinde bulunan ve ABD'nin uluslararası prestijinin bütün zamanların en kötü seviyesine gelmesine neden olan aşırı elementleri muhtemelen temizlerdi. John MCCain bile bunu yapmak istiyordu. Bir politika değişimi olacak, ama bu daha ziyade Bill Clinton tarzında merkezi hedef alan demokrat bir siyaset olacak. Obama, Clinton'ın çevresindeki bir çok insanı zaten çevresine topladı. Brennan'den daha önemli olan senatoda Irak savaşının en ateşli savunucularından, Obama'nın yardımcısı Joe Biden'dır. Ya da Temsilciler Meclisi'nde yine Irak savaşını hararetle savunanlardan Rahm Emanuel, Obama tarafından Beyaz Saray'ın personel şefliğine atandı. Yatırım bankacılığı, finans ve silah endüstrisindeki iş deneyimleri, onun kimin çıkarlarını temsil ettiğini gösteriyor. Obama, yüksekten uçan bir retorik.
RM: Demokrat Parti'nin liberal özelliklerini yitirmesinden korkuyor musunuz?
Chomsky: "Wall Street Journal", Rahm Emanuel'e silahlanma harcamalarının düşürülmesi için mücadele eden Demokratik Parti'nin sol kanadının akıbetinin ne olacağını sordu. Emanuel'in cevabı, Obama yönetiminin çıkarcı davranacağı ve bu aşırı kanattan uzak duracağıydı. Obama'nın yaptığı en önemli atamalar, ekonomik krizle ilişkilidir. Şimdiki krizin mimarları ve krizden istifade eden Clinton'ın müsteşarları Laurence Summers ve Robert Ruben bunlardandır. Obama, uluslararası siyasette etrafına Dennis Ross ve Daniel Kurtzer gibi İsrail taraftarı şahinleri topluyor. Bu ikisi, Obama'nın American Israil Public Affairs Committee (AIPAC) önünde yaptığı konuşmayı hazırlamışlardı.
RM: …İsrail ile ABD ilişkilerini etkileyen en önemli lobi.
Chomsky: Obama, bu konuşmasında Kudüs'ün İsrail'in sonsuza kadar bölünmeyen başkenti olarak kalacağını söyledi. Bu ifadesiyle, Bush'un şimdiye kadar söylediği her şeyden daha ileri gitti. Ayrıca bu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin birçok kararına aykırı düşüyor. Obama'nın adamları daha sonra geri adım atarak, bunun o anlamda söylenmediğini ifade ettiler. Şayet kişisel web sitesinde Obama'nın Orta Doğu politikasına ilişkin yazılanlara bakarsanız, her şeyin açık olduğunu görürsünüz: Filistinliler, hiçbir rol oynamıyor. Her şey İsrail'e verilen kayıtsız şartsız desteğin etrafında dönmektedir. Güya göreve başlamadığı için aktüel Gazze saldırısı hakkında da Obama'dan bir ses çıkmadı. Bu, bir skandaldır! Ama Bombay saldırıları hakkında açıklama yapabilmişti!
RM: Obama'nın başkanlığı nasıl olacak?
Chomsky: Bush'un ikinci dönemi gibi olacağına ilişkin birçok karine mevcut. Bush'un siyaseti başlangıçta aşırı kibir, hukuku hiçe sayma ve suç işleme tarafından belirlenirken, ikinci kez seçildikten sonra ılımlı bir çizgiye geri döndü. Obama'nın ekibi, bir şey söylememeye özen gösteriyor. Ön planda "umut", "değişim" ve "birlik beraberlik" gibi yüksekten uçan belagat örnekleri durdu. İyi ama bütün bunlar ne anlama geliyor?
RM: Obama, en azından Guantánamo'yu kapatacak.
Chomsky: Obama, bu konuda yavaş ve dikkatli adım atılacağını daha yeni söyledi. Yani bu iş o kadar kolay olmayacak. Ama McCain de zaten Guantánamo'yu kapatacaktı. Guantánamo, ülkemiz için son derece utanç verici. Cumhuriyetçi sorumlular, Demokratik Parti yönetiminin de Guantánamo ve diğer cezaevlerinde ne olup bittiği konusunda bilgilendirildikler ini zaten ima etmişlerdi. Donald Rumsfeld'i suçlamak kolay, ama o tek başına ve gizlice hareket etmedi. Bu nedenden ötürü, bu suç işleyenlerin hukuki açıdan ciddi olarak üstüne gidilmeyecek.
RM: Obama'nın yemin törenine yaratılış teorisine inanan ve büyük bir nüfuza sahip olan vaiz Rick Warren da katılacak. Bu, ne anlama geliyor?
Chomsky: Warren, ılımlı Protestan vaizlerden biridir. Zaten her iki Amerikalıdan biri, dünyanın birkaç bin yıl önce yaratıldığına inanır.
RM: Dinin Obama'nın politikası üzerindeki etkisi ne olacak?
Chomsky: Başlangıcından bugüne dek Amerika tarihinde takdiri ilahi ilkesi geçerlidir. Olan her şeyde tanrının iradesi söz konusudur ve Birleşik Devletler, yerli halkı yok etmiş olsa da tanrının iradesinin yönettiği kutsal ülkedir! Bu bakış açısı geçmişten bugüne dek uzanır. Her başkan, takdiri ilahiden ve tanrı tarafından belirlenen misyonundan bahsetmiştir. Bunun eskiden yani 30 sene öncesine kadar Amerika'nın politikası üzerinde neredeyse hiçbir etkisi yoktu. O zaman parti menajerleri, adaylarını koyu dindar olarak lanse ederlerse ciddi bir seçmen desteğini alacaklarını keşfettiler. Başkanların çoğu, muhtemelen yaklaşık olarak benim dindar olduğum kadar dindardı, ama dindar olarak takdim edildiler. Amerikan seçimleri, marketing operasyonlarıdır. Reklam endüstrisi, her yıl seçim kampanyaları için bir ödül verir. 2008 yılında bu ödülü, Obama'nın kampanyası aldı. Seçimler, kozmetik satan şirketler tarafından organize edilir. Diş macunu ya da başkan – araçlar benzerdir.
RM: Yeni başkan, bir toplumsal hareketten gelmiyor. Seçimi profesyonel bir kampanyanın sonucudur. Barack Obama kimdir?
Chomsky: Obama, her zaman belirsizlikle maluldür. Başta kendini temiz beyaz bir kağıt gibi sundu. Bir seçim kampanyası, günbegün seçmene duyurulanla beslenir. Ama Obama'nın seçim kampanyasında söylenenler bir şey ifade etmiyordu. "Umut" ve "değişim". Obama'nın söylediklerinden, onun kim olduğunu çıkaramazsınız. Sol bile Obama'nın Irak savaşına ilkesel olarak karşı olduğunu sanıyor. Peki öyle mi? Obama için Irak savaşı stratejik bir hataydı. Irak savaşını ilkesel olarak reddetmek demek, bu savaşın yanlış olduğunu söylemeyi gerektirir, böyle olmayacağını söylemeyi değil. Nazi generalleri de Stalingrad'dan sonra bu kadar ileri gitmenin bir hata olduğunu söylemişlerdi.
RM: Obama, bir Nazi generalini mi andırıyor?
Chomsky: Hayır, ama savaşı eleştirme biçimi ilkesel olmaktan başka her şeye benziyor. Onun için önemli olan tek şey bizim için iyi olandır, bunun için yüz binlerce insanı öldürüp öldürmediğimiz değil. Barış gücü İsrail'e gönderilmeli
RM: Obama, dış politikada önce İsrail-Filistin çatışması ile yüz yüze gelecek. Nasıl hareket etmeli?
Chomsky: ABD, bizi dünyada izole eden ret tutumundan vazgeçmelidir. İsrail'in devam eden saldırıları – sadece Gazze'de değil, Batı Şeria'da da – siyasi bir çözümün olanaklarını dinamitlemektedir.
RM: Ama Hamas roketleri de kriminal!
Chomsky: Bu doğru, kriminal ve siyaseten aptalca. Ama bu, İsrail'in buna karşı kendini savunma hakkının olduğu anlamına gelmez. Bununla birlikte İsrail'in elinde kendini savunmak için mükemmel bir araç olabilirdi: Uluslararası uzlaşmayı kabul etmek ve Filistinlilere kendi devletlerini kurma hakkını teslim etmek.
RM: Bu konuda emin misiniz?
Chomsky: Hamas'ın saldırıları, İsrail'in işlediği suçlara karşı misilleme darbeleridir. İsrail, 2000 yılında Lübnan'dan çekildiği zaman Hizbullah'ın İsrail'e karşı düzenlediği saldırılar sona erdi. 2006 yılına kadar bir tane bile roket atılmadı!
RM: Gençliğinizde Siyonist idiniz ve ortak bir Yahudi-Arap federasyonu fikrini destekliyordunuz.
Chomsky: Bu, o zamanlar yani 1940'larda ve 1967'den sonra kesinlikle gerçekçi bir vizyondu. İsrail'in bölgede sözü geçiyordu ve federal bir model istikametine doğru yönelebilirdi. İsrailli üst düzey gizli servis elemanlarının bunu önerdiğini bugün biliyoruz. Ama İsrail hükümeti bunu istemiyordu.
RM: Gazze'ye uluslararası barış gücü yerleştirilmeli mi?
Chomsky: Barış gücü İsrail'e gönderilmeli, çünkü saldırgan olan ve Gazze Şeridi'ni abluka altına alan İsrail'dir
RM: Genç iken İsrail'de yaşadınız.
Chomsky: Hatta eşim ve ben orada kalmayı da düşündük, ama sonra durum farklı gelişti. Bugün Amerikalı genç Yahudiler, İsrail'e sırtını dönüyor. Politikamız vatandaşlarımızın isteklerine göre belirlense, bu değişebilir.
RM: Yazılarınızda "entelektüel öz savunmayı" öneriyorsunuz. Bu nasıl olacak? Bunun için hepimiz Marks mı okumalıyız
Chomsky: Örmeğin İsrail'in saldırıları hakkında bilmemiz gerekenlerin çoğu medyada var. Sadece dikkatle bakmamız gerekiyor. Ve bazı şeyleri de her yanıyla düşünmeliyiz, mesela şu sonu gelmeyen 'Bir devlet, saldırıya uğrarsa kendini savunma hakkı vardır' mantrasını Nazi Almanyasının partizan terörüne karşı kendini savunma hakkı var mıydı?
RM: Ama İsrail, Nazi Almanyası değil ki!
Chomsky: Tabii ki değil. Ama burada söz konusu olan ilkedir: Saldırgan olan İsrail'dir.
RM: Siz, medya çağının moralistisiniz: Entelektüellerin bugünkü görevi nedir?
Chomsky: Entelektüeller konformist olma ve iktidarı destekleme eğilimindeler. Tarihi yazan kendileri olduğu için, bu konuda onlar üzerine genellikle oldukça iyi şeyler yazılıdır. Oysa belgelere bakıldığında durumun farklı olduğu görülür. Hans Morgenthau, entelektüelleri iktidar sahiplerinin konformist reayası olarak tanımladı. Bunda da haklıydı.
RM: Ama eleştirel entelektüeller de var. Anna Politkowskaja ve diğer Rus gazetecilerini düşünün!
Chomsky: Evet, İncil'de bile eleştirenin hayatının tehlikede olduğu yazılıdır: Peygamberler, kralı ikaz ettiler, karşı çıktılar ve onun vicdanına hitap ettiler. Bugün olsaydı peygamberleri eleştirel entelektüeller diye adlandırırdık. Onlara iyi davranıldı mı? İlyas, İsrail'in düşmanı olarak mahkûm edildi. Peygamberler çöle sürüldü ya da hapse atıldı. Yüzyıllar geçtikten sonra şereflendirildiler, ama yaşadıkları çağda değil. Yaşadıkları çağda o şerefe sahte peygamberler nail oluyordu. Sovyetler Birliği'nde, Rusya'da, ama 1989'da ABD tarafından desteklenen ölüm tugaylarınca önde gelen Latin Amerikalı entelektüeller olan altı Cizvit'in katledildiği El Salvador'da da eleştirel entelektüellere kötü muamele edilir. Bugün Oscar Romero'dan artık kim bahsediyor ki?
ÜLKESİNİ SEVMEK ÜZERİNE
RM: 70 yıllık politik gözlemden sonra Noam Chomsky'nin Amerikan rüyası bugün nasıl görünüyor?
Chomsky: Ütopyalara ve rüyalara pek inanmam. Ama Birleşik Devletlerin işleyen bir demokrasi olmasını arzulardım. Amerikan halkının yüzde 95'inin, kamuoyunun ne düşündüğünün hükümetin umurunda olmadığı düşüncesine katılıyorum. Amerika'yı seçimlerin PR endüstrisinin bir pazarlama kampanyası olduğu bir ülke olarak değil, insanların fikirlerinin siyaseti etkilediği ve demokratik kontrolün bütün kurumlara kadar uzandığı işleyen bir demokrasiye sahip bir ülke olarak görmek isterdim. Buna işçilerin ve kamuoyunun sanayiyi kontrol etmesi de dahildir. Bunlar, çok eski Amerikan idealleridir. Modern Amerika'nın önde gelen sosyal filozofu John Dewey için politika – en azından üretimin, ticaretin, finans sisteminin, medyanın vs. kamuoyunca kontrol edildiği endüstriyel bir demokrasiye ulaşan dek – ekonominin toplum üzerindeki gölgesidir.
RM: Bu nasıl sağlanabilir?
Chomsky: Amerikan tarihinin önemli ilerlemeleri yukarıdan hediye olarak verilmedi, bilakis aşağıdan doğru verilen sosyal mücadeleler sonucu sağlandı. Bu düşünce özgürlüğü için olduğu kadar sosyal sistemin nüveleri için de geçerlidir. Bu şeyleri rüya olarak tanımlamak hiç hoşuma gitmiyor, çünkü bunların kesinlikle olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bunlar uzun vadeli hedeflerdir.
RM: Babanız, dünyanın en özgür ve en fundamentalist ülkesi olarak tanımladığınız Birleşik Devletler'e göç etti. Amerika'yı seviyor musunuz? Bir Amerikalı olmaktan gurur duyuyor musunuz?
Chomsky: Sevgi, kişiler arasındaki bir ilişkidir, kişi ve soyut kurumlar arasında değil. Başarılarınızla ya da çocuklarınızla gurur duyabilirsiniz. Ülkenizin savunduğu şeyler, mesela düşünce özgürlüğü için sevinebilirsiniz. Düşünce özgürlüğü herhalde bütün özgürlüklerin içinde en temel olanıdır ve Birleşik Devletler ifade özgürlüğünü korumakta dünya çapında en önde gelir. Bundan gurur duyuyor muyum? Bunu ben gerçekleştirmedim ki gurur duyayım. Ama bundan memnunum ve bunun nasıl (yurttaşlık hakları hareketinin anayasa mahkemesinde düşünce özgürlüğü için en üst standartları kabul ettirme mücadelesiyle) elde edildiğini biliyorum. Ama gurur, bunun için uygun kelime değil.
RM: Dilbilimde devrim yarattınız, Amerikan sisteminin önde gelen eleştirmenisiniz, düzinelerce kitap yazdınız, yüzlerce deneme, konuşma ve konferans. 100 yaşınıza geldiğinizde sizden nasıl söz etmeli?
Chomsky: Kulağa sahte tevazu gibi gelse de, aslında hiç umurumda değil.
iyibilgi.com / 08.04.09
Af-Pak: Obama’nın savaşı – Immanuel Wallerstein
Af-Pak ABD hükümetinin Afganistan-Pakistan için bulduğu yeni kısaltma. Anlamı, Birleşik Devletler’in takip etmeye çalıştığı stratejinin iki ülkeyi ayrı düşünmeyen ve aynı anda içerecek bir jeopolitik ilgiyi barındırmasıdır. Birleşik Devletler bu siyasetini, iki ülkeye de tek bir Özel Temsilciyi, Richard Holbrooke’u atayarak ortaya koydu.
ABD askerlerini Afganistan’a gönderen George W. Bush’tu. Pakistan’daki hedefleri bombalamak için ABD’nin kendi insansız uçaklarını kullanma siyasetini başlatan da Bush’un kendisiydi. Şimdiyse Barack Obama, “dikkatli bir politik eleştirinin” ardından iki siyaseti de benimsedi ve bu Barack Obama’nın savaşına dönüştü. Başkanlık kampanyası boyunca bunları yapacağını belirttiği düşünülürse bu anormal bir durum değil. Şu anda da bunları yapıyor.
Bu karar, dönüp bakıldığında Obama’nın ABD dış politikasını ilgilendiren tek büyük kararı gibi görünüyor. Gelecekteki tarihçiler bunu Obama’nın şöhretine damgasını vuran karar olarak değerlendirecekler. Aynı zamanda, onun tek ve en büyük hatası olarak da görülmeye aday. Başkan yardımcısı Biden’in bu konuda yaptığı iç politik tartışmalarda açıkça uyardığı gibi, Vietnam Savaşı kadar çıkılmaz bir bataklığın içine düşecek gibi görünüyor.
Bu yüzden iki soru sorulmalı. Bunu neden yaptı? Ve görev süresi boyunca neler olabilir?
Bunu neden yaptığı sorusunu cevaplayarak başlayalım. “Durumun daha da tehlikeli hale geldiğini”, “Afganistan’ın geleceğinin komşusu Pakistan’ın geleceğine ayrılmaz biçimde bağlı olduğunu” ve “Amerikan halkı için, [Pakistan’ın Afganistan’la olan] sınır bölgesinin dünyadaki en tehlikeli yeri olduğunu” söyledi.
Neden bu denli tehlikeli? Nedeni çok basit. Burası El Kaide’nin “teröristleri eğitmek için” ve yalnızca Afganistan’a ve Birleşik Devletler’e değil, dünyanın her yerine “saldırıları planlamak için” kullandığı güvenli sığınağı. El Kaide’ye karşı savaş artık “terörizmle savaş” olarak adlandırılmıyor fakat farkı görmek gerçekten zor. Obama, Bush yönetiminin “odağı” kaybettiğini ve şimdi “kapsamlı, yeni bir stratejiye” geçeceğini açıklıyor. Kısacası, Obama bu işi Bush’tan daha iyi yapacak.
O halde, yeni unsurlar neler? Birleşik Devletler 17.000 savaş askeri ve Afgan güçleri için 4000 eğitmen olmak üzere, Afganistan’a asker gönderimi yapacak. Daha çok para gönderecek. Pakistan’a “okullar, yollar ve hastaneler inşa etmesi için” beş yıllığına 1.5 milyar dolar vermeyi planlıyor.” “Yasadışı maddelerin egemen olmadığı bir ekonomi geliştirmek için” Afganistan’a “Tarım uzmanları, eğitimciler, mühendisler ve hukukçular” göndermeyi planlıyor. Kısacası, Obama “aşırılığa karşı mücadelenin sadece silahlar ve bombalarla başarılı olamayacağına” inandığını belirtiyor.
Ne var ki, Bush döneminin aksine, üstü kapalı da olsa, bu iki hükümet için de “boş bir çek” olmayacak. “Pakistan, El Kaide’nin ve sınırları içindeki tüm saldırgan aşırı uçların kökünü kurutacağının sözünü ortaya koymalı.” Afganistan’a gelince, Birleşik Devletler “Afgan hükümeti ile kötü gidişatın önüne geçecek yeni bir uzlaşmanın arayışına girecek.” Afgan ve Pakistanlı hükümetler yeni kaynaklar edinmekten hoşnutlar. Obama’nın koşullarını sağlayacaklarını ise söylemediler. Bununla birlikte Obama da şartlar sağlanmazsa ne yapacağını belirtmedi.
Yolun devamına gelince, Obama “eski düşmanlarla mutabakata varmadan barış olmayacağını” belirtiyor. Nasıl bir mutabakat? “Taliban’ın uzlaşmaz merkezi ile” ya da El Kaide ile değil, “tehditle ya da sadece bir fiyat karşılığında silahlanan Talibanlılar ile” mutabakat. Bunu yapmak için Obama’nın yardıma ihtiyacı var. Bunun için, yalnızca “NATO müttefiklerini değil” aynı zamanda “Orta Asya ülkelerini, Körfez uluslarını ve İran’ı, Rusya’yı, Hindistan’ı ve Çin’i” kapsayacak bir İlişki Grubu yaratmayı tasarlıyor.
Bu büyük taahhütün en göze çarpan yönü ise dünya çapında ne denli az heyecan uyandırabildiği. Birleşik Devletler’de neo-con’lardan ve McCain’den arda kalanlar tarafından alkışlandı. Diğer siyasetçiler ve basın ise şimdiye kadar çekingen kaldı. İran, Rusya, Hindistan ve Çin tam olarak kazanandan tarafa geçmediler. Sözde ılımlı Taliban ile mutabakata varma konusunda özellikle serinkanlılar. Hem The Guardian hem de McClatchy Taliban’ın buna -belki de Obama’nın yapmaya çalıştığının tam aksine- şimdiye kadarki bölünmüş parçalarını bir araya getirerek tepki verdiğini yazdı.
Öyleyse, bundan altı ay sonra muhtemelen nerede olacağız? Afganistan’da daha çok ABD askeri olacak ve ABD’li komutanlar muhtemelen Obama’nın gönderdiği 21.000 askeri yeterli bulmayacaklar. NATO askerleri buradan çekilmeye devam edecek (tıpkı Irak senaryosunda olduğu gibi). Pakistan’da muhtemelen daha geniş çaplı bombalamalar ve muhtemelen ülkede daha da yoğun anti-Amerikancı duygular olacak. Pakistan hükümeti en azından üç nedenle Taliban’a karşı hareket etmeyecek. Pakistan ordusunun oldukça etkili bir bileşeni olan ISI (Pakistan İstihbarat Servisi-ç.n.) aslında Taliban’ı destekliyor. Ordunun geri kalanında ise uyuşmazlıklar var ve bu işi yapmak için fazla zayıflar. Hükümet büyük ihtimalle daha fazlasını yapmaları için ısrar etmeyecek çünkü bu yolla böyle bir hareketin karşısında olan başlıca rakibini ancak güçlendirebilir ve sonuç bir başka askeri darbe olabilir.
Kısacası, Obama’nın tasarladığı “net ve odak hedef”, “El Kaide’yi Pakistan’dan ve Afganistan’dan atmak ve yenilgiye uğratmak ve gelecekte de bu iki ülkeye dönüşünü engellemek.” Bunu başarmaksa her zamankinden de zor. Soru, Obama’nın bundan sonra ne yapacağı. “Varolan durumu (Rumsfeld’in Irak’ta yaptığı gibi) devam ettirebilir”, bölgesel politik liderleri değiştirirken askeri taahhütleri öne çıkartabilir (Kennedy/Johnson ve Ngo Ding Diem’in Vietnam’da yaptığı gibi) ya da arkasını dönüp gidebilir ve çekilebilir (Birleşik Devletler’in Vietnam’da yaptığı gibi). Bu seçeneklerinse hiçbiri onu memnun etmeyecek.
Obama’nın, konuşmasının kendisine bir hareket alanı tanıdığına inandığı izlenimini edindim. Ben bundan ziyade, tatmin edici seçeneklerinin ne kadar az olduğunu anlayacağını düşünüyorum. Bu nedenle bana göre, büyük ve muhtemelen telafisi imkânsız bir hata yaptı.
1 Nisan 2009
[Binghamton.edu adresindeki İngilizce orijinalinden Açalya Temel tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
sendika.org / 08.04.09


