| 21 Haziran 2009
Hülya yetişen /
Haluk Gerger, 1948 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde uluslararası ilişkiler öğretim üyesiyken YÖK'le beraber görevine son verildi. İHD Kurucu Üyesidir. Çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık yaptı. Özgür Gündem, Özgür Barış, Özgür Politika gibi Kürt yayın organlarında da yazdı. Almanya'da iki üniversitede misafir öğretim üyeliği yaptı. Türk Dış Politikası, ABD tarihi, nükleer silahlar ve ABD-Ortadoğu ilişkileri konularında kitapları var. Kürt Sorunuyla ilgili olarak Terör Yasasından çeşitli maddelerden mahkumiyetler aldı, 1994-95, 98-99 yıllarında hapis yattı.
Hülya Yetişen: Merhaba Hocam, sizinle insanlık tarihini ve bugününü tartışıp, dünya şimdi nerede, nereye evriliyor onu bilmek istiyoruz. Ortalama bir okur, sizin politik bir aktivist değil, politik bir kuramcı olduğunuz sonucunun çıkarır yazılarınızdan. Sorularımızı bu genel yaklaşımdan hareketle soracağız. Söyleşimizi üç ana bölümde sürdürmek istiyoruz. Dünya, Türkiye ve Kürtler. Son on yılda çok kullandığımız bir terim var. Küreselleşme, diğer ismiyle Globalleşme. Küreselleşme (Globalleşme) nedir? Bu kavramı bize açıklayabilir misiniz? Küreselleşmenin temel karakteristik özelliği nedir, insanlık buraya nasıl ve hangi araçlarla vardı? Bunu insanlık tarihinin son aşaması veya bugünü olarak değerlendirebilir miyiz?
Haluk Gerger: İngilizce’de “Globalization”, Almanca’da “Globaliserung”, Fransızca “Mondialisation”, Türkçe’de “Küreselleşme” ya da “Globalleşme” olarak kullanılıyor.
Küreselleşmeyi bir kaç özelliğini vurgulayarak tanımlamaya çalışabiliriz. Birincisi ve genel bir karakteristiği olarak, tek pazara dönüşmüş dünya ölçeğinde üretim-pazarlama-dağıtım-transfer zincirinin oluşması. Bu manada, küreselleşme sermayenin uluslararasılaşmasında ve mobilitesinde özel-yüksek, küresel ölçekte bir aşamaya tekabül ediyor. Artık sadece ticaret değil, üretim-tüketim sürecinin bütün aşamaları ulusal sınırlar aşılarak gerçek dünya pazarı çapında gerçekleştirilmektedir. Tabii bu arada finans sermayesi de bu ulusal denetim mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı “deregulation” çerçevesi içinde yeryüzünün her noktasında çok yönlü finansal işlemleri gerçekleştirebilmektedir. Sermaye fazlasının dinamikleriyle de, insan ihtiyaçları için mal ve hizmet üretiminden kopmuş devasa bir artık, her yerdeki finansal piyasalarda “paradan para kazanma” işlemleriyle bütün dünyayı bir spekülasyon alanına ya da, daha doğru bir tanımlamayla, bir küresel gazinoya -kumarhaneye- dönüştürmüş durumdadır. Bu çok boyutlu liberalizasyon çerçevesinde sermaye hareketleri ve uluslararası mübadele de milli denetim ve kurallardan azade biçimde yeryüzünün her köşesine uzanmıştır. Kısacası, küreselleşmeden kastedilen, sermayenin, dünyanın herhangi bir köşesine serbestçe nüfuz edebilme ve gereksinim duyduğu her tür faaliyette bulunabilme olanaklarına kavuşması, uluslararası hareketliliğinin doruğunda küresel hegemonyasını kurmuş olması halidir.
Aynı madalyonun öteki yüzü olmak üzere, Yeni Dünya Düzeni de, beynelmilel sermayenin hegemonyasını sağlama-pekiştirme-sürdürme yolunda gerekli askeri, politik, ideolojik, ekonomik, hukuki, kurumsal düzenleme ve örgütlenmelerin bütününü ifade etmektedir.
İnsanlık bu aşamaya büyük altüst oluşlar, savaşlar, yıkım, kırım, yenilgi ve zaferlerle örülmüş bir süreç sonunda geldi. Sermayenin hegemonyası demek olan Kapitalizmle ve ardından onun Emperyalizm aşamasına ulaşmasıyla birlikte bir yandan emeğin, öte yandan da geri bıraktırılmış halkların tutsaklığı geldi. Emek-sermaye mücadelesi inişli çıkışlı bir seyir izledi ama hayatın her alanında emek güçleri sömürücü ve baskıcı sermaye karşısında yeni zeminler kazandı. Nihayet, paylaşım savaşlarıyla ve ekonomik-sosyal-politik krizlerle yıkıma uğrayan sömürgeci güçler, ayağa kalkan işçi sınıfı ve mazlum halkların tarihsel kazanımlarına engel olamaz duruma düştüler. Bir yandan sosyalizm, öte yandan da sömürge halklarının bağımsızlık mücadeleleri yeni mevziler, büyük başarılar kazandı. Ne var ki, işçi sınıfı ve mazlum halklar, bütün deneyimsizlikleri, tarihsel zaafları sonucunda ve karşı tarafın çok boyutlu birikimlerinin sağladığı gücü karşısında adım adım yenilgiye uğratıldılar. Sınıf Hareketi politik, örgütsel, teorik krize sürüklendi, tabiri caizse dibe vurdu. Reel sosyalizm çöktü. Büyük mücadelelerle kazanılmış, ya da, aynı anlama gelmek üzere, burjuvazi tarafından kerhen kabullenilmiş haklar geri alınmaya başlandı. Benzer biçimde, pusuya yatmış emperyalizm, mazlum halkların bağımsızlık ve egemenlik hakkına yönelik tasallutunda yeni mevziler kazandı, halkları geriletirken, ülkeleri yeniden sermaye nüfuzuna sonuna kadar açık sömürü alanlarına dönüştürdü, yeni sömürgeciliğin girdabında tutsak aldı. Metropollerdeki Reagan-Thatcher saldırısı, “Üçüncü Dünya”da da “yeniden yapılandırma” saldırısıyla birleşti. Uluslararası sermayenin emperyalist devletleri, yerli işbirlikçileriyle emeğin ve halkların kazanımlarını, temel haklarını gaspetti, giderek, yazgılarına yeniden egemen olarak, geleceklerinden çalmaya başladı. Küreselleşme ve YDD’nin ulusal ölçekli yağması, global talanla ve buna eşlik eden korkunç yoksulluk, fazla sermaye oranında artan insan fazlası, yoğun sömürü, baskı ve savaşlarla birleşti, cenderesinde insanlığı tüketmeye başladı. Devrim ve sosyalizmin güçleriyle mazlum halkların kurtuluş mücadeleleri, örgütlülükleri, ideolojileri, örgütleri ve önderlikleri cinayet zanlısı ilan edildi, şeytanlaştırıldı, teröre kurban edilirken terörist sayıldı. Büyük saldırı böyle geldi ve içinde yaşadığımız dünyayı, çok küçük bir azınlığın tarihte görülmemiş zenginliği yanında milyarların sefalet koşulları içinde boğulduğu, varlık içinde yoksulluğun devasa boyutlara ulaştığı, kültürün, insanın, çevrenin yıkımın eşiğine getirildiği koşulları yarattı.
Kuşkusuz, bu süreci insanlığın değil ama Emperyalizmin sınırlarına ulaştığı en yüksek aşaması olarak ele alabiliriz. Yeni evre, Sanayi Devrimi ile başlayan ve sermayenin hareket dinamiklerine ilişkin uluslararasılaşma sürecinin ve Marks’ın keşfetmiş olduğu yasallıklardan hareket eden Lenin’in açıklığa kavuşturduğu asalaklık sürecinin, emperyalist aşamanın, günümüzdeki “olgun” evresidir Küreselleşme. Nasıl ki Emperyalizm Kapitalizm’in son aşamasıdır, son krizin de gösterdiği gibi, Küreselleşme de Emperyalizm’in ulaştığı nihai çürüme aşamasıdır. Bu bakımdan, insanlık bakımından daha yüksek bir uygarlık evresine sıçramanın başlangıcını oluşturmaktadır. Kapitalizm’in iki büyük evrimi, sınırları aşıp dünyayı tek pazara dönüştüren temelleri atan Sanayi Devrimi ile bağımsız milli devletler çağını açan, ulusal sınırlar koyan, ulus-devletlerin egemenlik hakkıyla denetlemeler, kısıtlamalar düzenleyen Fransız Burjuva Devrimi arasındaki çelişki de birincisi lehine gelişmeye başlamıştır.
Hülya Yetişen: Küresel sistemin temel sorunları, bunalımları nedir ve insanlık bu sorunları nasıl aşacak? Daha doğrusu bizi ve çocuklarımızı ne bekliyor?
Haluk Gerger: Bugün insanlığın ulaşmış olduğu aşamada yeryüzünde herkese aş, iş, barınak, makul ölçülerde eğitim ve sağlık hizmetleri vermek mümkündür. Özgürlük, barış ve refahın asgari maddi zemini artık mevcuttur. Oysa ki, insanlık bütün bunlardan çok uzakta bir cenderenin içine hapsedilmiş durumdadır. Bugün bir avuç diyebileceğimiz bir azınlık (6000 aileden oluşan bir süper sınıf) akıl almaz bir varlık içinde yaşarken milyarlarca insan açlık, hastalık, sefaletle boğuşmaktadır. Tek tek bireyler ya da şirketler düzinelerce devletten ya da milyarlarca insandan daha fazla varlığa hükmetmektedir. 1.5 milyara yakın insan günde 70-80 sent’le(cent) geçinmek zorundadır. Üç milyar insanın günlük kazancı 2 dolar civarındadır. İnsanlığın 1.2 milyarı temiz içme suyundan, 2 milyar kadarı elektrikten, 4 milyarı da ihtiyaç duyduğu hekim yardımından yoksundur. Irkçılık, savaşlar, değersizleşme, yozlaşma, cehalet, yoksulluk ve yoksunluk insanlığı bitirmektedir. Sermaye alabildiğine özgür dolaşımdayken, emek ulusal sınırlar içine hapsedilmiş durumdadır, yaşamak için yerlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalanlar sınırlarda vahşi hayvanlar gibi avlanmakta, açık denizlerde boğulmakta, yollarda telef olmaktadır. Doğa kirlenmiş, çevresel felaket kapıya dayanmış, uzay dahi silahlandırılmıştır. Kapitalizm yaşama ve yerküreye egemen olmayı sürdürürse, insanlığı bekleyen, barbarlığın da ötesinde çürüyüş içinde yok oluştur.
Hülya Yetişen: Küreselleşmeyle, küresel ekonomik kriz arasında nasıl bir bağlantı var?
Haluk Gerger: Son 20 küsur yıldır, yukarıda özetlediğim süreç içinde Kapitalizm zaten büyük bir insanlık krizi yaratmıştı. Son kriz ise, kapitalizmin belli sürelerde tekrarlamak zorunda kaldığı basit bir devreyi kriz olmanın ötesine geçmiş, bir birikim tarzı bunalımına dönüşmüştür. Son kriz, aynı zamanda, Liberalizm’in ve Emperyalizm’in de bunalımını ifade etmektedir.
Krizi, daha yakın zamanlara kadar burjuva medya ve akademiyasında subaşlarını tutmuş ideologlarınca “girişimcilik ruhunun dehaları” olarak lanse edilen uluslararası tefecilerin “kar hırsı” “açgözlülüğü”, ya da “büyük devlet adamları”nın hataları, burjuva hükümetlerin yanlışları ile açıklamak burjuvazinin ideolojik saldırısına yenik düşmek demektir. Kriz, kapitalizmin dinamiklerinin kaçınılması mümkün olmayan, kapitalistleri de tutsak alan dinamiklerinin, yasallıklarının doğal sonucudur. Öncelikle sermaye ve kapitalist olabilmek, buna koşut olarak da, hayatı hegemonyaca denetlemek, giderek kendini idame edebilmek ve varlık nedeni olan kar maksimizasyonu sağlamak için tek tek kapitalistler ve bir bütün olarak sermaye aşırı üretim-birikim girdabına mahkumdur. Bu sadece savaşların, yıkıcı paylaşım mücadelelerin kaynağı olan Pazar sorununu, ihtiyaçtan/kullanım değerinden bağımsız üretilen metaların şişmesine yol açmakla kalmaz, yıkıcı rekabet içinde maliyetleri düşürmek için cansız emeğe, makineye, teknolojiye, robotlara yatırım yapmaya mahkum Kapitalist böylece artı değer yaratan canlı emek oranındaki azalmayla kendi kar haddinin düşmesine neden olur, yani kendine de zarar verir. Bu, sadece sermayenin organik bileşimindeki değişikliğinden kaynaklı kar hadlerindeki düşüşten değil, aynı zamanda, aynı zorunluluklarla, aynı zamanda tüketici olanların emekçilerin eksik tüketime mahkum edilmeleriyle de ortaya çıkar. Kriz, Kapitalizm’in yapısal özelliğidir, belli aralıklarla kaçınılmazdır. Kriz, Marks’ın çok önceden belirlediği gibi, fazla sermayenin ilk kaçağını oluşturan finans sektöründe başlar ama bugün de görüldüğü gibi, orada durmaz, gelişip yayılır.
1980’li yılların sonlarından başlayarak kar maksimizasyonu sağlayacak ve devasa parasal varlıkları emecek alan bulamayan sermaye fazlası, “kumar alanı”na geçti ve paradan para kazanmak için yırtıcı bir yağmalama süreci başlattı küresel çapta. Her 24 saat boyunca yeryüzünün dört bir yanında trilyonlarca dolar spekülasyon dolaşımına girdi. Bono, tahvil, kur, faiz piyasalarında üretmeden vurup kaçan bu “sıcak para” giderek bu alanları da tüketti, yeni “balonlar” yaratmaya başladı. İşte ABD’de reel ücretleri on yıllardır sürekli düşüş eğiliminde olan işçilere, hatta işsizlere sağlanan konut kredilerinden türetilen ek krediler gibi “finansal mucizeler” sonunda duvara tosladı ve bildiğimiz süreç başladı. Sadece o insanlar evlerinden atılmakla kalmadı, batan milyarlar bir çığ etkisiyle ekonominin bütün alanlarını, bankalarla birlikte uzun yıllardır karlarını asli üretim alanlarından değil de ranttan sağlayan şirketleri etkilemeye başladı. Para sihirbazlarının trilyonları buharlaştıkça, iflaslar arttıkça ve üretim durup işsizlik arttıkça, “eksik tüketim” derinleştikçe, kapitalizmin hem de merkezi bir kısır döngüye girdi. On yıllardır günde 2 milyar dolarları bulan ölçülerde insanlığın tasarruflarıyla obur iştihasını tatmin eden Amerikan ekonomisindeki durgunluk ötekileri de vurmaya başladı. Artık deniz herkes için bitmişti. Dünyanın üretim zeminini yıkıma uğratan, kaynaklarını tüketen, ekonomileri tahrip eden, kültürü yozlaştıran, ahlakı, giderek uygarlığı bozan kumar ve talan ekonomisi, ona eşlik eden sefalet, baskı, hastalık, açlık ve savaşlarla, emperyalist terörle birlikte hayatı böyle çığırından çıkardı.
Derinleşen bunalımlar, her zaman, insanlığın ortak mirası üretici güçlerin yıkımı, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması ama en çok da bedelin emeğe ödettirilmesiyle bir noktada ulaşılan dengeyle ya da yeni birikim-yatırım modeliyle sonuçlanır burjuvazi bakımından. Elbette onun tarafından yönetilebildiği sürece ve ilerde daha büyük krizlere zemin hazırlayarak. Süreç içinde, emeğin sadece ekonomik değil, sosyal, politik, hukuki bütün kazanımlarına yönelir egemenler, giderek onun geleceğine, emek dünyasının gelecek kuşaklarına yayarlar saldırılarını. Bugün bütçelerden sermayedarlara, şirketlere, bankalara ödenen trilyonlar bunun örneğidir. Kriz derinleştikçe, çıplak zor uygulamaları, faşizm ve irili ufaklı savaşlar sermayenin “nihai çözüm” yöntemleri olur.
Hülya Yetişen: Küreselleşen dünyada Türkiye ne kadar küreselleşti. Daha doğrusu küresel sistem içinde Türkiye nerede duruyor?
Haluk Gerger: Sistemin bunalımı üzerine Demirel iktidarınca yürürlüğe konulan Freidmancı monetarist politikalarla başlayan, 12 Eylül darbesiyle çıplak zorla derinleştirilen ve nihayet Özal tarafından sistemleştirilen birikim modeli, Türkiye’nin son dönem uluslararası kapitalist ekonomiyle eklemlenme sürecinin ana hatlarını oluşturmaktadır. Türkiye egemenlik sistemi spekülatif sıcak parayı toplumun geleceğinden yiyen olağanüstü rantlar karşılığında kendisine çekerek günü kurtarmayı denemiştir. Yukarıda sözünü ettiğimiz devasa sermaye fazlası uzun süreli vur-kaç talanında Türkiye’den de nemalanmış, Türk burjuvazisi de bundan çöplenmiştir.
Türkiye Küreselleşmeyle böyle rabıtalanırken de, her şeye karşın yetersiz de olsa hükmünü bir biçimde sürdüren insani gelişmeden, kültürden, demokrasinin ve hukukun çağdaş özünden iyice koptu. Korkunç bir insani yıkım, moral tahribat, kültürel yozlaşma, gerilik ile Şovenizm ve militarizmin pençesinde kavruldu kaldı ne yazık ki. Sosyal, politik, ekonomik, hayatın her alan ve boyutundaki kirlenme ve bunalım bütün yapıyı ve kurumlarını tarumar etti. Beynelmilel sermayenin çöplüğüne ve onun yerel işbirlikçileriyle silahlı-silahsız hizmetlilerinin cehennemine dönüştürüldü. Özellikle 12 Eylül 1980’den başlayarak ve daha sonra itici gücünü ”Kirli Savaş”tan alarak, üretim araçlarının sahipleriyle şiddet araçlarının sahiplerinin ortaklığı holding medyası aracılığıyla “haber üretimi”ne, üniversiteler eliyle de “bilgi üretimi”ne bütünüyle el koydular, karanlıklar üreten bir ucube “üretim tarzı” yarattılar.
Hülya Yetişen: Küreselleşen dünya Türkiye’ye ne türden sorunlar yükledi? Türkiye bu sürece hazırlıklı mıydı? Yoksa büyük bunalımlar mı bekliyor Türkiye’yi?
Haluk Gerger: Türkiye Küreselleşmeyi dayatmanın çerçevesini oluşturan YDD’de Emperyalist saldırganlığın bir tetikçisi konumundadır. 1980’li yıllardaki ABD’nin Körfez’deki planlarından başlayarak Türkiye gücünün talep edildiği ve yettiği her durumda Emperyalizme yardımcı olmuştur. Bu misyon, Lübnan’dan Bosna’ya, Kosova’dan Afganistan’a uzanan bir askeri varlığı gerektirdiği kadar, başka yol ve yöntemlerle uygulanmıştır. Bu arada, sıcak para operasyonlarından serbest ticarete, IMF politikalarının dayatılmasından borç sarmalına kadar Türkiye Emperyalizm’in öteki benzer ülkelere örnek gösterdiği bir açık pazar modeli rolünü de oynamıştır.
Türkiye bu role 12 Eylül’de postalların altında askeri zor yoluyla hazır hale getirilmeye çalışıldı. Bu elbette sadece zor yoluyla yapılmadı, devletin pek çok ideolojik, kültürel aygıtı da devreye sokuldu. Sonunda en büyük yıkıcı etkiyi de ‘Kirli Savaş’ yaptı. Onun ahlaki yıkıcılığı, moral tahribatı, medyanın yozlaştırma kampanyası ve eğitimin aşıladığı karanlıklarla birleşince çürüyen bir yapı yaratılabildi.
Ne var ki bütün bunların hepsinin bir sınırı da vardı. Şiddet bir noktadan sonra, Kürtlerin tepkilerinde de görüldüğü gibi, direngenliği yarattı. Sömürü ve baskı da her zaman ve her yerde kendilerine karşı direniş tohumlarını da eker elbette. Bugünkü krizle birlikte faiz ve rant ekonomisinin sıcak paraya bağlı “saadet zinciri” de kırıldı. Kürt Sorunu’nda da yolun sonuna gelinildiğini artık egemenler de söyler hale geldiler. Kürt Direnişi karşısındaki askeri, politik, tarihsel, ahlaki çok boyutlu yenilgiyi kimse saklayamıyor artık. Toplumdaki demokratik duyarlılıklar da artıyor. Bir yandan savaşın yükü, öte yandan krizle birlikte gelen işsizliğin, yoksulluk ve yoksunluğun bedelleri emekçi çoğunluğun kendini savunma dürtülerini harekete geçiriyor. Bu demokratik refleksi giderek, reform taleplerini canlandıracaktır. Şayet bu eğilimler örgütlenme ve önderlikle beslenebilirse, elbette sistemin bunalımı da derinleşecektir.
Hülya Yetişen: Türkiye’nin ‘Yeni Dünya Düzeni’ne uyum sağlayamadığı söylenirdi hep. Ergenekon Operasyonu’nun ‘Yeni Dünya Düzeni’ne ayak uyduramayanları temizleme Operasyonu mu acaba?
Haluk Gerger: Şayet bunu YDD’nin “demokratikleşme” getirdiği yanılsamasına dayanarak soruyorsanız, Ergenekon operasyonun ya da burjuvazinin blokları arasındaki iktidar mücadelesini anlamak mümkün olmaz. YDD, demokratikleşme değil, tam tersine, halklara daha fazla sömürü ve baskı getirdi. Buna bağlı olarak ortaya çıkan direnişler ve bunalımlardır demokratikleşmeye giden yolu açabilecek süreçler, olgular. Bir de elbette Emperyalizm başta olmak üzere genel olarak sistemin, özel olarak da işbirlikçi rejimlerin çok yönlü krizidir yolu açacak olan.
Ergenekon Operasyonu, bir yanıyla AKP’nin geleneksel seçkinci güç odaklarına ve silahlı-silahsız bürokrasiye karşı bir güç biriktirme hamlesidir. Bir yanıyla da, farklı kaynaklardan neşet etmiş sermaye güçlerinin, devlet imkanlarının ve toplumsal rant ile artığın bölüşümü rekabetinde, geleneksel büyük burjuvaziye karşı konumlanışının politik saflaşmadaki görüntüsüdür. AKP’nin odağında bulunduğu “liberal” koalisyonun merkezinde Genelkurmay’ın olduğu Kemalist-faşist-ulusalcı odağa karşı bu hamlesini kuşkusuz iki temel olgudan soyutlayarak kavrayamayız. Bunlardan birincisi, Kürt Sorunudur. Şiddet yoluyla tasfiyenin mümkün olmadığını gören liberal koalisyonun, geri plana çekilecek şiddete ek olarak, “reformlarla tasfiye” stratejisinin bir sonucunu da geçirebiliriz bu operasyonda. Düzen bu arada açığa çıkmış, yıpranmış, hatta giderek, rayından sapmış başıbozuk unsurları ayıklayarak vurucu güçlerini yeniden taze kanla besleyerek oluşturuyor. Bu noktada, söz konusu yapıyı kurumu ve bunca yıldır işletmiş olan Emperyalizm’in rolüne de değinmek gerekmektedir. Militarist-bürokratik odaklar dünyanın her yerinde Küreselleşmenin ve YDD’nin kendi aygıtlarını, güç ve bundan kaynaklı avantajlarını tehdit eden dinamiklerinden rahatsız olmuşlardır. Bir zamanlar beynelmilel sermayenin ve Emperyalist devletlerin çıkarlarını korumak üzere oluşturulmuş bu yapılar, Küreselleşmenin “deregülasyon” ve “açık kapı” siyaseti karşısında gereksiz, hatta zararlı hale gelmişlerdir. Bu durumda avantajlı konumlarını yitirmekle karşılaşan bu türden yapılar direnmişler ve böylece de tasfiyeleri gündeme gelmiştir. Küreselleşmenin yaratmış olduğu liberal-kozmopolit kültüre de bu türden yapılardan milliyetçi ideolojik itirazlar hep gelmiştir.Bu da bir başka çelişki alanı oluşturmuştur.Türkiye’de ayrıca Kürt Sorunu da, hem Güney Kürdistan’a ilişkin tavırda, hem PKK’ye karşı mücadelede, Emperyalizm ile seçkinci-bürokratik-militarist kanat arasında ciddi çelişkilere, giderek, “çuval olayı”nda olduğu gibi, çatışmalara neden olmuştur. Dolayısıyla, Ergenekon’la eski efendiye başkaldıran unsurlar da cezalandırılmaktadır.
Bütün bu sürecin gerçek bir demokratikleşmeye dönüşmesi için Özel Harp Dairesi’nin sola karşı işlediği cinayetlere ve Kirli Savaş suçlarına kadar uzanması gerekmektedir ki, şimdilik bu ufukta görülmemektedir.
Hülya Yetişen: 29 Mart seçimlerinde çatışmalar kimliksel bir bazda oldu. Sınıfsal çelişkilerin bu siyasi atmosferde varlığı yok gibiydi. Söylemler laik, dini, Kürt ve Türk milliyetçiliğini baz alıyordu. Sınıfsal temelde hareket eden partilerin aldığı %0,1-0,2 oranındaki oylar da bu durumu doğrular nitelikteydi sanki. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Haluk Gerger:Türkiye’de sınıf hareketinin, pek çok başka yerde de olduğu gibi, dibe vurduğu doğrudur. Sınıf bilincinin de köreldiği böyle dönemlerde başka sadakat odakları devreye girer ve emekçiler çoğu kendilerine yabancı ve burjuvazinin çıkar ve ihtiyaçlarına yanıt için oluşturulmuş “değerler” doğrultusunda farklı kimlikleriyle siyasete katılırlar. Ya da siyasetten koparlar, apolitiklik egemen olur. Buna ek olarak, Türkiye’de egemenlik sisteminin uzun yıllar sistematik bir biçimde sürdürdüğü ideolojik saldırı da başarılı oldu, Şovenizm ve militarist değerlere bağlılık bütün kesimler gibi emekçileri de etkiledi. Bilinçli yozlaştırma kampanyasını da buna eklemek gerek. Dışardan gelen liberalleşme ile iç kaynaklı Kemalizm solu da başka yerlere savurdu, bunun da sınıf üzerinde olumsuz etkileri oldu. ‘Kirli Savaş’ın, uzun yıllar siren yüksek enflasyonun moral tahribatlarını da, buna karşı sağlıksız reaksiyonları da unutmamak gerek. Reel Sosyalizmle ilgili gelişmeler, baskılar, teorik yetersizlikler, ekonomik bunalımlar da sınıfı eldekini korumaya itti, devrimden çarpık bir demokratizme ve reformizme kayış, özellikle sendikalar aracılığıyla “örgütlü” kesimleri vurdu. Bu durumda burjuvazinin dayattığı, gündeme bağlı olarak gelişti politika ve seçimler. Bu arada tabii Kürt Sorunu gibi güncel ve yakıcı sorunların, ondan kaynaklanan büyük hareketlerin hayata damgasını vurmasına da şaşmamak gerek.
Hülya Yetişen: Uzun bir süre Kürt gazete ve dergilerinde yazdınız. Belki de bundan olacak ki neredeyse sizi tanımayan Kürt yok. Ancak şimdi sizi şimdi oralarda göremiyoruz? Bunun nedeni karşılaştığınız bir muamele mi yoksa politik unsurlar mı?
Haluk Gerger: Kürt hareketinin zorunlu nedenlerle büyük değişimlere yöneldiği zor dönemlerde yazdım ben. O günün koşullarında varlığımızla sürece çok fazla müdahil olup Kürtlerin kendi yollarını aramaları önünde bir engele dönüşmek yanlıştı. Kürtlerin çevresinde hep olan dolandırıcı şarlatanlar gibi hiç eleştirel olmadan pusuya yatmak da benim yapabileceğim şey değildi. Bu durumda giderek “pişmiş aşa soğuk su katan” bir konuma da düşme riski vardı ve bir şeylerin “pişmekte olduğu yanılsaması”nda olanların rahatsızlığı da söz konusuydu. Bu durumda, bir tür egemen ulus aydınının zaptiyeliği yerine geri çekilmek, bu arada eleştirel bir dostluk ve dayanışmayı da ikirciksiz sürdürmek, hareketin kendi özgür iradesiyle kendi yolunu bulmasına saygı göstermek, bu süreçte bir engele dönüşmemek bana daha doğru geldi. Öyle de yaptım. Sonuçta büyük sarsıntılar yaşandı ama gerçekler zamanla daha iyi anlaşıldı, direniş sürdü, ben de dayanışmadan hiç uzak durmadım, sadece yol ve yöntemleri değişti. Bu süre zarfında dürüstçe söylemeliyim ki, Kürt dostlarımdan hep saygı ve sevgi gördüm, yani “kalbin kalbe karşılığı” hep devam etti. Bu arada belirtmeliyim ki, daha önce hiç bir zaman bana yönelik bir sansürün iması dahi söz konusu olmamıştı ve sonraları da yazmam için hep talep geldi Kürtlerden. Sadece, kimi bürokratik unsurlarla bazı açık alan siyasetçilerin ve politikacı-aydınların küçük bir bölümü bana uzak durmayı seçtiler. Bilirsiniz memurlar ve kariyeristler koku alma yeteneği üzerine inşa etmişlerdir konumlarını ve geleceklerini. Dolayısıyla bunlara da hiç şaşırmadım. Zaten ben e böyle unsurlara pabuç bırakmadım. Onun dışında hem halktan, hem hareketin tabanından, hem de asıl önemli karar vericilerden hep saygı ve sevgi gördüm.
Tabii ayrıca açıkça söylemek gerekir ki, zaman içinde benim bakımımdan ciddi bir güven kaybı da söz konusu oldu. Bu tür mücadelelerde hesapsız bir biçimde yer alan benim gibiler için “güven” ve “sevgi” olmazsa olmaz koşullardır, hatta ilişkinin temelidir, tamamıdır. Birindeki eksiklik tahribat yapar ilişkilerde elbette.
Şunu da eklemem gerek: Benim Kürt halkıyla ilişkim bir dostluk ve dayanışma ilişkisine indirgenemez. Ben nihayet Kürdistanlı bir ailenin çocuğuyum ve ne kadar saygın olursa olsun salt bir “dost” değil, “aileden” birisiyim. Türk olmak ile Kürdistanlı olmanın bir sentezidir benim durumum.
Hülya Yetişen: Türkiyeli aydınların Kürt sorununa genel olarak bakışı nedir? Neden Türklerin bir Sartre’ı yok? Haluk Gerger ve İsmail Beşikçi Hoca dışında var mı?
Haluk Gerger: Türkiyeli aydınların bu yakıcı konuda çok kötü bir sınav verdikleri kesin. Liberal ya da milliyetçi, hep milli eşitliği reddeden tasfiyeci bir bakışa sahip oldular çoğunlukla. Genel bakışı, ortak paydayı tanımlayacak kavramı, tasfiyecilik, onun ardında yatan şartın da “milli eşitlik” ilkesine olan uzlaşmaz karşıtlık olarak ifade edebiliriz.. Aslında bu sömürgeci mantığın ta kendisidir. Ne var ki, klasik sömürgeciler, elbette acılı bir süreç sonunda da olsa, bu sakat mantıktan kurtulmuşlardır ve sömürge halkların kendi devletlerini kurma haklarını, kendi kendilerini yönetmek haklarını tanımışlar, eski inatlarını bırakmak zorunda kalmışlardır, bunu da içselleştirmişler, bu gerçekle barışabilmişlerdir. Ana sömürge merkezlerde biten bu anlayışın bizde devam ediyor olması ilginç ve mutlaka analiz edilmesi gereken sosyolojik bir gerçekliktir ve hazindir. Bir de halkların mezarlığına dönüştürülmüş bir coğrafyanın hakim ulusa sağladıklarının bilincinde olmak gibi bir hinlik de vardır işin içinde elbette. Ama elbette dürüst tavır alan, gerektiğinde bedel ödeyenler de oldu. Sayıları kuşkusuz yetersizdi, etkili olamadılar belki ama direngen bir damar da varoldu hep. Beşikçi özel bir fenomen tabii. Benim gibi birkaç kişinin öne çıkması esas olarak medyada bulunmaktan kaynaklandı yoksa kamuoyunun fazla tanımadığı pek çok iyi insandan daha önde olmamızdan değil. Büyük bedeller ödeyen, önemli katkılar yapan, mücadelede yer alan isimsiz kahramanlar elbette vardır. Sayının utanç verici ölçüde az olması ya da büyük çoğunluğun çok kötü tavırlar geliştirmesinin kaynaklarını, “devlet kurtarmaya soyunmuş” aydın geleneğinde, Kemalizm’in yıkıcı etkilerinin yaygınlığında, “sınıflar üstü kutsal devlet” ve “milli birlik ve beraberlik” yanılsamalarında bulmak mümkün. En kötüsüyse, en keskin sınıfçılığı Kürde karşı konumlandırmada ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de solu çarpıtan, devrimci-insani özünden kopartan, düzene sıkı sıkıya prangalayan ve çürüten en kötü aydın tavrı da buradan kaynaklanıyor. Ama aşılıyor da. Türkiye’nin devrimci Marksizm saflarındaki pek çok Kürt devrimcinin de katkılarıyla, bu büyük kopuşu gerçekleştirmiştir ve bu Kürtlerden çok Türk halkı için büyük bir kazanımdır.
Hülya Yetişen: Kürtlerin henüz bir devleti yok. Küresel süreç genel olarak ( Irak, İran, Suriye ve Türkiye) Kürtlerini nasıl etkileyecek?
Haluk Gerger: Ortadoğu statükosu, siyasal coğrafyası, 1. Dünya Savaşı sonrasında galip sömürgeci güçlerce oluşturuldu. Araplar bin bir parçaya bölündüler; Lübnan Suriye’den, Kuveyt Irak’tan kopartıldı, hiç yoktan Ürdün gibi devletler, birbirleriyle kanlı-bıçaklı aşiretlerden örneğin Irak’ta, Ürdün’de, Körfez Bölgesi’nde hanedanlar oluşturuldu, bunlar deli gömleği giydirir gibi farklı etnik ve kültürel unsurlara dayatıldı, dinler, mezhepler, milletler arasındaki çatışmaların tohumları ekildi. Emperyalizmle anlaşanlar Türkiye’de, Irak’ta, Ürdün’de, Hicaz’da olduğu gibi, kendi devletlerini kurdular ama örneğin Kürtlerden bu hak esirgendi, onlar üstelik bölündüler, başkalarının sınırları içine hapsedildiler. Sonra da bildiğiniz gibi pek çok meşru-demokratik haklarından yoksun bırakıldılar, ezildiler. İkinci paylaşım savaşından sonra da benzer bir süreçle bu defa Filistin topraklarında İsrail kuruldu, Filistinlilerin ulusal hakları gaspedildi, yurtları Siyonistlere peşkeş çekildi.
Savaş’ın kurmuş olduğu statüko sonraki yıllarda çöktü. Savaş galiplerince kılıç zoruyla dayatılan statüko örneğin Avrupa’daki kimi güçlerce reddedildi. Buna reaksiyon Faşizm biçiminde ortaya çıktı ve sonunda İkinci Dünya Savaşı’na neden oldu. Asya-Afrika’da da sömürgeci statüko dağıldı. Bu savaş sonunda Avrupa’da ve Asya-Afrika’da yeni statükolar oluşturuldu ama Ortadoğu öyle kaldı. Şimdi buradaki statüko da artık çatlıyor. İlkinde asıl hakkı yenen Kürtler, ikincisinde de Filistinliler olmuştu ve şimdi artık onların hali hazırdaki durumunun sürdürülmesi mümkün değil. Bu halkların kendi yazgılarını tayin etme hakları artık sadece Emperyalistler’in ve yerel güçlerin elinde değil, bu mazlum halklar da etkin aktörler olarak haklarının kavgasını veriyorlar, yazgılarını belirlemeye çalışıyorlar ve dikkate alınmak durumundalar. Buradan ne çıkar şimdiden kestirmek zor. Güney Kürdistan’da fiili bir milli kazanım ortaya çıktı bile. O artık yadsınamayacak bir olgu ve yeni durumların simgesi. Türkiye’deki inkarcı-imhacı yapı da zorlanıyor, yolun sonuna geldi. Ortadoğu güneşi altında ve uluslararası camia içinde Kürtler de kendi onurlu yerlerini alma yolunda ilerliyorlar, geç de olsa Ortadoğu statükosu yıkılıyor, yeni bir dünyanın doğum sancıları yaşanıyor.
Hülya Yetişen: Kürt siyasetleri ulusal gelişimleri için küresel süreci nasıl değerlendiriyor? Bu konuda yaklaşım farklılıkları var mı?
Haluk Gerger: Bildiğim kadarıyla genel olarak, arada nüanslar olsa da, gelişen süreçlerin Kürtlere milli imkanlar yarattığı yönünde bir uzlaşma var Kürtler arasında. Bu süreçte demokratikleşme gören de var, bölge kıyıcılığıyla Emperyalizm arasındaki çelişkiyi saptayıp bundan yararlanmayı hesaplayanlar da. Bölge kıyıcılığının Emperyalizm’le “işbirliği tekeli”ni kırarak kendisine imkan yaratmayı stratejik yönelim yapan politik yapılar da var, o bağlarda korunma şemsiyesi arayanlar da. Emperyalizmin özündeki halk düşmanlığını saptayıp Kürt halkının gelecekteki tarihsel sigortasını halkların kardeşliğinde ve özgür Ortadoğu birlikteliğinde arayan akımlar da, Kürdistan’daki “sol damar” ile ulusal ve toplumsal kurtuluşçuluğu birleştirmeye çalışanlar da var. Aslında yöntem bakımından kafalar pek çok yerde olduğu gibi Kürdistan’da da karışık. Ama Kürtler bu sefer yıkımına çok da katkıda bulundukları statüko sonrasında milli haklarını söke söke almaya kararlılar. Ortadoğu ve onun bir zamanlar kaderini çizenler şimdi o geçmişin ağırlığı altında eziliyor. Şimdiye dek ezilenlerse, ayağa kalkmış durumdadırlar.
Hülya Yetişen: PKK’nin Kürt hakim siyaseti olduğu söylenir? PKK’nin dünya denge ve siyasetleri karşısındaki durumu nedir? Dünya PKK’yi nasıl algılıyor, PKK dünyayı nasıl algılıyor?
Haluk Gerger: Kürt hareketi her parçada eski dünyanın koşullarına göre oluşturulmuş tezlerden hareket etmekteydi 70’ler boyunca. Ne var ki, o zamandan beri ve hepsiyle ilgili olarak, dünyadaki bütün benzeri hareketleri etkileyen o türden tezler Kürtlere ilişkin olarak işlemedi. Kürtler, bütün milli kurtuluş hareketleri içinde kendisine destek hinterlandı bulamayan belki de tek örnek oldu dünyada. Onlar ne Çin’den, ne Sovyetler Birliği’nden, ne de merkez ülke proletaryası ve mazlum halklardan etkin destek bulamadılar. Kürtlerin, Afrikalılar gibi bir lojistik destek kıtası, Filistinliler gibi arka planda bir Arap dünyası, ya da Güney Vietnam’ın yanı başındaki bir Kuzey Vietnam’ı hiç olmadı. Ezen uluslar içinde de demokratik bir dayanışma göremediler. Buna karşılık, ezen devletler emperyalizmin olanaklarını kendi lehlerine seferber edebildiler, hatta Türkiye örneğin NATO’nun ve ABD’nin büyük gücünü arkasına alabilirken, Suriye ve Irak da sırtlarını Sovyetlere dayayabildiler, zaman zaman Iran ve Irak ABD’nin tetikçileri bile oldular. Yani hayat, tarih ve insanlık Kürtlere pek de cömert davranmadı. Dünya Kürtlere çarpık baktı, hatta kör ve sağır kaldı. Bu görülmemiş yalnızlık, “terör” suçlamasıyla da birleşince daha da yıkıcı oldu. Yine de ben Kürt diplomasisini çok da başarısız bulmam ve elbette salt bu türden etkinlikleri “işbirlikçilik” olarak tanımlamam. Tabii büyük sınıfsal ve ulusal kurtuluş hareketlerinin çöktüğü 20. Yüzyılın sonlarındaki tek “insanlık hareketi”nin bütün dünyada böylesi bir anlayışsızlık duvarına çarpması şaşırtıcı ve acıdır. Bu tabii Kürt hareketinin dünyayla ilişkilenmesini de etkilemiştir. Kendini başka halkların mücadelesinden ve devrimci sosyalist güçlerden yalıtmak gibi, dikkatlerin doğrudan ve münhasıran devletlerarası politikada yoğunlaşması gibi eğilimler de doğabilmiştir saflarda. Salt milli dar görüşlülükle Emperyalizme sığınmaya, hatta İsrail gibi bölge kıyıcılığının bir temsilcisine dayanmaya uzanan arayışlar sonunda her zaman azınlıkta kalmıştır. O “sol damar” Kürt hareketini ve genel olarak Kürt halkını hep insani kaygılara yöneltmiş, mazlumların safında olunduğuna dair bilinci hep ayakta tutmuş, ilerici-demokrat refleksi yaşatmıştır. Dünyanın nefret ettiği Bush’un örneğin Kosova’da kahraman kabul edildiği gerçeğini anımsayın ve bir de Irak saldırısı öncesinde Amerikan askeri konvoyunu taşlamaktan yargılanan Urfalı köylülere bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Burada sınıfsal içgüdüyle işleyen ama aynı zamanda müthiş “Kürdi” olan bir tavır/damar mevcuttur Kürt halkı içinde.
Sonuç olarak şunu söylemek gerekir. PKK’nin her şeye karşın beli bükülememiştir, askeri olarak da, örgütsel olarak da tasfiye edilememiştir. Bütün bir dünya sisteminin onca tuzaklarına ve saldırılarına karşın “PKK gerçekliği” her mahfilde hükmünü icra etmektedir. Bugün artık Güney Kürdistan’dan Türkiye’ye, NATO’dan ABD’ye, PKK olgusunun inkarının mümkün olamayacağı görülüyor. Halk desteğinin nelere kadir olduğunun çarpıcı bir örneğidir bu inatçı varoluş. Ayrıca elbette Kürt milletinin tarihsel/ahlaki haklılığının, insani özünün ve direngenliğinin bir sonucudur bu tablo. Dünya ve tarih haksızdı Kürtlere karşı ve kendi dengeleri içinde dahi bu haksızlıklar her birinin ayağına dolanıyor.
Hülya Yetişen: Sizce Kürtleri nasıl bir süreç bekliyor? Türkiye Kürt ve Kürdistan sorununu nasıl ve ne kadar çözebilecek?
Haluk Gerger: Türkiye’nin egemenlik sisteminin bir bütün olarak, sağ- sol- liberal- muhafazakar- dinci, Kürt Sorunu’nda milli eşitlik ilkesine uygun seçenekler üretebilecek zihni özgürlüğe, düşünsel dönüşüme, buna bağlı olarak da politik/sosyal devrim yeteneğine sahip olduğu kanısında değilim. Sistemin içinde böylesi bir mücadeleyi verebilecek bir bloğun varlığı da ne yazık ki yoktur. Hem karşıt güçlü blok ve kurumları, giderek, devlet aygıtının büyük kısmını, hem kendi önyargılarını, hem de halktaki Şövenist-militarist direnci kıracak bir oluşumun ipuçları dahi yoktur ufukta. Liberal cenahta gördüğümüz, yitirildiği açıkça belli bir savaşı kabul edilebilir düzeyde tutmaya, direnci kırılamayan örgütlü bir direnişi tasfiyeye, yok edilemeyen Sorunu denetim altında ve Türk milli çıkarları doğrultusunda tutmaya yöneliktir. Kuşkusuz, şiddetin ve şimdiye kadar tutulmuş yolun sonuna gelindiğinin ve inat halinde nihai yenilginin kaçınılmaz olduğuna dair inanç, doğası gereği, farklı yöntem arayışlarını, hatta kimi reformları içeriyor ve bu kötü bir şey değil. Ama, Sorun ancak “milli eşitlik” ve bunun yasal/anayasal gereklerinin yerine getirilmesiyle, bunun için de devlet/hükümet düzeyinde bilinçli irade kullanılmasıyla çözülecek ise, bunun taşıyıcısı, gönüllüsü, hatta yandaşı yoktur hakim sistem içinde.
Bakın Hasan Cemal, Öcalan mahkemeye çıkartılmadan mutlaka “kıvama getirilmelidir” diye yazmıştı. Kıvama getirme, Türkiye’de özel bir anlam ifade eder çok iyi bilindiği gibi. Ama “kıvama getirme” her zaman “işkence” ile olmaz, başka yöntemler de vardır. Liberallerin “kıvama getirme” ameliyeleri bugün de devam ediyor. Başarılı olabilirler mi? Sanmıyorum. Kürtlerin belli bir çıtanın altını kabulleneceklerine inanmam. Türkiye sistemi de bu kadar yukarıya çıkamaz. Çıkmaz.
Kürtlerin kendi yazgılarının tayininde asgari bir rol oynamaları gerekmez mi? Bakın, kendi kaderini tayin hakkı, boşanma hakkı gibidir. Bunun savunulması, bütün evliliklerin ayrılmayla sonuçlanmasını talep etmek demek değildir elbette. Kendi Kaderini Tayin Hakkı da, boşanma hakkı gibi, birlikteliğin özgür-gönüllü olmasına, tarafların tamamı için eşit ve iyi işlemesine göre kullanılır. Özerklik’ten Federasyon’a, Üniter Devlet’ten Konfederasyon’a kadar uzanan pek çok biçim söz konusu olabilir. Ve elbette ayrılma hakkını da içerir. Kürtler arasında, her parçada, bütün bu görüşleri savunanlar vardır ve hep olacaktır. Önemli olan, bu görüşlerin hepsinin özgürce ve örgütlü olarak savunulabileceği bir demokratik çerçevenin oluşturulmasıdır. Ondan sonra söz halklarındır.
Tabii bu büyük bir kriz demektir. Kürtler bakımından daha çok kan ve gözyaşı demektir. Türkler bakımından daha fazla militarizm, yoksulluk, savaş, gerilik ve çürüme demektir. Bu, darbe, Faşizm, yıkıcı şiddet ortamı anlamına gelir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin bölgede tam bir istikrarsızlık unsuru olması, giderek, Emperyalizm bakımından bile taşınması ağır bir yüke dönüşmesi anlamına da gelebilir. Savaşın kontrolsüz biçimde yeniden yükseltilmesi, bunun içerdeki ekonomik, politik, sosyal yansımaları bugün bildiğimiz haliyle TC’nin de sonunun başlangıcını oluşturabilir. Bütün bunlar doğrudur ama ne yazık ki sistem ve onun biçimlendirdiği beyinler ve yürekler, akıllar ve vicdan öylesine taşlaşmıştır ki, ülke bir girdaba sürüklenmek eğilimini içselleştirmiştir adeta.
İşlerin bu boyuta ulaşmaması için Kürtlerin kararlı oldukları kadar aynı zamanda çok dikkatli, esnek, yapıcı, uzlaşmacı, hatta fedakar davrandıklarını da görüyorum. Bir karşılık bulabilecek midir bu, işte ondan emin değilim. Türklerin esenliği, refahı, demokrasisi de Kürtlerin sırtına yüklenmiş gibi...
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
www.kurdistan-post.com





