Thursday, 09 February 2012

Türkiye

Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz! – Sinan Deniz

AddThis Social Bookmark Button

duzen-siyasetciDostlar mesele açık, düzenin yeniden yapılandırılması hükümeti de kapsıyor. Turgut Özal, Alpaslan Türkeş, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve Deniz Baykal gibi eskiler halkı bir yere kadar manipüle ettiler düzene biat ettiler alınların akıyla ama emekçilere ihanet ederek. Keza sosyal denge değişiyor, kuşaklar değişiyor.

Yeni ve orta düzeydeki kuşakların kapasitesine uyacak yeni kafalar ve yüzler gereklidir. Bu nedenle Erbakan yerine Erdoğan, Deniz Baykal yerine Kılıçdaroğlu’nun gelmesi şaşılacak bir şey değil. Düzenin ayakta kalabilmesi toplumun uyutulması için ırkçı-kafatasçı işçi düşmanı düzende değişen bir şey yok yine. Değişen tek şey sadece yüzlerdir.

Yakın tarihte tanık olduğumuz Dersim Katliamının faşist inkârcı düzen tarafından işlendiği herkesce bilinmesine karşın, devletin resmi politikasını savunan Öymen “terörle mücadele” noktasında Dersim katliamını örnek vererek devletin katliamcı yüzünü isteyerek veyahut istemeyerek açığa çıkarmıştır. Bu durum CHP’nin politikasını, faşist kimliğini ve ırkçı yüzünü bir kez daha tescillemiştir. CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu da “Tunceli”lidir. Ve belki o katliamı onun ailesi de yaşamıştır. Ama maalesef ki, Kılıçdaroğlu bu durumu eleştirmek yerine alkışlamıştır.

Ve yine hatırlamamız gerekir ki, Kürt Sorunu söz konusu olduğunda düzen partilerinin hep bir ağızdan Kürt düşmanlığı yaptıklarını biliyoruz. Sonuçta CHP’de bir düzen partisi ve tıpkı diğerleri gibi o da politik saldırıya geçmektedir.

Özelleştirme saldırısı söz konusu olduğunda işçi ve emekçilerin ellerinden sosyal hak ve siyasal özgürlükleri tek tek tarumar edilip gasp edildiğinde de, ne CHP vardı ne de kemal Kılıçdaroğlu. Hatta şunu çok açık bir dille söyleyebiliriz ki, CHP özelleştirmeye hiçbir zaman karşı çıkmamıştır. Özelleştirmeleri izah ederlerken bile, “yanlış özelleştirme” yapılıyor diyerek, özelleştirmeye karşı çıkmadıklarını açık bir dille söylemekteler.  Şimdi denecek ki, ‘’ya Kemal Kılıçdaroğlu halktan biri o diğerleri gibi değil. Bir görelim. Bu yeni bir rüzgar. Önce izleyelim, daha sonra karar verelim ve yorum yapalım.’’ Hepimiz biliriz ki, on yıllardır emekçi halkı bir birine düşüren bir meclis var. Sözde demokrasi var demagojisi eşliğinde işçi ve emekçiler birbirlerine kırdırıldı. Her kim başa geldiyse, sermaye düzeninin emireri misyonunu oynayıp hükümet olduysa, işçi ve emekçileri de bir o kadar açlığa, işsizliğe, ve sefalete sürüklemiştir. Örnek AKP-Erdoğan rüzgarı. Şiirleriyle meşhur Erdoğan. Halktan biriymiş gibi attığı naralarıyla(sözde), Kemal Kılıçdaroğlu misali, geldi hükümetin başına. Dünyanın üçte bir kağıt rezervini üreten SEKA kağıt Fabrikası 1998’de özelleştirilme saldırısı ile karşı karşıya kalmıştı. Özelleştirme adımını o dönemin üçlü koalisyon hükümeti ( DSP, MHP ANAP) atmıştı. Ama o zaman ki, sınıf dayanışması İzmitli emekçilerin semt, fabrika, ve okullardan yaptığı SEKA önüne yığılma eylemleri, özelleştirme karşıtı mücadelesi sonuç vermiş ve SEKA kapatılamamıştı. 2005’te ise AKP, 534 işçiye ‘’ bize oy verirseniz SEKA’yı kapatmayacağız’’ sözü veriyor. Lakin düzen partilerinin sözleri politik yalan taşıdığından özelleştirme saldırısı İMF-TÜSİAD-AKP işbirliğiyle hayata geçiyor SEKA’da. Bu durumdan da anlaşıldığı gibi özelleştirme saldırısı söz konusu olduğunda da bütün düzen partileri işçi ve emekçi düşmanlığını bir kez daha gözler önüne seriyor hem de özelleştirmenin işsizlik demek olduğunu bile bile.

Her seçim sonrasında düzen güçleri işçi ve emekçileri bölmenin ve parçalamanın taşlarını, yolunu bulduğu şekilde döşüyor. Emekçiler arasında nifak tohumları ekilerek “siz zaten şu partiye oy verdiniz, bu kötü dönemden de sizler sorumlusunuz” denilerek emekçiler hep birbirine karşı düşmanlaştırılmıştır, güven ilişkileri zedelenerek, insani ilişkileri ayaklar altına alınmıştır. Her 5 yılda bir hükümetin başına geçenler,  işçi ve emekçi yığınlara adeta -siz birbirinizle uğraşın nasıl olsa biz sermayeye yani para babalarına hizmet edip ödüllendiriyoruz- türünden hizmette kusur etmemişlerdir. Bir kere düşünün hangi insan tüm ekmeği tek bir lokmada yutabilir? Tabiî ki kimse yutamaz. Ama bir ekmeği ufak, ufak parçalara bölerseniz yutarsınız. Toplumu da bu şekilde elli parçaya bölerseniz, çok rahat bir biçimde yönetirsiniz. Bizi birbirimizden ayırmış, bizi birbirimize karşı düşman etmişler. Bizi a parti, b parti, c parti diye farklı düşünmeye itmişler, ülkemizde renk ve ırk ayrılıkları yaratmışlar, Hrant Dink gibi aydınları öldürdüler ermeni diye. Hani biz sosyal üretimin bir parçasıydık? Hani biz bir sınıfın ortak emekçileriydik? Neden bize ne iş yapıyorsun denildiğinde kendimizi bir işçi sıfatında görmekten çekiniyoruz? Kendimizi farklı bir sınıftanmış gibi göstermeye çalışıyoruz. Neden kendimizi düzen partilerine yamamaya çalışıyoruz. Bizi temsil etmedikleri halde A partisindeniz diyoruz. Bir tarafta madenler yeni ölümler yaratırken diğer taraftan ise bizim olmayan aldatmaca CHP-Kemal Kılıçdaroğlu gibi cilalanan partileri kafamızda esaslaştırmaya çalışıyorlar. Hayır bizim asıl meselemiz Kılıçdaroğlu şovu değildir. Bizim meselemiz işçi kardeşlerimizi sahiplenmektir. Bu oyuna düşmeyelim. YEDİ CEDDİMİZ yıllardan beridir bu kişilere oy vermediler mi? Peki ne değişti? Koskoca HİÇBİRŞEY…

Daha dün madene kurban verdik 30 canımızı. Bizlerden bir parça kardeşlerimiz, maden işçilerimiz aşırı kar hırsının kurbanı oldular. Düzenin yeniden yapılandırılması ile yenilenen ve yenilenmeye devam eden (meclisin) burada bulunan düzen partilerinin reorganize edilip daha da esnekleştirilmesi atılımı hız kazanır durumda  Madende öldürülen 30 işçinin cenazesi, maden önünde bekleyen kalabalığa hissettirilmeden gizlice morga alındı ve oradan da kaçırılıp gömüldü. Bu insanlık dışı uygulama faşist sistemin temellerini bize gösterdiği gibi, Kemalist damarı diri olan CHP kitlesi ile toplumun geneline yönelik bir politik maniplasyon işlevi görerek, işçileri katleden devleti aklama görevi görmektedir. İşçi ve emekçi halk yığınlarının esas meselesi olan “maden katliamını” gündemimizden  çıkarıp, bizden olmayan bir politik oyunla kafalar sulandırıyorlar. Bizleri kendi öz sorunlarımıza yabancılaştırmakta ve yaratılan suni olaylara saptırmaktalar. Orada kahrolan bizlerdik, onlar değil. Bir lokma ekmek için her an ölümle burun buruna gelen bizleriz onlar değil. Var mı bizim sazımız, cazımız, villamız… var mı bizim yatımız, katımız, arsalarımız… bizlerin yok.  Ama onların var. Bir avuç vurguncunun, bozguncunun ve asalağın… Zonguldak’ta 30 maden işçisinin göçük altında kalması burjuva basında ancak arka kapak güzelleri kadar yer bulabildi kendisine. Magazin haberleri bile CHP başkanlığına aday olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Gandi” resimlerinin arasına sıkıştırıldı. 30 yaşam ve bu 30yaşamla birlikte atan 70 milyon yürek…

Çalışan üreten biz; aç kalan, çıplak bırakılan, yalın ayaklılar ve açlıktan nefesi kokan yine biz. Biz kimiz. İşçi sınıfı. yaşamı üreten ve kendi gücümüzün farkında olmayan bir sınıfız..  Tek tek oluşmuyorsa, yaratılamıyorsa bir şeyler işte bunun içindir toplumsal üretime ihtiyaç faydası. Bir ihtiyacın, bir sosyal üretimin, emeğin ürünüdür bizi bir arada tutan şey. İnsani ihtiyaçlarımızı karşılamak kadar doğal olan ne varsa bu hayatta ortak hareket etme de öyledir Yaşadığımız düzen bizi bölmüş-parçalamış un ufak etmiş. İşte bizlerin alınterileri sonucunda birileri tek başlarına paşalar gibi yaşıyor. Onlara hizmet ederek ve bu siyasi düzen partileri de beyinlerimizi bulandırıp bize ait olmayan dünyalar yaratıyorlar kafatasımızın içinde. İşçilerin ve emekçi halkların birliğinin egemen kılındığı, emeğin iktidarının kurulduğu, gerçek üretimin sahiplerinin gerçek yöneticilerin olduğu bir dünya elbette mümkündür.

Sınıflı toplumun ortaya çıkışından bu yana hep ezen ve ezilenler var olmuştur. Ezen sınıfa karşı daima ezilenlerin saflarında bir mücadele kıvılcımı patlamış ve ortaya yeniyi isteyen yenilikçiler çıkmıştır. Tarihsel kronolojinin gözden geçirilerek bugünün kapitalizmine gelindiği bir sarmal bağıntı ilişkisi diyalektiği çıkıyor karşımıza. Sermaye düzeni öncülü olan diğer sınıflı toplumlardan beslenerek ilerlemiş ve bu ilerlemeler sonucunda daha güçlü-deneyimli bir sistem yaratmıştır. Kapitalist emperyalist barbarlık girmiş olduğu bunalımla birlikte savaş tamtamlarını çalarak, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş bununla da kalmamış, işgal ve katliamlarına vahşi bir biçimde hala devam etmektedir. İşbirlikçi tekelci sermaye ise IMF direktifleri doğrultusunda her şeye hazır ol vaziyetinde durmakta ve ABD emperyalizminin bir dediğini iki etmemektedir. Bu durumda emir eri AKP hükümeti ise 2. kez işbaşına gelerek, neo liberal politikalarıyla; özelleştirme-işsizlik açlık ve yoksulluğu işçi ve emekçilere reva görmekte ve çağın neredeyse sermayeye en iyi hizmet eden partisi rolü görmekten geri durmamaktadır. Yeri geldiğinde düzenin hükümet cephesindeki yeni modeli AKP, Ortadoğu’daki katliamlara karşı İslami kesimi de ehlileştirerek, psikolojik-sosyal siyasal dengeler üzerinden sus-pus toplumu yaratarak tepkiyi en aza indiren bir muhalefet yaratıyor. Keza yeri geldiğinde, Kürtçü, Kemalist, muhafazakâr, milliyetçi, bir parti modeli veriyor. Açıkçası tam ABD modelinde liberal, her yöne çeken lastik misali bir partidir AKP. Yani düzen bir şekilde kendini yenilemeye devam ediyor daha iyi sömürmek vede yönetememe krizini aşmak için.

Baştaki hükümet değiştikçe işçi ve emekçilerin yaşamında yine yeniye dair hiçbir şey olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, maden işçilerini sahiplenmesi gereken ilk kesim ezilen işçilerdir. Sohbet edeceğimiz öncelikli gündem Kılıçdaroğlu değil, maden de aşırı kar hırsı sonucunda ölen işçiler olmalıdır. 26 Mayıs’ta genel grev için mücadele edilmeli, sendikaların grev silahını hayata geçirmeleri için işçilerin tabandan gelen öfkesi hakim olmalıdır gündeme. Uzun bir süredir yürüttükleri oyalama taktikleriyle süreci geçiştirmelerinin ardından, 26 Mayıs’a 5 gün kala yaptıkları açıklamayla eylemin içini boşaltma niyetlerini tescilleyen sendika bürokratları, direnişçi işçilerin sınıf öfkesine hedef olmaya devam ediyor.

Bu çerçevede, direnişçi TEKEL, itfaiye ve Esenyurt Belediyesi işçilerinin dün İstanbul’da Türk-İş Bölge Temsilciliği’ni işgal etmelerinin ardından, bugün başka illerden de işgal haberleri geldi.

İzmir'de TEKEL işçileri Alsancak'ta bulunan Türk-İş 3. Bölge Temsilciliği binasını işgal ettiler.

Adana'da ise Türk-İş 4. Bölge Temsilciliği binasına girmek isteyen TEKEL işçilerine polisler tarafından müdahale edildi.

Samsun'da bulunan Türk-İş 6. Bölge Temsilciliği binası da işçiler tarafından işgal edlldi.

Diyarbakır'da Türk-İş 7. Bölge Müdürlüğü'nde bulunan sendika bürokratları ise TEKEL işçilerinin eylem yapacağını öğrendikten sonra kapıları kilitleyip binayı terk ettiler.

Son gelişmelerle birlikte, İstanbul'un ardından İzmir, Adana, Samsun ve Diyarbakır'da da açlık grevleri başlamış oldu.

Muğla’da devlet eliyle Şerzan Kurt adlı Kürt öğrenci katledildi. Van'ın Özalp İlçesi'nde ise meydana gelen patlama sonucunda 1 çocuk yaşamını yitirdi. Yaşları 9 ile 13 arasında değişen 3’ü ağır 5 çocuk yaralandı vb.

İşte esas gündem budur.

Devrim ve sosyalizmin; yeni bir toplum modeli yaratmanın, toplumsal mülkiyetin bireyin elinden alındığı ve toplumsallaştırıldığı bir düzen hedefi ekseninde hareket etmenin savaşımı verilmektedir bu coğrafyada. Bugün milyonlarca emekçi ekonomik buhranın en acımasız ve barbar sürecini yaşamakta ve düzene karşı nefret ve kin kusmaktadır. Bu nedenle neredeyse TC devletinin meclisinin kuruluşundan itibaren 80 yılı aşkın süredir işçi ve emekçi halkın kurtuluşunu burjuva düzen partileri getirmemiş aksine açlığı, sefaleti yoksulluğu, ezilen uluslar üzerindeki baskı ve sömürü katmerleşerek, devam ede gelmiştir.

O nedenledir ki, mesele düzene karşı göstermelik bir muhalefetle sınırlandırılamaz. Burada ne akp’nin hükümet olması ve ne de “sözde” CHP’nin sahte muhakefetliği insanca bir yaşama hizmet etmiyor.

Düzene karşı hem işçi ve emekçilerden yana devrimci bir temelde toplumsal muhalefeti örgütlemeli ve hem de kapitalizme karşı sosyalizmin tek alternatif olduğu gerçeğini unutmadan örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz. Tek çıkar yolda budur!

kocgirililer.org 25.05.10