Bildirge

Reklam
KUKM'ni toparlama ve yeniden inşa BİLDİRGESİ. Sosyalistên Şoreşgerên Kurdistan (Kürdistan Devrimci Sosyalistleri)'ın görüşlerinin toplu ve sistemli olarak ortaya konulduğu kitap...

Ziyaretçiler

Ay, hafta ve gün istatikleri 26 Eylül 2008 tarihinden itibaren...
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün320
mod_vvisit_counterDün584
mod_vvisit_counterBu Hafta3311
mod_vvisit_counterBu Ay6226
mod_vvisit_counterTümü590554

Kimler Sitede

Şuanda 44 konuk çevrimiçi

PKK-Vejin ve Şener

Reklam

Bir Yanılsamanın Sonu

Reklam
"HİÇBİR VAKİT TAM KARANLIK DEĞİL GECE" / TEMEL DEMİRER PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı   
Salı, 13 Mayıs 2008 20:57

 "Ubi dubium ibi libertas."[1] / Ankara 2'inci Asliye Ceza mahkemesindeki, TCK 301 ile 216. maddelerinden cezalandırılmam istendiği 6 Mart 2008 tarihli duruşmadan[2] bu yana, davaya ilişkin önemli gelişmeler oldu.

Bu durumdan hareketle, dava konusu olay ve olgulara ilişkin kanaatlerimi heyetinize iletmek istiyorum...

TCK 301 TÜLUATI

"Derin olan kuyu değil

kısa olan iptir."[3]

Geçen sürede TCK 301'de "revizyon"a gidildi; olup-bit(mey)en bütünüyle bir tüluatı andırıyordu...

Denilene göre, "AB 301. madde değişikliğinden[4] memnun"MUŞ![5] (Böylelikle AB'nin demokrasi ve demokratikleşmeden ne anladığı bir kez daha tescillenmiş oldu.)

Ayrıca, TCK'nin 301 maddesinin "değiştirilmesi" konusunda "Türkiye'de demokrasinin olgunlaşması sürecinin adımları olarak görüyorum,"[6] diyen Elif Şafak da AB'den farklı bir tavır sergilemiyor!

TCK 301'in magazin malzemesi bile olduğu[7] kargaşada ben, kendi hesabıma bu "değişiklik" tüluatına da "Hayır" diyorum...

TCK 301, liberaller için olmasa da, gerçek muhalifler için yerli yerinde duruyor.

 

Örneğin TCK 301 davaları tam istim devam ederken; Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in verdiği bilgiye göre 301'den 2006'da açılan 835 davada bin 314 sanık hâkim karşısına çıktı. 2007'nin ilk üç ayında ise 744 davada bin 189 sanık yargılandı,[8] ve bu durum tam istim sürüyor...

Örneğin polis ateşiyle başından vurularak öldürülen Baran Tursun'un ailesinin, "301'lik" olması gibi... Mahkemede kalem kıran Mehmet Tursun, eşi Berrin Tursun ve sanık polis memuruna yumurta fırlatan abla Şelale Tursun hakkında Karşıyaka 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde, TCK'nın 301. maddesi uyarınca "Yargı görevini yapanı etkileme, tehdit, hakaret, TC hükümetini, yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilâtını alenen aşağılama" suçundan dava açıldı. Ayrıca da yargıya güvenmediklerini söyleyen aile hakkında, İHD üyeleriyle yaptıkları açıklamalar nedeniyle yine 301'inci maddeden bir de Karşıyaka 5'inci Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı![9]

Ayrıca Reuters'e "Bu soykırımdır" dediği için TCK 301'den yargılanan Hrant Dink'le ilgili suçlama, öldüğü için düştü; ama aynı davada yargılanan oğlu Arat Dink'e ise üç yıl hapis istendi![10]

Bu arada daha da ilginç (gülünesi) şeyler de oldu: Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Isparta Şubesi ve Ulusal Güç Birliği Platformu'nun Isparta'da 4 Mart'ta Devrim Yasaları'nın 84'üncü yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamayı okuyan ADD Isparta Şube Başkanı Mahmut Özyürek hakkında 301. madde ve Cumhurbaşkanı'na hakaret suçlarından dava açıldı.

Isparta Cumhuriyet Savcısı Hayrettin Tızlak tarafından hazırlanan iddianamede Özyürek'in yaptığı basın açıklamasının kamera kayıtlarının incelendiği belirtildi. İnceleme sonucunda Özyürek'in, "Cumhurbaşkanı'na alenen hakaret etmek, Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılayıp, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve sevk etme" suçlarını işlediği, bu nedenle hakkında Isparta Asliye Mahkemesi'nde TCK'nin 299, 301 ve 216'ncı maddeleri uyarınca dava açıldığı vurgulandı.[11]

Şu göz ardı edilmesin; adı 301 olur ya da olmaz; ancak bu rejim 301'siz bir zihniyet ve pratiği olmadan olmaz; 301 zihniyet ve pratiği, rejimin "olmazsa olmaz"ıdır![12]

"Neden" mi? Gayet basit, 301'in nereden çıktığı ve nereye geldiğine göz atmak yeter de artar bile!

Faşist nitelikli İtalyan Ceza Kanunu'nu kaynak alarak oluşturulan Türk Ceza Kanunu 1926 yılında yürürlüğe girdi. TCK'nin 159'uncu maddesi ile "Türklük, Türk Milleti, Türk Devleti, TBMM, Hükümet, Yargı, Ordu ve Emniyet" koruma altına alındı. 1936'da Cumhuriyet'i tahkir etmek de madde kapsamına alındı ve Türklüğü tahkirin yabancı ülkede bir Türk tarafından yapılması durumunda cezanın artırılması öngörüldü.

1946'da kovuşturma için Adalet Bakanlığı'ndan "izin alma" şartı getirildi. 2002'de ise "eleştirilerin cezalandırılmayacağı" maddeye eklendi. Son değişiklik ‘uyum yasaları' çerçevesinde yapılmıştı.

Bu değişikliğin ardından yeni TCK çalışmalarına başlandı ve hazırlanan kanun 2005'te yürürlüğe girdi. Zinanın suç olup olmayacağı tartışmalarına odaklanan kamuoyu ifade özgürlüğünün önüne set çeken ceza maddelerini gözden kaçırdı. Bunlardan birisi de kolayca uygulanan eski TCK 159'un modern versiyonu TCK 301'di. Madde, yeni hâliyle çok daha kolay uygulanır hâle getirildi. Adalet Bakanlığı'ndan "izin şartı" kaldırıldı ve "tahkir ve tezyif" yerine "aşağılamak" kavramı getirilerek maddenin kapsamı genişletildi.

Devleti kutsayan, bireyi yok sayan totaliter/ otokratik zihniyetin ürünü olan bu madde, 159'ken de 301'ken de düşünen ve düşündüğünü açıklayanın karşısında oldu ve olmaya devam ediyor. 80 yıldan beri değiştirilerek denenen bu maddede hükümet, yine değişiklik yapmak istiyor ve bu bize Sicilyalı Prens Lanpedusa'nın "Hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştirmek gerekiyordu," sözünü hatırlatıyor.

İşte, TCK 159/301 mağdurlarından aklıma bir çırpıda gelen isimler:

Ahmet Önal (Yayıncı), Baskın Oran (Akademisyen), Burak Bekdil (Gazeteci), Celal Başlangıç (Gazeteci), Cüneyt Arcayürek (Gazeteci), Elif Şafak (Yazar), Emin Karaca (Yazar), Ercan Kanar (Avukat), Eren Keskin (Avukat), Erol Katırcıoğlu (Akademisyen), Erol Özkoray (Gazeteci), Faruk Çakır (Gazeteci), Fatih Taş (Yayıncı), Ferhat Tunç (Müzisyen), Fikret Başkaya (Akademisyen), Haluk Şahin (Akademisyen), Hasan Cemal (Gazeteci), Hrant Dink (Gazeteci), İbrahim Kaboğlu (Akademisyen), İsmail Beşikçi (Sosyolog), İsmet Berkan (Gazeteci), Mehmet Emin Sert (Yayıncı), Mehmet Pamak (Yazar), Murat Belge (Akademisyen), Murat Papuç (Emekli Subay), Münir Ceylan (Sendikacı), Orhan Pamuk (Yazar), Ragıp Zarakolu (Yayıncı), Sinan Kara (Gazeteci), Şanar Yurdatapan (Müzisyen), Tuncay Özkan (Gazeteci), Zülküf Kışanak (Gazeteci)...

Sürekliliği daim olan TCK 301'ler tükenmez, çünkü bu bir rejim sorunudur!

Tıpkı İHD Başkanı Hüsnü Öndül'ün işaret ettiği üzere: "Ceza hukukunun ‘Kanunsuz suç ve ceza olmaz' evrensel ilkesini bir tarafa bırakıp, eski Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesinin kaldırılmasından sonra aynı ‘suçlar!?' için, ‘ne yapalım 163. Madde kaldırıldı, biz de 312. maddeyi uyguluyoruz' diyen zihniyet değişmemişse, bu defa 301. madde değil, başka maddeler uygulanacaktır."[13]

Baskın Oran'ın, "TCK 301'in, ‘din' ve ‘ırk ayrımcısı' özelliklerine dikkat çekti"ği[14] koordinatlarda şurası çok açık: "TCK 301. maddesinde Türklük yerine Türk Milleti ve Cumhuriyet yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi değişiklikler yapılması soyut kavramlar üzerinden suç yaratmaya devam etmek demektir. Bu anlayışın ise ifade özgürlüğünü yok ettiği açıktır."[15]

"301. madde ne şekilde kaleme alınırsa alınsın, hatta kaldırılsın, biz ifade özgürlüğünü içselleştirmedikçe maalesef başka 301'ler mutlaka bulunacaktır."[16]

Kimse inkâra kalkışmasın; olup-bit(mey)en "Kapitalizm ile demokrasi birbiri ile uzlaşmaz" diyen Marksist akademisyen Ellen Meiksins Wood'un saptamalarını doğrulamaktadır: "Eğer birileri sadece 301 gibi düşünce özgürlüğünü engelleyen yasaları savunuyor ve işçilerin her türlü özgürlüğünü savunmuyor, bunu gündemlerine taşımıyorlarsa, onların yaklaşımlarına ‘sol' demek için hiçbir neden görmüyorum. Sadece düşünce özgürlüğünü savunmak yetmez, özgürlüğün belli bir amaç uğruna kullanılmasını da desteklemek gerekir. Bu amaçlardan biri sosyal devletin genişlemesi ise, diğeri de metalaşmanın tersine dönmesidir."[17]

Tekrar ediyorum; "değişti" denilen TCK 301'de değişen bir şey söz konusu değildir!

"Bu madde bu durumuyla ve bu gerekçe ile asla yürürlüğe girmemeli" diyen Yargıtay Onursal Başkanı Selçuk, Cumhurbaşkanı Gül'den 301. Maddenin Meclis'e iadesini istedi.[18]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlarından Rıza Türmen de, 301 değişikliğini kozmetik olarak nitelerken, "301. madde değişikliği için ‘Türklük mü, Türk milleti mi' ifadelerinin öneminin nerede olduğunu anlayabilmiş değilim. Bunlar zaten yoruma açık suçlar. Bu değişiklikler bana biraz kozmetik geliyor,"[19] diyor...

Hayır bir şeyi çarpıtıyor değiliz; Örneğin Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, 301. madde değişikliği ile ilgili "Suç unsurunda değişiklik yok. Önemli olan husus, bu tip davaların açılmasının veya kaldığı yerden devamının izne bağlanmış olması," diyor![20]

Durum, tamı tamına budur; böyledir!

Bu tabloda Hrant Dink'in avukatı Erdal Doğan yapılan "değişikliğin" Hrant Dink'in yargılama sürecini başlatan 159'uncu maddeden hiçbir farkı olmadığı vurgusuyla, "Mevcut 301'in bir makyajla eski hâle dönüştürülmüş hâlidir. Bu madde ve buna benzer 305 ve diğerlerinin ceza yasamızdan toptan çıkarılması gerekirken, yapılan bu değişiklik kamuoyunu ve AB sürecine muhatap kesimleri aldatmaktan başka bir şey değildir" dedi.

301. maddeden hâlen yargılanmaya devam eden Ragıp Zarakolu da, madde üzerinde yapılan değişikliğin AB baskısı sonucu gerçekleştiği ve günü kurtarma tutumunun dışında köklü bir değişim içermediği[21] vurgusuyla ekledi: "301'den yargılanan 700'ün üstünde insan var. Bu durum 301'in ne kadar sorunlu bir madde olduğunun kanıtı. Deniliyor ki artık 301 davaları Adalet Bakanlığı'nın ya da Cumhurbaşkanlığı'nın iznine tabi olsun. Yargılandığım dava Adalet Bakanlığı'nın izniyle açıldı. Durum değişmeyecek"![22]

Kaldı ki "Hukukçuların 301'den fazla sorun çıkaracağını söylediği 305. maddenin yeni TCK yapılırken düşünce özgürlüğü açısından belki 301'den bile daha yakıcı olabileceğine, Kürt ve Ermeni sorununda çözüm istemenin... bu maddeden cezalandırılmayı mümkün kıldığına dikkat çekiliyor"ken;[23] TCK 301'e parlamento makyajı[24] hiç ama hiçbir şeyi değiştirmemiştir, buna muktedir değildir...

Görülmesi gerek: "AKP'li Hakkı Köylü, 301'in ‘sübap' bir madde ve sigorta olduğunu belirterek, ‘Bu madde kaosu ve anarşiyi önler. Yeter ki, özgürlükler ve demokrasi nazara alınarak dikkatle uygulanabilsin,' dedi.

Köylü TCK'da ‘Şerefe Karşı Suçlar' bölümü altında 125. madde'yle ‘hakaret' suçunun düzenlendiğine dikkat çekerek, ‘Bu maddeyle kişiler de dava açabilir. 301 olmazsa, 125. madde devreye girer,' dedi..."[25]

Denilenlere dikkat edin; bunlar size neyin değiştiğini değil; değişmediğini ve değişemeyeceğini -yeterince net- anlatmıyor mu?

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Terry Davis'in, "Atatürk TCK 301'e geçit vermezdi,"[26] palavralarına prim vermeden;[27]

"AKP'nin değişiklik teklifinin 301'in ruhunu korumaya yönelik olduğu"nun;[28]

AB Uyum Komisyonu Başkanı AKP'li Yaşar Yakış'ın, İsveçli parlamenterlere, 301. madde değişikliğinin yeterli olmadığını anlattığının;[29]

"TCK 301. maddenin ‘virgülüne' bile dokunulmasına karşı çıkan MHP yönetiminin, başlatılacak karşı kampanya için yaklaşık 2 milyon YTL'lik bir kaynak ayırdı"ğının;[30]

"CHP'nin, düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri olduğu gerekçesiyle eleştirilen TCK 301. maddesine sahip çıktığı"nın;[31]

SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın'ın, "301. maddenin kaldırılmasından yana değiliz. Ama değiştirilmesinden yanayız,"[32] dediğinin;

DTP Grup Başkanı Ahmet Türk'ün, "makyajla" yetinildiğini savunduğu TCK'nin 301. maddesinde yapılacak değişikliğe destek vermediklerini belirterek, "Hrant Dink'in katili" olarak nitelendirdiği 301'in tümden kaldırılmasını istediğinin;[33]

Financial Times gazetesinin de, "Mussolini'nin faşist yasalarını örnek alan 301'de yapılan değişiklik yetersiz. Erdoğan meseleyi yeniden ele almalı; madde tepeden tırnağa değiştirilmeli veya tümüyle kaldırılmalı,"[34] dediğinin altını özenle çizerek Ümit Kardaş'ın, "Yurttaşların davranışlarını düzenlemelerine olanak vermek için yeterli açıklıkta düzenlenmemiş bir norm [TCK 301 ve 305 gibi-y.n.], hukuk olarak kabul edilemez,"[35] saptamasını paylaştığımı ifade etmeliyim...

Hayır; TCK 301'den yargılanan birisi olarak Adalet Bakanı'nın hoşgörüşüne muhtaç olmadığımı belirterek, bunun nedenini, Goethe'nin sözlerine bırakıyorum: "Hoşgörü olsa olsa bir merhaledir. Hedef saygı göstermek olmalıdır. Hoşgörü onur kırıcıdır"!

 

TCK 301'İ "ÖRNEK"LERSEK!

 

"Düşünceler odun kümeleri

ya da darağaçları üzerinde,

ateş, ip ve kılıç ile yok edilemez."[36]

 

Çünkü TCK 301 zihniyeti, resmi ideolojinin "boş inanış, efsane ve imanın" eseridir! Ya da Alfred E. Smith'in, "Hukuk, demokraside azınlıkların haklarını ve özgürlüklerini koruma aracıdır," saptamasının inkârıdır!

Avukat Eren Keskin'in, "TCK 301 keyfi uygulanıyor," dediği koordinatlar; Benito Mussolini'nin, "Boş inanışlar ve efsaneler bir iman, bir tutkudur. Bunların gerçekliğinin olması gerekmez. Myth'lerin gerçekliği bunların bir inanış, bir umut, bir iman, bir cesaret kaynağı olmalarındandır,"[37] diye betimlediği atmosferden malûldür...

Avukat Eren Keskin, "orduya hakaret"ten TCK 301 ile yargılanırken; aynı sözler için Kartal 3. ve 5. Asliye Ceza'da açılan ayrı davalardan birinde beraat, diğerinde de mahkûmiyet kararı aldı...

Evet, evet tam da böyle...

Eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in "Uygulamayı görelim" diyerek sahip çıktığı 301. maddenin avukat Eren Keskin'e uygulanışı skandala dönüştü. Keskin'e, altı yıl önce yaptığı bir konuşma nedeniyle "Orduya hakaretten", hukuka aykırı biçimde iki dava açıldı. Üstelik iki davanın görüldüğü adresler de aynıydı: Kartal Adliyesi. Kartal 3. ve 5. Asliye Ceza mahkemelerinde görülen bu iki davadan çıkan kararlar da, uygulamadaki garabeti ortaya koydu: 5. Asliye Ceza Mahkemesi "Beraat" derken, 3. Asliye Ceza Mahkemesi 10 ay hapis cezası verdi.

İHD Şube Başkanı olarak gittiği Köln'de, 16 Mart 2002 günü bir konferansa katılan Keskin, şunları söyledi: "Türkiye'de ordu ticaretin içine girmiş, banka satın alıyor, silahla sermaye aynı elde toplanıyor. Ülke sivil güçler tarafından yönetilmedikçe kadın sorunları çözülmez. Asker cinsel taciz uyguluyor. İşkence olsun diye evli kadınlara bile bekâret testi yapılıyor."

Keskin'in bu sözleri Türkiye'de basında yer alınca aynı yıl Prof. Dr. Necla Arat'ın şikâyeti üzerine Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Bir yıl sonra ise Emniyet'in ihbarı üzerine savcılık Kartal 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde bir dava daha açtı. İki ayrı davada eski TCK'nın 159, yeni TCK'nın da 301. maddesinde düzenlenen, ‘Türk Silahlı Kuvvetlerini aşağılamak' suçlamasıyla yıllarca sürdü.

Bu arada, Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki dava "Görevsizlik" kararıyla Kartal'a gönderildi. Bu aşamada hukuken iki dosyanın birleştirilmesi gerekirken, Bağcılar'dan gelen dosya Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlandı.

İki davadan en erken sonuçlanan, daha sonradan CHP İstanbul Milletvekili olan Arat'ın şikâyetiyle Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki yargılamaydı. Mahkeme, 14 Mart 2006'da verdiği kararda Keskin'i 301'den 10 ay hapis ve para cezasına çarptırdı.

Keskin, kararı temyize götürdü. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 22 Ekim 2007'de kararı bozdu. Son duruşma, 10 Nisan 2008'de görüldü. Keskin, hakaret etmediğini, sadece düşündüklerini aktardığını savunurken, hâkim Servet Kartal, 301. maddedeki değişikliğin beklenmesine karar verip duruşmayı 22 Mayıs 2008'e erteledi.

Oysa aynı savunma, Kartal 3. Asliye Ceza Mahkemesi'nin komşusu Kartal 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yeterli ve haklı bulunmuştu.

Kartal 5. Asliye Ceza Mahkemesi 25 Temmuz 2007'de verdiği kararda, düşünce ve ifade hürriyeti için örnek oluşturmuştu. Bilirkişi Prof. Dr. Ahmet Gökçe'nin, "Sözler sert eleştiridir. İfade hürriyeti kapsamındadır" görüşünü belirtmiş, Keskin de beraat etmişti...[38]

Evet durum bu; ve TCK 301 de bu örnekte görüldüğü gibi bir şey!

Bilmem anlatabildim mi?

Bu durum bana Jean Jacques Rousseau'nun, "Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiç bir zaman varolmadı ve varolmayacaktır"; Pierre-Joseph Proudhon'un, "Demokrasi gizli bir aristokrasidir"; Ovid'in, "Parlamentonun kapıları fakirlere kapalıdır," sözlerini anımsatırken sormalıyım: Haksız mıyım?!

 

"İNSAN HAK(SIZLIK)LARI MI?" DEDİNİZ!

 

"If the cap fits, wear it."[39]

 

Haklıyım! Çünkü "demokrasi", "insan hak(sızlıklar)ı" adına sergilenen fiiliyat, bana haklı olduğumu gösteriyor![40]

"Cumhurbaşkanı Gül'ün boş bulunan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliği için tercihini F tipi cezaevlerinin mimarlarından ve Hayata Dönüş Operasyonu'nda Cezaevleri Genel Müdürü olan Ali Suat Ertosun oldu"ğunun[41] altını çizip, hızla sıralayayım:

° BİA'nın ‘2007 Medya Gözlem Raporu'nun verilerine göre, Şubat ila Nisan 2008 kesitinde 186 kişi düşüncelerinden ötürü mahkemelik oldu.

2008 yılının ilk üç ayında 71'i gazeteci toplam 186 kişinin 92 davadan yargılandığını, 301. maddeden 12 yeni dava açıldığını ortaya koydu.

Söz konusu üç ayda 42 kişi 301'den mahkemelik oldu, bunlardan 12'sine yönelik suçlama yeniydi: Ali Haydar Güneş, Esma Yavuz, Sabit Çiçek, Şahin Kösedağı, Nadide Toker, Ali Bozkına, Can Aydemir Sezer, Atilla Aka, Esra Sönmez, Nihal Samsun, Nurettin Demirtaş, Selma Irmak, M. Kemal Çelik, Aytekin Dal, M. Sadık Aksoy, M. Reşat Yiğiz, Temel Demirer, Banu Uzpeder, Ahmet Şık, Mahmut Alınak ve Ahmet Türk. Bu dönemde bir tek Ali Rıza Vural beraat etti. Tüm 2007 yılında bu sayı 55 idi.

301'in uygulandığı üç yıllık dönemde 120'den fazla gazeteci, yayıncı, aktivist ve siyasetçi yargılandı. Ancak Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, 2006'te 12'si çocuk toplam bin 533 kişiye 835 dava, 2007'nin ilk üç ayında da bin 189 kişiye 744 dava açıldığını açıkladı.[42]

Bu işin bir yanı, öteki(leri)ne geçersek:

° Türkiye'de 2007 yılında işkence gördüğü iddiasıyla 452 kişi Türkiye İnsan Hakları Vakfı'na (TİHV) başvurdu. İşkence görülen kurum ve yerler ile işkencenin şiddetine de değinilen raporda, kötü muamelenin en çok karakollarda, açık havada ve sokakta görülmesi ve bu yerlerde en ağır işkence türlerine rastlanması Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nda (PVSK) yapılan değişikliği tekrar gündeme getirdi.

Türkiye'de başta yaşam hakkı, işkence yasağı, düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere ciddi insan hakları ihlâlleri gereken yasal önlemler alınmadığı için hâlen devam ediyor. İşkence ve kötü muamelede artış anlamına gelen hak ihlâllerinin ülke çapındaki sonuçları THİV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri'nin çalışmaları kapsamında açıklanan raporla da ortaya çıktı.

TİHV'nin İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Diyarbakır olmak üzere beş kentte bulunan merkezlerine işkence gördüğü iddiasıyla 2006 yılında başvuran kişi sayısı 337'ydi. 2007'de ise bu rakam 293'ü erkek, 159'u kadın ve 33'ü çocuk olmak üzere toplam 452'yi buldu.

İşkence gördüğü iddiasıyla başvuran kişilerin 320'si 2007 yılında kötü muameleye maruz kaldığını belirtirken, bu rakamın 2006 yılında 252 olduğu ifade ediliyor. Raporda dikkat çeken diğer bir nokta ise işkencenin en çok emniyet müdürlüklerinde meydana geldiğini sayısal verilerle gözler önüne sermesi. PVSK ile işkence yüzde 30 oranıyla emniyet müdürlüklerinde, yüzde 34.9 oranıyla açık alanda, yüzde 19 oranıyla polis karakollarında, yüzde 5.2 oranıyla jandarma karakolu/komutanlığında ve yüzde 10.2 oranıyla diğer yerlerde meydana geldiği belirtiliyor.[43]

° Önemli bir ek: Kocaeli Üniversitesi Adli Bilimler Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ümit Biçer, yargıçların, bilirkişilere özel ve teknik bilgi gerektiren davalarda geç başvurması nedeniyle, Türkiye'de işkence suçlarına ilişkin "hayati tehlikesi yok" yönünde hazırlanan raporların yüzde 55'inin yanlış olduğunu belirtti![44]

Ve bir örnek: Cinsel taciz iddiasıyla gözaltına alınan A.T. jandarma karakolunda işkenceye maruz kaldığını söyledi ve savcılığa suç duyurusunda bulundu... A.T., taciz olayının olmadığının anlaşılması üzerine savcılıkça serbest bırakıldı. Karakolda kendisine işkence yapıldığını öne süren A.T., adliyeye gidip adlarını bilmediği ancak görünce teşhis edebileceğini söylediği bir astsubay ile 10 asker hakkında suç duyurusunda bulundu... Karakolda derdini anlatamadığını söyleyen A.T. "Beni boş bir odaya koydular. Adlarını bilmediğim, ancak, görürsem tanıyabileceğim 10 asker ile 1 astsubay geldi. Önce beni çırılçıplak soydular, sonra soğuk su döküp işkence yaptılar. Sabah 09.00'dan 16.00'ya kadar işkence yaptılar. Askerlerin hepsinin elinde cop vardı. Bir asker ‘Kafasına torba geçirelim, üzerine pisleyelim' dedi. Bunu yapmamaları için çok direndim" dedi![45]

° F tipi cezaevlerine "İnsani, sosyal ve kültürel standartlar sistemi uygulanıyor" savıyla sahip çıkan Adalet Bakanlığı'na, Çağdaş Hukukçular Derneği'nden (ÇHD) yanıt geldi. Altı ayrı cezaevinden 120 tutuklu ve hükümlüyle görüşülerek hazırlanan rapora göre, avukat Behiç Aşçı'nın ölüm orucunu bırakması karşılığında çıkarılan haftada 10 saatlik görüşme hakkına ilişkin 45/1 genelge sadece Kandıra 2 No'lu F Tipi'nde, o da ancak 2.5 saat uygulanıyor. Rapora göre, diğer uygulamalar da 1980'li yılların Diyarbakır Askeri Cezaevi'ni aratmıyor: Telefon ve görüşte Türkçe dışında dil yasağı var, Ermeni gazete ve Kürtçe kitaba yasak konuyor, çıplak aramalar yapılıyor, kendini aratmayana şiddet uygulanıyor, dilekçeler sonuçsuz kalıyor...[46]

Her gün karşı karşıya kaldıkları keyfi yasaklardan bunalan Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi tutuklularının 13 başlık altında toplayarak savcılığa gönderdikleri suç duyurusu dilekçesine cezaevi yönetiminin verdiği yanıtlar evlere şenlik. Yönetim, daha önce ‘mesnetsiz' dediği iddialarla ilgili bu kez uygun gerekçeler üretmeyi tercih etti. Cezaevi yönetiminin yanıt yazısında, hücrelerdeki elektrik ve su kesintilerinden bile tutuklular sorumlu tutuldu. Yönetimin iddiasına göre, örgüt mensupları su ve elektriği zarar vermek düşüncesiyle açık bıraktıkları için kısıntıya gidildi.

Yazıda, Adalet Bakanlığı'nın her fırsatta ‘modern' olduğunu öne sürdüğü F tipi cezaevinde doktor ve hemşire bulunmadığı da itiraf edildi. Tutukluların darp edildiği iddiaları ise reddedildi. Yazıda, "Sol terör örgütü mensubu hükümlüler, ceza infaz kurumunu karalamak amacıyla asılsız iddialarla darp edildiklerine ilişkin şikayette bulunmaktadır" denildi. Kürtçe mektupların tutuklulara teslim edilmediği, ısrar edenlerden ise tercüme parası istendiği ortaya çıktı.[47]

° Ve nihayet: Tunceli'de düzenlenen ‘Anayasa' konulu panele çok sayıda kişi katıldı. Ancak izleyiciler arasındaki polis kafeye gitmek yerine paneli izleyince işinden oldu.

Polis Ercan Elmastaş görev yeri Tunceli'de, izin gününde, sol bir kuruluşun düzenlediği ‘Anayasa' konulu yasal panele katılınca meslekten atıldı. Soruşturma dosyasına göre Elmastaş, "sosyal etkinlik olsun" diye panele katıldığını beyan etse de, sinema ve kafeler varken, inandırıcı bulunmamış', üstelik ‘konuşmacıları dikkatlice dinleyip alkışlamış'tı![48]

Özetin özeti, siz de Erdal Şafak gibi, "Uluslararası hukukta ‘İnsan hakları' tarihi eskidir: Sadece modern çağlarla yetinseniz bile İngiltere'de 1215'te ilan edilen ‘Manga Carta'dan başlar, ‘Habeas Corpus'la (İngiltere, 1679), ‘Bill of Rights'la (İngiltere, 1689), ABD'nin bağımsızlık bildirgesiyle (1776), Fransız Devrimi sırasındaki beyannamelerle (1789, 1793) devam eder, BM Şartı ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1945) ve BM İnsan Hakları Konseyi (2006) ile günümüze düğümleyebilirsiniz,"[49] diyebilirsiniz belki "ama" bunların coğrafyamızda bir yalan olduğu gerçeğini gölgeleyemezsiniz!

Çünkü egemenlerin düzeni budur, böyledir...

 

DÜZEN NE(DİR)?

 

"Kendini yargılamak başkalarını

yargılamaktan daha zordur."[50]

 

Görmüyor olamazsınız...

"Bir ‘müesses nizam'ın kendini koruma ve kendini sürdürme çabası şu dönemde Türkiye'de seyretmekte olduğumuz biçimleri alıyorsa, bu ne anlama gelir? Bugün için ne anlama gelir, yarın için ne gibi anlamlar içerir?" diye soran Murat Belge ekliyor:

"Şu koşullarda, böyle yöntemlerle korunan bu ‘müesses nizam' neymiş, ne tür bir ‘nizam'mış, herhâlde bunu merak etmemiz, soruşturmamız gerekiyor. Ama bundan önemlisi, böyle yöntemlerle korunan bir ‘müesses nizam'ın yarın neler yapacağı, yapabileceği sorusu. Böyle yöntemler üzerinde oturan bir ‘müesses nizam' içinde yaşayacaksak, vay hâlimize!"[51]

"Müesses nizam"ın nasıl korunduğunu en son 1 Mayıs 2008'in İstanbul'unda gördük, yaşadık!

Mesela "Üzerinde ‘bulduğunuzda polise teslim edin' yazılı gaz bombasını, 1 Mayıs 2008 olayları ardından binalarında bulan DİSK'liler, ellerinde bomba kapı kapı dolaştı. Pimi çekilen bomba polisleri de korkuttu..."[52] Ya da Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. İbrahim Cerrah, 1 Mayıs'ta orantısız güç kullanıldığını kabullendi.[53] "Olmaması gereken olaylar" dedi ve ekledi: "Uygulamada etik ihlâl var"![54]

Ötesi ise malum!

Örneğin Oral Çalışlar, "Çeteler bir hukuk devleti sorunudur... Bu kadar çete hukuk devletinde olur mu?"[55] diye sorarken hemen herşey Fikret Başkaya'nın, ‘Ergenekon İstisna Değil Kuraldır' başlıklı, 16 Nisan 2008 tarihli yazısında işaret ettiği gibidir:

"Türkiye'de olup-bitenleri anlamanın yolu, resmi tarih ve resmi ideolojiden bağımsızlaşmış, Avrupa-merkezli de olmayan bir yaklaşımla mümkün. Tarihsel geri planı dikkate almayan yaklaşımlarla mevcut durumu bilince çıkarmak, olup-bitenleri anlamak mümkün değil... ‘Yüzyıllık geleneği anlamak' gerek...

1982 tarihli cunta anayasasının dibacesindeki ikinci maddede ‘Türkiye cumhuriyeti... bir hukuk devletidir' deniyor. Hukukçular, politikacılar, devlet ricalinin yükseklerindekiler, akademisyenler, herşeyi bilen köşe yazarları da aynı fikirde... Ağızlarını her açtıklarında Türkiye'nin ‘demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti' olduğunu söylüyorlar. Elbette TC'nin bir hukuku var ve bu dünyada hukuku olmayan bir devlet mümkün değildir. Fakat nüanse edilmesi gereken bir şey veya ilişki tersliği var: hukuk devleti yerine devlet hukuku demek daha uygun... Eğer Türkiye'deki rejim gerçekten hukuka uygun bir işleyişe sahip olsaydı devletin önüne bir niteleme sıfatı koymaya gerek olmazdı. Doğrusu hukuk devleti değil, devlet hukukudur. Fakat Türkiye'de standart devlet hukukunun ötesine geçen bir şey var: geçerli hukuk sistemi daha çok asıl devlet partisinin hukuku... Aksi hâlde hükümet partisine karşı bir araç olarak kullanılmazdı... Elbette hukuk, devlet hukuku olmaya devam ettikçe onun hangi odak tarafından kullanıldığı o kadar önemli değildir. Gün Zileli'nin isabetli bir şekilde işaret ettiği gibi, hukuk ve adalet zaten aynı şey değil: ‘Adalet canlıların, bireylerin bilinci ve vicdanıyla, hukuk ise devletlerin ve iktidarların çıkarlarıyla belirlenir. Bu yüzden de bu ikisi bırakın aynı şey olmayı, birbirinin tam zıddıdır'..."

Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u da, tamı tamına bu zemin üzerinde yükselir...

 

TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U

 

"Birinci adım, bir sorunun

varlığını kavramaktır."[56]

 

° Duydunuz, biliyorsunuz: "Eski Nokta dergisi yayın yönetmeni Alper Görmüş aleyhine açılan emekli Oramiral Örnek'e iftira davası, iftira edilmediğini kanıtlayacak belgeye gerek duyulmadan beraatle bitirildi.

Günlüklerde Özden Örnek ve bazı kuvvet komutanlarının görevdeyken darbe hazırlıkları yaptıkları ayrıntılarıyla belgelendiriliyordu. Örnek, günlüklerin kendisine ait olmadığını, iftiraya uğradığını ileri sürmüştü.

Ancak Emniyet araştırması belgenin Örnek'in makamındaki bilgisayardan çıktığını saptamıştı. Günlüklerle ilgili eski komutanlara darbe davası açılması beklenirken mahkeme dosyayı kapattı." [57]

Hikâyeye yabancı olamazsınız: Kapanan Nokta Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Alper Görmüş, emekli Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen darbe günlükleri nedeniyle ‘iftira ve hakaret' suçundan yargılandığı davada beraat etti. Ancak "Bu davanın konusu darbe değil, iftira ve hakaret iddiası" diyen hâkim, Görmüş hakkında beraat kararı verirken, ‘iftira ve hakaret' suçlamasına kaynaklık eden günlüklerin gerçekten Örnek'e ait olup olmadığı konusuna hiç girmedi. ‘Günlük'lerde TSK'nın en üst kademesinde örgütlenen ‘Sarıkız' ve ‘Ayışığı' kod adlı darbe girişimleri çok ayrıntılı biçimde anlatılıyordu.

Emekli Oramiral Örnek, Nokta'da yayımlanan günlüğün kendisine ait olmadığını söyleyerek suç duyurusunda bulununca, Görmüş hakkında dava açılmıştı.

Bu arada, Emniyet'teki kriminal incelemede ‘günlük'lerin yazıldığı CD'nin ‘Örnek'in bilgisayarında yazıldığına dair bir rapor hazırlandığı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildiği' ortaya çıktı. Ancak Bakırköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki dünkü duruşmada, raporun Emniyet'ten istenmediği anlaşıldı.

Emekli Oraminal Örnek'in avukatı Dinçer Eskiyerli, mahkemede söz konusu CD'nin uydurulmuş, taklit edilmiş veya değiştirilerek sunulmuş olabileceğini, bu yüzden kesin delil olamayacağını savundu.

Görmüş'ün avukatlarıysa müvekkillerine ispat hakkı tanınmasını ve Emniyet raporunun İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan istenmesini talep etti. Savcı Süleyman Aydın da CD'nin önemli delil olduğunu belirtip talebi onayladı. Savcı düşünce özgürlüğüyle haber kaynağını açıklamamayı içeren yasalara dayanarak da Görmüş'ün beraatini istedi.

Hâkim Rüveyda Kaner ise bu talepleri reddedip kararı açıkladı. Savcıdan farklı gerekçeyle ‘beraat' verdiğini belirten Kaner, "Bu davanın konusu darbe gibi spekülatif konular değil, iftira ve hakaret olup olmadığıdır. CD'nin delil olamayacağını ben de biliyorum. Günlükleri el yazısı sanıp istemiştim. Suç unsuru oluşmadığından beraate karar verdim" dedi.

Bir süre önce Ergenekon soruşturması kapsamında savcı Zekeriya Öz'ün tanık olarak dinlediği Alper Görmüş, "Ben savcı Öz'ün isteği üzerine orijinal DVD'yi kendisine götürdüm. Haberimiz doğrudur, bunu ömrümün sonuna kadar savunacağım. Darbe iddiamla ilgili mahkeme ispat hakkı vermedi. Yapabileceğimiz bir şey kalmadı, meğer ki başka savcılar çıksın, gerekli işlemleri yapsın" diye konuştu.[58]

Şimdi soralım: "Bağımsız yargı" nerede?

Devam edelim...

° Mersin Halkevleri'nin kapatılması istenen dava dosyadaki fiiller: Erdoğan'a yumurta atma, yumurta maketi taşıma, IMF'li-ABD'li sloganlar, bir tiyatro oyunu, anmayken;[59] Sakarya'daki toplu linç olaylarına ilişkin fotoğraf ve görüntülere karşın polis hiçbir işlem yapmadı. Adapazarı'nda DTP'lileri linç etme girişimine tepkiler sürerken, olaylara katılan yaklaşık bin kişiden bir kişinin bile gözaltına alınmaması dikkat çekti. Emniyet yetkilileri, "İnceleme sürüyor" demekle yetindi![60]

Şimdi soralım: "Tarafsız yargı" nerede?

° Bir şey daha: Tevn Yayınevi sahibi yayıncı Mehdi Tanrıkulu bir iddianamede "sözde Kürt halkı" diyen savcıyı şikâyet edince kendisini hakkında peş peşe açılan davalar zinciri içinde buldu... Tanrıkulu'nun yargılanmasının gerekçesi bir savcı hakkında "Kürtçe suç duyurusu"nda bulunmasıydı. Savcının iddianamesinde Kürtçe suç duyurusuyla Türk Dilinin Kullanımı ve Korunmasına ilişkin Kanun'a muhalefet ettiği ileri sürülüyordu. Mahkemeye göre "koridorlarda Türkçe konuşup duruşmalarda Kürtçe ifade veren, Tanrıkulu'nun amacı ‘üzüm yemek değil bağcıyı dövmek'ti." Beş ay hapis cezası verilen Tanrıkulu'nun "dilinden çektiği çile" bitmedi: Bu kez de duruşmalardaki "Kürtçe" ısrarı yüzünden hakkında dava açıldı.[61]

İnsanların dillerinden ve savunmalarından ötürü "yargı"landığı[62] tablonun öteki yüzü de şöyle: Oflu İsmail için hazırlanan iddianamede, tahliyesi için 2007 yılında hatırlı kişilerin devreye girerek mahkeme heyetini etkilemeye çalıştığı anlatıldı. Oflu İsmail'in 13 Nisan 2007'de serbest bırakıldığı hatırlatıldı. Oflu İsmail'e yönelik düzenlenen çete operasyonunun iddianamesinde, mafya babasının hatırı sayılır kişilerin araya girmesi sonucu 2007 yılında tahliye edildiği anlatıldı![63]

° Geçerken bir not: Kars Belediyesi'ne 28 Kasım 2007 tarihinde yazılı başvuruda bulunarak, park ve caddelere Musa Anter, Vedat Aydın ve Deniz Gezmiş'in isminin verilmesini isteyen Kars Halk Meclisi Sözcüsü Mahmut Alınak hakkında, ‘suçu ve suçluyu övmek' iddiasıyla dava açıldı![64]

Örnek çok,[65] ama burada durup, Ödemiş Adliyesi'nden Hâkim Faruk Özsu'nun sözlerini anımsamak, anımsatmak daha yerinde olur kanaatindeyim: "Hukuka saygı duyulmasını talep ederken bilinmelidir ki saygı ne ikna, ne rica, ne tehdit ne de mevzuat hatırlatılarak kazanılabilir. Onun tek ve ‘basit' bir yolu vardır: Hak etmek..."[66]

Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u, Hâkim Faruk Özsu'nun ifade ettiğini "Hak edebilmiş midir?"

Devletin başvurduğu yöntemlere bakılırsa, buna olumlu yanıt vermek mümkün değildir!

 

DEVLETİN ŞİDDETİ

 

"Kuvvetine güvenerek

zayıfları hor görenin

kuvveti başına bela olur."[67]

 

A. Cihan Soylu'nun, "Devlet görevi, iktidar ve şiddettir,"[68] saptamasına katılmamak mümkün değildir!

Kimileri istediği kadar "devletin şefkati" üzerine hamasi nutuklara sarılsın; gerçek, bu "iddialar"dan çok farklı!

° Alın size 2008'in 1 Mayıs'ı...[69]

Herkes gördü; Çalışma Bakanları bile itiraf etti; caddelerle yetinmeyen polis şiddetten kaçanların sığındığı apartmanlara da biber gazı sıktı, sapanla taş attı, trafik kameraları ise "arıza" gerekçesiyle çalıştırılmadı!

İktidardan emir alan polis, 1 Mayıs 2008'de İstanbul'da sokakları açık işkencehaneye dönüştürdü. Kentte yaşanan olaylardan satırbaşları şöyle:

- Emek Bayramı'nda işçilere su sıkılan panzerlere, itfaiye ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin su takviyesi yapması yurttaşların tepkilerine neden oldu. Yurttaşlar, olayları dehşet verici olarak nitelendirdiler...

- Halaskârgazi Caddesi üzerinde gruplara müdahale eden çevik kuvvet polislerinden bazılarının ceplerinden çıkardıkları sapanlarla taş atması görenleri şoke etti...

- DİSK Genel Merkezi önünde sabah saatlerinde çevik kuvvet tarafından atılan biber gazı ve gaz bombasından etkilenen gazeteciler ve yurttaşların apartmanlara kaçtığını gören çevik kuvvetin apartmanların içine de biber gazı sıkması dikkat çekti. Caddeden ayrılmak isteyenlere, polis tarafından izin verilmeyince "Gaz sıkıyorsunuz, fenalaştık, gözaltına alın" diye tepki gösterdiler...

- Konfederasyon yöneticileri, DİSK Genel Merkezi önünde DSP otobüsü üzerinden konuşmalarını biraz ötedeki gruba müdahale eden polisin attığı gaz bombalarının sesleri altında sürdürdüler...

- Müdahale edilen yerlerde belediyenin trafiği gözetleyen kameraları, "arıza" gerekçesiyle çalıştırılmadı...[70]

Konuya ilişkin olarak Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkan Vekili Yaşar Okuyan, "İstanbul'da dün [1 Mayıs 2008-y.n.] devlet terörü estirildi" dedi.[71]

Polisin DİSK Genel Merkezi önündekilere müdahale etmesini, "acımasızlık ve kanun tanımazlık" olarak niteleyen Okuyan, 1 Mayıs'ın dünyanın pek çok ülkesinde bayram olarak kutlandığını söyledi ve ekledi: "Böyle dehşet ve terör altında 1 Mayıs, 1977'den sonra ilk kez oluyor" dedi.

Basın mensuplarına, gazetelerin İstanbul'da yaşanan olaylarla ilgili manşetlerini gösteren Okuyan, "Bunlar utanç vericidir. İstanbul'da dün [1 Mayıs 2008-y.n.] devlet terörü estirilmiştir. 1 Mayıs 2008, Türk siyasi tarihine utanç günü olarak geçecektir" dedi.[72]

Devam edelim!

° Okmeydanı Temel Haklar ve Özgürlükler Cephesi'nden Aysu Baykal, Nevruz kutlamasına çağrı için bildiri dağıtmak üzere iki arkadaşıyla sokağa çıkmıştı. Sivil polislerle yaşadıkları arbede sonrası göz altına alındı. Ve iddiasına göre Nijeryalı Festus Okey'in öldürüldüğü Taksim Polis Merkezi'nde bir polisin tekmesiyle ayağı kırıldı. Bunlar yetmedi; ayağı kırık olduğu hâlde, "polise mukavemetten" tutuklanması istemiyle mahkemeye çıkarıldı![73]

° Çalıştığı büfede, Ahmet Kaya'nın ‘Başım Belada' şarkısını dinleyen İbrahim Sil'i telsizle başına ve yüzüne vurarak yaralayan polis memurları M.B. ve B.O. hakkında dava açıldı![74]

° Galatasaray-Sivasspor maçı sonrası Nişantaşı'nda sevinç gösterisinde bulunan 13-15 yaşlarındaki altı çocuğa polis biber gazı sıktı![75]

° "Diyarbakır'da 1994'te Şerif Avşar adlı vatandaşın öldürülmesini azmettirdiği iddia edilen ve 30 yıl hapis cezasına çarptırılan eski uzman Çavuş Gültekin Sütçü'ye ilişkin Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararında, Avşar'ın İlçe Jandarma Komutanlığı aracıyla kaçırılarak infaz edildiği belirtildi"![76]

° Hakkâri'nin Yüksekova ilçesindeki Nevruz kutlamaları sırasında polisler, kameralar önünde 15 yaşındaki C.E.'yi gözaltına alırken kolunu kırmıştı. Bu olaydan iki gün önce benzer bir olayın Cizre'de yaşandığı öne sürüldü.

Nevruz kutlamaları sırasında Hakkâri, Van, Şırnak'ta yaşanan olayların yankıları bitmiyor. Üç kişinin öldüğü ve günler süren olaylarda akıllarda kalan görüntülerden biri C.E.'nin kolunun bükülerek kırılmasıydı.

Olaylardan sonra tutuklanan ve cezaevine konulan 19 yaşındaki İdris Üzen benzer bir olay yaşadığını öne sürdü. İdris Üzen, savcılığa verdiği ifadede 20 Mart'ta dört beş sivil polis tarafından gözaltına alınmak istendiğini belirterek, "Bir polis beni kolumdan yakaladı. Daha sonra elime kelepçe takmak için kolumu çevirince omuzum çıktı. Beni hastaneye götürdüler. Ben bu sırada yarı baygın vaziyetteydim" dedi. Üzen'in avukatı Rojhat Dilsiz duruşmada gösterideki diğer kişilerin kaçarken müvekkilinin yakalandığına işaret ederek "Yakalama sırasında orantısız güç kullanılması söz konusudur. Bu raporlarla da belgelidir, müvekkilimin taş bilye ya da slogan atması gibi herhangi bir eylemi söz konusu değildir" dedi...[77]

Evet, bu topraklarda devletin asli işlevi -örneklerden görüldüğü üzere- muhaliflerine karşı uygulanan kural tanımaz şiddettir...

 

AHBARİK HRANT

 

"Tarih eskileri anlatmaz

yenileri yaratır."[78]

 

Ahbarik Hrant da, sözünü ettiğim şiddetin kurbanı oldu!

Dink cinayetinin dördüncü duruşmasında O.S.'nin, müdahil avukatları ile Dink ailesine küfür ve "azmettirici" Yasin Hayal'in avukatı Fuat Turgut'un da "Kuduz Ermeniler" diye hakaret ettiğine[79] dek her şeyin gündelik gazete haberlerine yansıdığı üzere, bunun böyle olduğu, hiç kimse için "sır" değil; herkes her şeyi biliyor![80]

° "Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Sakarya Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emin Gürses, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Selim Berna Altay'a ifadesinde, ‘Hrant Dink'e saldırı ihbarı, öldürülmeden üç ay kadar önce geldi. İhbarı emniyete, istihbarata bildirdik ama tedbir alınmadı. Bunu gerekli birimlere söyledim,' dedi"![81]

° Hrant Dink'in öldürülmesinde ihmalleri olduğu iddia edilen iki jandarma görevlisi mahkemede itiraflarda bulundu. Müfettişlere verdikleri ifadelerde Dink'in öldürüleceğinden "haberdar" olmadıklarını savunan sanıklar 20 Mart 2008'de "yalan ifade" verdiklerini kabul edip, "göz göre göre gelen cinayeti" anlattı.

Buna göre, cinayetin azmettircisi Yasin Hayal'in eniştesi olan Coşkun İğci, Dink'in öldürüleceğini jandarmaya anlattı. Ancak üstler "emir vermediği" için araştırma yapılmadı. Jandarma komutanları bir yıl önce aldıkları bilgileri cinayetten bir gün sonra "haber alma formuna" geçirdi.

Dink davasında polis ve jandarmaya yönelik soruşturmalarda "takipsizlik' kararları verilirken, Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin hakkında "ihmal" davası açılmıştı. İlk duruşmaya katılmayan iki sanık 20 Mart 2008'de yargıç karşısındaydı. Ve anlattıkları jandarmanın ihmal dosyasında şimdiye kadar toplanan bilgilerden çok farklıydı![82]

° Hrant Dink cinayeti davasında Trabzon'da görevli iki jandarmanın itirafları davanın seyrini değiştirmişti.[83] Uzman Çavuş Veysel Şahin ve Astsubay Okan Şimşek, cinayetten altı ay önce komutanlarını suikast planları konusunda bilgilendirdiklerini, ancak önlem alınmadığını belirtmişti. Oysa idari soruşturmalar sonucunda bu komutanların soruşturulmasına gerek görülmemişti![84]

° Hrant Dink öldürülmeden önce İstanbul'dan gelen bir heyetle toplantı yapıldığını belirten İrfan Özkan, toplantıda Dink'i öldürmeye O.S'nin gönüllü olduğunu ve bu kararın toplantıdakiler tarafından alkışlandığını söyledi![85]

° Hrant Dink cinayetini organize etmekle suçlanan emniyet muhbiri Erhan Tuncel'in, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı ve Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu'nun, fotoğrafları basına yansıyan Trabzon gezisinin organizasyonunda görev aldığı ortaya çıktı. Dava dosyasına konulan telefon kaydına göre Tuncel, kendisini ‘tanımadığını' söyleyen Yazıcıoğlu ile Yasin Hayal'in durumunu konuşacaklarını söylüyordu![86]

° Dink davasında, polis muhbiri Erhan Tuncel, ifadesi alınan sanık Ersin Yolcu'ya "sus" diye komut verdi![87]

° Hrant Dink'in öldürülmesinden yaklaşık bir yıl önce Trabzon Emniyet Müdürlüğü, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bir istihbarat notu iletmişti. 17 Şubat 2006 tarihli evrakta, "Yasin Hayal'in Ermenilere karşı büyük bir kin beslediği ve İstanbul'da ses getirecek bir eylem planladığı, hedef olarak da Türkleri karalayıcı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Dink'i seçtiği, eylem için İstanbul'a gideceğini ve Sarıgazi'de fırında çalışan abisi Osman Hayal'in yanında kalacağı, ayrıca Yasin Hayal'in söz konusu eylemi yapabilecek bir yapıya sahip olduğu" yazıyordu. Ancak Dink öldürüldükten sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu yazıyı dikkate almadı![88]

Hâlâ Ahbarik Hrant'in katili sadece O.S. diyebilir misiniz?

Hrant'ın katili sadece O. S. değil; tarihi konuşmak bunun böyle olmadığının da kanıtıdır!

 

"ERMENİ MESELESİ"NE "GİRİŞ"

 

"Yüzleşme noktasında ne mutlak cahiller

ne de yetkin bilgeler vardır;

sadece ve hâlen bildiklerinden daha fazlasını

öğrenme girişimi içindekiler vardır."[89]

 

"Yasak"lansa da, ört bas edilmek istenen gerçeği konuşacağız!

Çünkü "Yaşanmış acıları anlayan, nedeni ne olursa olsun, dini, etnik kökeni farklı diye insanlara karşı işlenmiş cinayetleri kınayan bir dil geliştirilmedikçe sorunun çözümü doğrultusunda sağlıklı adımların atılması mümkün olmayacaktır"![90]

23 Nisan'ı kutlayanlar; 24 Nisan'da ne olduğu görmezden gelmemelidir![91]

Bu konuda sözü Ali Bayramoğlu'na bırakıyorum: "İstanbul'da sabah 4'te kapısı çalınan Ermeni aydınları, yazarları, gazetecileri, milletvekilleri gözaltına alındılar... Sayıları 220 civarındaydı... Aralarında Zohrab gibi Meclis-i Mebusan üyeleri ve Gomidas Vartabed[92] de vardı.

Neden tutuklandıklarını bilmiyorlardı. Önce Merkez Hapishane'ye, Mehterhane'ye gönderildiler...

Ardından bölümlere ayrılıp Ayaş, Çankırı ve Çorum'a sürüldüler.

Bir süre sonra tekrar sürgüne çıkarıldılar.

Bu kez amaç belliydi. Teşkilâtı-ı Mahsusa harekete geçti. Çeteler, tetikçiler yolda kafilelere saldırdılar. Çok küçük bir kısmı hayatta kalabildi. Çoğu hayatını kaybetti. Talat Paşa'nın arkadaşı, Babıali baskınının İttihatçılarını evinde saklayan, 1908'in ateşli savunucusu, usta hatip milletvekili Zohrab'ın başı taşla ezildi.

Halide Edip, bir gün bir trende Bahattin Şakir'in elini kim olduğunu bilmeden sıkınca, buna vesile olan arkadaşına ‘bana kanlı katilin elini sıktırdın' demesi bu yüzdendir...

Tutuklama tarihi 24 Nisan 1915'ti...

Ardından tehcir başladı...

Ermeniler büyük felaket olarak adlandırdıkları 1915 olaylarını bu yüzden 24 Nisan'da hatırlar ve anarlar...

Tabii Türk Ermenileri dışında...

Onlar bırakın atalarını sesli bir biçimde anmayı, 24 Nisan'ı hatırlamaya, hatırlatmaya bile cesaret edemeyecek koşullarda yaşarlar.

Türk basını 24 Nisan tarihini Ermeni milliyetçiliğinin ve Türk düşmanlığının şaha kalktığı gün olarak yansıtır. Dünyanın çeşitli kentlerinde yapılan gösteri ve anmalara tepki verir ve Türk kamuoyunu buna göre koşullar...

Ne var ki, kim ne derse desin, 24 Nisan 1915 şu ya da bu nedenle, şu ya da bu şekilde, Talat Paşa'nın defterindeki rakamlara göre 1.200.000 Osmanlı Ermenisi'nden 800.000'inin üç dört ay içinde yaşayacağı bir trajedinin başlangıç tarihidir.

Ama insanlık her zaman yol alır...

24 Nisan 2008'te Türkiye'de bir ilk yaşandı... Bir gazete, Taraf Gazetesi, 1915'te tutuklanan İstanbul Ermenilerinin tam listesini verdi.[93] (...)

Gerçekler gerçektir...

1915 bu toprakların, bu topraklarda yaşamış olanların ve yaşayanların ortak meselesidir...

Unutmak bile önce bilmeyi gerektirir...

Bildikçe arınırsınız, bildikçe kimliğini yeniden ve sağlam temeller üzerinde kurarsınız...

Ben kendi payıma memleketimin Ermenilerinin duygularına saygı duyuyor, paylaşıyor, hepsine selam ediyorum..."[94]

Bu konuda susmanın da susturmanın da "çözüm" olduğuna inanmıyorum!

İşte tam da bunun için Murat Belge'nin işaret ettiği üzere, "1915'te ne olduğunu hâlâ tartışıyoruz. Ancak bunu 2005'teki tartışma biçimimiz 1915'in kendisinden daha iyi değil. Bazı bakımlardan, daha kötü olduğu da savunulabilir. 1915'te, son analizde ‘bir avuç' denilecek sayıda adam, bir korkunçluğu planlamış ve yürürlüğe koymuştu. Onlara uyan olduğu kadar uymayan da oldu. Yapılanı haklı çıkarmak üzere bir ‘topyekûn seferberlik' de ilan edilmedi.

Bir ‘sayı' kavgası var ki, akıl alır gibi değil. Sanki Kapalıçarşı'da pazarlık ediyoruz. Ölüme gönderilmiş Ermeni sayısını azaltabileceğimiz kadar azaltacağız; ‘vahşice öldürülmüş' Türk sayısını çoğaltabileceğimiz kadar çoğaltacağız. ‘Öldürülmüş' değil de ‘hastalıktan ölmüş' Ermenilerin sayısını ne kadar yukarı çıkarabiliyorsak çıkaracağız. Türklerin değil de Kürtlerin öldürdüklerini ne kadar artırabiliyorsak o kadar artıracağız -bir son çare olarak. Ama bütün bu pazarlıkta, ‘toplam ölü' konusunda, 300 bin gibi rakamların altına inemeyeceğiz.

İnemeyeceğiz, ama bunun ne anlama geldiğini düşünmemeyi başaracağız. Bu rakamla neyi anlatıyoruz, 300 bin lira mı, 300 bin çakıl taşı mı, 300 bin çadır direği mi, neden söz ediyoruz? Yoksa 300 bin insan canı mı? Bunun herhangi bir sızısını duymayacağız; karşı taraf milyonlarda filan dolaştığına göre (tabii gene benzer duygularla), ‘300 bine indirdik' diye mutlu da olacağız.

Demek ki, 300 bin insan canı (hele ‘yüzde şu kadarı da tifüsten' ise) kabul edilebilir bir şey.

Bir yandan -‘reform yapma' taahhüdünde bulunulan Berlin Antlaşması'nı izleyen dönemi kastediyorum- nüfus sayımları yapacak ve Ermenilerin hiçbir yerde çoğunluk olmadığını saptayacağız. Bir yandan, çoğunluk olduğunu herhâlde reddetmediğimiz Türklerin, devletlerine, ordularına rağmen, bu azınlıktan çok daha fazla sayıda telefat verdiğini savunacağız.

Sonra başkalarını suçlamaya başlayacağız. Tabii sırada ilkin Almanlar var, ama onlarınki artık kabak tadı verdi. ‘Fransızlar Cezayir'de neler yaptılar!' ‘Amerika'da Kızılderililer ne oldu!' Ve benzerleri. Amerikalılar hem de ta İkinci Dünya Savaşı'nda Japonlara ‘tehcir' uygulamadılar mı? Uyguladılar. Yalnız, Amerikalılar yol üstündeki Kürtlere hâkim oldular, Japonlara saldırıp öldürmelerini engellediler. Ayrıca, tifüs filan konusunda da tedbirli davrandılar; yolculuk koşullarında kimse salgın hastalıktan ölmedi. Üstüne üstlük, bu yakınlarda, Amerika o zaman uyguladığı bu ‘tehcir'den ötürü Japon kökenli yurttaşlarından özür diledi.

1915'te yapılanların korkunçluğunu bildiğim kadar, bunun insanlık tarihinde ne ilk ne de son olduğunu da biliyorum. Yalnız, başkalarına ‘Siz de şunu yapmıştınız' diye saldırırken kullandığım şiddeti, başkalarının da bana uygulayabileceğini hatırlamadan edemiyorum -ve yalnız Ermeni kıyımıyla sınırlı da değil.

Evet, Almanya bu yüzyıl başında, bugün Namibya dediğimiz bölgede, korkunç işler yaptı.

Ama ben Almanya'da, herhangi bir yazarın, düşünürün veya sıradan vatandaşın, ‘Biz Namibya'da korkunç işler yaptık' dediği için bir toplumsal linç olayıyla karşılaştığını bilmiyorum. Alman medyasında veya eğitim sisteminde, ‘Namibya hakkında birileri size bir şey söylerse sakın inanmayın. Yalandır. İftiradır. Bütün dünya Alman milletine düşman olduğu ve Versailles'ı diriltmeye çalıştığı için bilinçli ve sistemli yalanlar uyduruyorlar' diye bir kampanya yürütüldüğünü görmedim, işitmedim.

Evet, bütün zorluğuna rağmen, 1915'i anlamak, 2005'i anlamaktan daha kolay.

Bari elimizden, olmuş olana üzülme insan hakkını da almasalar"![95]

 

BİR KAÇ TARİH NOTU

 

"Gerçek keşif,

yeni topraklar bulmakla değil,

yeni gözle bakmakla ilgilidir."[96]

 

"Ermeni Meselesi"ne ilişkin olarak sıralayalım.

 

TARİHTE ERMENİLER

 

"Bir şeyi bilmemek ayıp değil,

bilmediğini bilmemek ayıp."[97]

 

Jak Yakar'ın, ‘Anadolu'nın Etnoarkeolojisi'nde ifade ettiği üzere, "Ermeniler, I. Dünya Savaşı'na kadar hem ekonomik hem de kültürel açıdan doğu, güneydoğu ve ortanın doğusundaki Anadolu illerinde baskın bir etnik grup oluşturuyorlardı. (...)

Ermeniler ve Kürt komşularının tarihi ve etnografik belgeleri, doğuda yer alan dağlık bölgelerdeki eski yerleşik sosyo-ekonomilerin rekonstrüksiyonuna yönelik çalışmalar için büyük değer taşır. Bu bağlamda, bazı Avrupalı gezginlerin XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doğu illerinde, özellikle aynı genel bölgelerde yaşayan Ermeni çiftçiler ve Kürt çobanları arasındaki sosyo-ekonomik etkileşim hakkında yaptıkları gözlemler, iyi etno-arkeolojik örnek olay incelemeleri sergilemektedir.

Bu eski etnik gruba ait olanlar, dilleri ve dinleri ile tanımlanırlar. Hai lezu olarak bilinen Ermeni dili, Hint-Avrupa dillerinin Satem grubunda ayrı bir kol oluşturur. M.S. 400 yılından sonra ortaya çıkan Ermeni alfabesinden önce, içeriğine bakılmaksızın bütün metinler Pers, Arami ya da Yunan alfabeleriyle yazılıyordu.

Seleukos'lar döneminde ve hatta belki de sonrasında Akhemenid etkisi altında benimsedikleri Zerdüşt dinine inanıyorlardı. Bu Zerdüşt tapmak yerleşmeleri, Ermeni krallığının kuzey ve batı sınırlarında, ikisi Yukarı Fırat Vadisi'ndeki Kemah yakınında olmak üzere, Erzincan'da Yerez'de ve Tercan yakınındaki Pekeriç'te yer almaktadır. Bu özel yer nedeniyle, bunların Urartu'nun dış sınırında kalan ve Urartu krallarınca devletin dini kurumuna dahil edilmeyen bağımsız tapınak yapıları oldukları ileri sürülmüştür. Etnik bir grup olarak günümüz Ermenileri üç ayrı kiliseye bölünmüşlerdir: Patriği İstanbul'da yer alan ve V. yüzyıl ortalarından beri bağımsız bir monofizit kilise olan Apostolik Kilise (Gregoryen Ortodoks), 1830'dan beri bağlı olduğu Roma Katolik Kilisesi ve Protestan Kilise.

Pers ve Yunan kaynakları Ermeniler ve Ermenistan'dan M.Ö. VI. yüzyılda bahsetmeye başlamışlardır. Ermeni terimi ya doğudaki dağlık kesimde yaşayan bütün nüfusa ya da onun batı kısmındaki eski bir Ermeni devletine atfedilmiştir. Ermeni etnik varlığının ortaya çıkmasına katkıda bulunan bazı aşiretler Anadolu sınırları dışından gelmiş olabilir. İç Anadolu'ya ulaşınca, muhtemelen diğer gruplarla birlikte, sonradan Phryg hâkimiyeti altına giren yeni habitatlarıyla bütünleşmişlerdir. Ermenistan'ı ‘çok sayıda sürüleri olan bir halka sahip' şeklinde tanımlayan Herodotos, o dönemde Ermenileri Phryg'li kolonistler zannetmiştir. Belki de, Doğu Anadolu'ya gelmeden önce Phryg hâkimiyeti altındaki alanlarda yaşamış olmaları, bu vargıya yol açmış olabilir. Herodotos ayrıca Yunanistan'a karşı yapılan askeri seferlere katılmak üzere Pers ordusunda askere alman Phrygia'lı Ermeni göçmenlerin Phryg'ler gibi silahlandıklarından bahsetmektedir.

Tarihi kaynaklar ve arkeolojik belgeler, Ermenilerin Doğu Anadolu'da M.Ö. VI. yüzyıldan daha geç bir dönemde ortaya çıkmalarının mümkün olmadığına işaret etmektedir. Phryg Krallığı'nın dağılmasından sonra Ermeni aşiretleri doğuya, Yukarı Fırat'a doğru göç etmişlerdir. Bu hareketin İskitli göçebelerin akınlarıyla Urartuların zayıfladığı ve Assurlular'ın artık bölgede tehdit edici bir güç oluşturmadığı dönemde ortaya çıktığı sanılmaktadır. Böylece önce batıdaki Urartu eyaletlerini hâkimiyetleri altına alarak, muhtemelen M.Ö. VII. yüzyıl sonunda, bölgesel bir güç olarak Urartulardan kalan politik boşluğu doldurmuşlardır. Urartu ve Assur devletlerinin çöküşünden önce dahi Ermeni aşiretlerinin bu bölgede var olup olmadıkları konusu hâlâ bilinmemektedir. Hitit Krallığı'nın kuzeydoğusunda yer alan ve M.Ö. II. binyıla ait bir krallığın ismi olan Hayaşa'nın, Ermenilerin kendilerini tanımlamak için kullandıkları Haii kelimesine olan benzerliğine dikkat çekilmiştir. Pek destek görmeyen bu görüş, bazı Ermenilerin Erzincan ve Erzurum arasında uzanan bir bölgeden geldikleri ve varsayıma dayalı bir Hurri bağlantısıyla, yerine geçtikleri Urartularla uzaktan akraba olabilecekleri teorisine bağlanmaktadır. Ermenilerin Urartu maddi kültürü üzerine arkeolojik açıdan görülür bir maddi kültür koymamaları, doğuya küçük ayrı aşiret grupları hâlinde gelmiş olmaları ve bu nedenle askeri açıdan güçlü olmamalarıyla açıklanabilir.[98]

Eski Ermenilere ait en erken politik izleri araştırırken, daha M.Ö. VII. yüzyılda İskit-Ermeni aşiretlerinden oluşan bir koalisyonun Subria krallığını yaratıp yaratmamış olabileceği sorusu akla gelebilir. Eğer öyleyse, Subria Ermeni politik varlığının çekirdeğini mi oluşturuyordu? Diğerleri, M.Ö. VII. yüzyıla kadar önemli bir Geç Hitit Krallığı olan Melid'in sonradan Ermeni politik varlığının çekirdeğini oluşturmuş olabileceğine inanmaktadır. Bu kent, M.Ö. VI. yüzyılda efsanevi I. Tigran döneminde Ermeni krallığının ve M.Ö. V. yüzyılda Ermenistan'ın yönetiminden sorumlu on üçüncü Pers satraplığının başkentiydi.[99] Buradaki bazı Eski Ermeni aşiretleri içinde Trak-Phryg unsurları yer almış olsa bile, dilleri M.Ö. VIII. yüzyılda konuşulan Phryg dilinin bir lehçesi olarak görülmemektedir. Yani dilbilimsel açıdan bakılırsa, iki grubun Anadolu'nun M.Ö. XII. yüzyılda Trak-Phryg aşiretleri tarafından istila edilmesi öncesinde ayrılmış olması gerekir.[100]

Eski dillerin çoğunda olduğu gibi, Eski Ermenice de içinde Orta Farsça ve Partça'dan ödünç alınmış kelimelerin ya da Eski İran dillerine ait unsurların yer aldığı, farklı kökenlere sahip unsurlar içerir. Eski Ermenice'deki Hint-İran kökenli kelimeler esas olarak devlet yönetimi ve feodal düzenle ilgili ya da buna benzer terimlerdir. Bu ödünç kelimeler Ermenilerin Kuzeybatı İran, Doğu Anadolu ve Transkafkasya'daki nüfusun ayrılmaz bir parçası olduklarını göstermektedir. Ayrıca Eski Ermenice'de Semitik dillerden alınmış en az iki dil tabakası daha vardır. Bunlardan daha eski olanının kökleri Kuzey Mezopotamya'daki Eski Arami lehçelerinden birine dayanmakta ve daha çok ticaret ve el sanatları ya da resmi kâtip işleriyle ilgili terimler içermektedir. Bu terimler, Akhemenid İmparatorluğu'nun yaratmış olduğu Doğu Anadolu'daki Arami kançılaryalarının varlığına ait linguistik izleri ve M.Ö. II. binyılın ikinci yarısında doğudaki dağlık arazi ve Mezopotamya arasında var olan ticaret ilişkilerini ortaya koymaktadır. Bu terimlerin bazılarını da, M.Ö. 77-40 yılları arasında hüküm süren Büyük Tigran ve II. Artavazd'ın dönemlerinde Ermenistan'daki çeşitli şehirlerde yerleştirilen ve Aramca ve İbranca konuşan kent kesimi nüfusu getirmiştir. Daha sonraki tabaka, Hıristiyan inancı ve kilise ile birlikte Ermenistan'a getirilen, Aramca'nın Süryani-Edessa (Urfa) lehçesinden türemiş kilise edebiyatına ilişkin kelimeleri temsil etmektedir. M.Ö. 500'den M.S. 500'e kadar tarihlenen bu iki tabakanın altında yerel sosyal ilişkiler ve flora ile ilgili Hurri-Urartu kökenli kelimeler vardır.[101]

Bu linguistik unsurlar Ermenilerin dağlık arazilere daha önce geldiğini desteklerken, aynı zamanda Trak-Phryg linguistik grubuna ait proto-Ermenilerin Ermeni etnik yapısının oluşumunda yer alan ne tek ne de ana unsur olmadıklarına işaret etmektedir. Gerçekten de bu etnik varlık, Hurrilerin ve muhtemelen daha az derecede Hint-Avrupalılar'ın baskın olduğu bir çevrede ortaya çıkmış görünmektedir. Başka bir deyişle, özellikle Yukarı Fırat Vadisi'ndeki Eski Ermeniler, bünyesinde Hurri, Luwi, Urmi ve Muski unsurlarını barındıran bir etnik karışım olabilirdi. Eğer bu doğruysa, Urartuların Eski Ermeni tabakasının önemli bir parçasını oluşturmasına rağmen, bu heterojen birliğin dili Proto-Ermenice'yle ilişkiliydi. Bu, Eski Ermenice'nin bir Hurri-Urartu dili olduğu anlamına gelmez ve daha çok Hurri-Urartu dilinin Eski Ermenice'nin alt tabakası olması gerektiğini ispat eder. Yani dağlık arazide yaşayan yerel nüfusun konuştuğu bir dilin kısmen devam ettiğini gösterir.[102]

Proto-Ermeni dilinin doğudaki dağlık araziler boyunca yayılması, belki daha farklı bir Ermeni varlığının Akhemenid döneminden önce, bölgedeki Med hâkimiyeti sırasında şekil almış olabileceğine işaret etmektedir.[103] Başlangıçta Ermenistan terimi on üçüncü Pers satraplığı için kullanılmış, doğudaki on dördüncü satraplık ise Babilliler tarafından Urastu olarak adlandırılmıştır. Herodotos buna bir isim vermez, ancak burada Alarodi (Urartular), Matieni (muhtemelen Hurrilerin devamı) ve Saspiri (muhtemelen Gürcüler'in batı kolu) soyundan gelenlerin yaşadığından bahseder. Anlaşılan doğu satraplığı nüfusunun büyük kısmı hâlâ Urartuca konuşuyordu. Buna rağmen, Ermenistan isminin doğudaki dağlık arazinin tümünde yaygınlaşması, Proto-Ermeni dilinin M.Ö. VI. ve V. yüzyıllarda satraplığın doğudaki yarısına yayılmış olmasına ilişkin bir kanıt olarak kabul edilebilir.

M.Ö. IV. ve II. yüzyıllar arasında hüküm süren Orontes hanedanı idaresindeki Ermeni devleti ve M.Ö. II. yüzyılda hüküm süren Artaşes hanedanı idaresindeki Büyük Ermenistan döneminde Ermeniler ve Urartu bağlantılı yerel aşiretlerin politik birleşmesi sona ermiş olmalıdır."[104]

Yani Ermeniler, Anadolu'ya Türkler ulaşmadan uzun zaman önce bu topraklarda yaşayan, coğrafyamızın otokton haklarındandır...

 

BİR DÖNÜM NOKTASI: 1878 SENESİ (VE SONRASI)

 

"Tarih duygusu, geçmişin geçmişinden başka,

şimdiliğin de kavranmasını gerektirir."[105]

 

Osmanlı egemenliği altında varlıklarını sürdüren Ermeniler için dönüm noktası 1878 senesidir.

Bu yıl "Osmanlı yönetici eliti ile Ermeni Gregoryen Kilisesi Cemaati arası ilişkilerde bir dönüm noktası niteliğindedir. 1878 öncesinde Ermeni cemaati ile Osmanlı devleti arasında zaman zaman gerilimler ortaya çıkmasına karşın -1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında Ermeni göçü, 1862 Zeytun isyanı gibi- bu tür hadiseler Ermeni-Müslüman ilişkisini belirleyici nitelikte değildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında kabul edilen Berlin Antlaşması ise Osmanlı Ermeni cemaatini uluslararası ilişkilerin bir nesnesi durumuna sokmuştur. Antlaşmanın 61. maddesine göre Osmanlı devleti Doğu Anadolu'da yönetsel reformlar yapacak ve yöre Hıristiyan halkını Çerkez ve Kürt saldırılarına karşı koruyacak önlemler alacaktı. Düvel-i muazzama bu maddenin etkin biçimde uygulanmasını gözetecekti.[106] Bu madde Bab-ı Âli tarafından, Osmanlı varlığının Doğu Anadolu bölgesinde ortadan kalkış sürecinin bir ilk evresi olarak algılanmıştır. Daha önceki on yıllarda Sırbistan (1812, 1829, 1867) ve Cebel-i Lübnan'da (1861) görülen uluslararası müdahaleler söz konusu bölgelerin ya özerkleşmelerine ya da fiilen kopmalarına neden olmuştu. Osmanlı Devleti'nin bu algılama biçiminden ötürüdür ki uluslararası düzlemde Ermeni meselesinin ortaya çıkması aynı zamanda Osmanlı yönetici eliti ile Ermeni Kilisesi arasındaki gerginliğin istisnai olmaktan çıkıp bir süreklilik kazanması anlamına gelmiştir. Ermeni Kilisesi'nin Berlin Kongresi'ne temsilciler göndermesi Bab-ı Âli tarafından, bundan böyle Ermenilerin siyasal geleceklerini Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrı göreceklerine dair zımni bir tavır olarak tefsir edilmiştir. Osmanlı Ermeni cemaatinin artık düvel-i muazzama tarafından -her ne kadar kağıt üzerinde dahi kalsa- korunacağına dair bir antlaşma koşulunun konması Osmanlı devletinin gözünde Ermenileri daha bir şüpheli kılıyordu. Bundan dolayı 1878'den başlayarak Osmanlılar ile Ermeniler arasındaki ilişkiler, yöneticiler ve cemaat önderleri seviyesinden başlayarak, giderek kötüleşmiştir.[107]

Osmanlı idaresi ile Ermeni cemaati arasındaki ilişkileri sorunlu hâle getiren bir diğer husus, Amerikan Protestan misyoner okullarından mezun genç Ermenilerin pek çoğunda farklılaşan dünya görüşleri idi.[108] Söz konusu okulları bitiren gençler Protestan mezhebine girmemekle beraber, Amerikan eğitiminin onlara kazandırdığı bağımsız ve eleştirel bir düşünce yapısına sahiplerdi ve gerek Osmanlı devletini, gerekse Ermeni cemaat kurumlarını gerici ve kokuşmuş olarak algılıyorlardı. Bu genç Ermenilerden birçoğu ayrıca o dönemde Çarlık Rusyası'nda gizli faaliyetlerde bulunan sosyal demokrat hareketin devrimci fikriyatından etkilenmişti. Söz konusu kuşaktan birçok genç 1880 sonrasında Ermeni cemaat mekteplerine öğretmen tayin edilmişti. Cemaat yönetimi giderek bu yeni kuşak Ermeni gençliğini kontrol edemez hâle gelmişti. Ne var ki Osmanlı idaresi devrimci Ermenilerin otorite kabul etmez hareketlerinden dolayı doğrudan doğruya Ermeni cemaat yönetimini sorumlu tutmaktaydı.[109]

Zikredilmesi gereken bir üçüncü nokta Abdülhamid rejiminin özel karakteridir. Osmanlı imparatorluğu açısından tam bir felaket anlamına gelen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve bunu takip eden toprak yitimi, ayrıca patlak veren Arnavut, Arap ve Kürt ayrılıkçı hareketleri, esasında Osmanlı idarecileri de dahil hiç kimsede, imparatorluğun uzun vadeli devamlılığına dair güçlü bir inanç bırakmamıştı. Bu olumsuz koşullar Osmanlı yönetici elitinde bir tür ‘daimi kriz ve sıkıyönetim hâli' psikolojisi yaratarak Meclis-i Mebusan'ın Şubat 1878'de kapatılmasını, kent ve kasabaların hafiye gözetimi altına girmesini ve sivil yaşamın boğulmasını, kültür ve basın hayatında sansürün en ağır biçimiyle egemen olmasını beraberinde getirdi, ideolojik düzlemde ise Tanzimat'ın nispeten çoğulcu sayılabilecek Osmanlıcılık projesi yerini İslâmcılık uygulamalarına bıraktı. Berlin Kongresi ile çizilen yeni sınırlar dahilinde kalan Hıristiyan nüfusun genel nüfus içindeki nisbeti ve dolayısıyla da siyasal ağırlığı, büyük ölçüde azaldı. Kısacası, 1878 sonrasında Ermeni okulları, kriz psikolojisi, olağanüstü hâl durumu, hafiye gözetimi ve artan İslâmcılık atmosferi dahilinde faaliyet göstermek durumunda kalmışlardır."[110]

Sorunların katlandığı güzergâhta yani "1912-1914 yıllarında, Doğu Anadolu'da Ermenilerin yoğunluklu olarak yaşadığı altı vilayette yapılacak reformlarla ilgili görüşmeler ve bu sürecin sonunda Rusya ve Osmanlı devletleri arasında imzalanan antlaşma Ermeni Sorunu'nun önemli bir aşamasını ve ‘1915-16 yıllarında Anadolu'daki Ermeni toplumunun imhasının yakın tarihi'nin[111] önemli bir halkasını oluşturur. 1914 Reformları tarih literatüründe genellikle uluslararası ilişkiler bağlamında ele alınır ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde büyük devletler arası rekabetin bir safhası olarak anlatılır. Ben, meselenin bu boyutunun hayatiyetini göz ardı etmemekle birlikte, konuya içerden bir bakış atmanın da faydalı olacağını düşünüyorum. Reformlar için pazarlıklar sürerken İstanbul'daki Ermeni siyasi elitinin ne gibi çalışmalar yürüttüğü, sürece ne ölçüde müdahil olabildiği, İttihatçılarla görüşmelerinde nelerin konuşulduğu hâkim ruh hâlini kavramak açısından bir hayli önemlidir.

Reform meselesi öncelikle Ermeni vilayetlerinde uzun yıllardır sürmekte olan huzursuzlukla ilgilidir. Bilindiği gibi Osmanlı Ermeni toplumu Abdülhamid dönemi boyunca, süregiden toprak meselesinden, müsaderelerden, silahlı aşiretlerin baskılarından, çifte vergilendirmeden, muhacir gruplarının kendi topraklarında ya da civar köylerde iskân edilmesinden mustaripti. Ermeni devrimci örgütlerinin ortaya çıkışını bu arkaplan üzerine oturtabiliriz. 1890'lı yıllardan itibaren Abdülhamid rejimini devirmek için imparatorluktaki çeşitli muhalif gruplarla ve bu arada Jöntürklerle giderek artan temaslar kurmaları sonucunda Ermeni devrimci örgütlerinin program ve söylemlerinde gözle görülür bir değişim de yaşanmıştır. Her ne kadar Jöntürklerle özellikle Ermeni meselesinin algılanışı bağlamında hayli çetin sorunların var olduğu görülse de, bu temaslardan sonra Ermeni devrimci örgütlerinin artık Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne karşı daha saygılı bir dil tutturdukları bir gerçektir. Paris'te toplanan 1902 ve 1907 muhalifler kongreleri, özellikle 1907'deki, dönemin en güçlü Ermeni örgütü olan Taşnaktsutyun'un bağımsızlık idealinden en azından söylemsel bir adem-i merkeziyetçiliğe meylettiğinin göstergesidir.[112] Bu dönüşüm sonucunda Taşnaktsutyun 1907'deki kongresinde ‘Osmanlı Ermenistanı' üzerindeki birincil siyasi hedefini şu şekilde ifade etmiştir: ‘Bütün seçimlerin ırk, din ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin, genellik, eşitlik, gizlilik ve nispilik temelinde gerçekleştiği meşruti bir Osmanlı Devleti sınırları içerisinde, bölgesel adem-i merkeziyet ve federatif bağlar üzerinde örgütlenmiş siyasi ve sosyal hürriyet.'[113]

Ermeni toplumu genel olarak II. Meşrutiyet'i coşkuyla karşılamış, ona büyük umutlar bağlamıştır, iki büyük Ermeni partisi Taşnaktsutyun ile Hınçakyan, Osmanlı partiler sistemine dahil olmuş, Meşrutiyet'e ve Kanun-u Esasi'ye bağlılıklarını ilan etmiştir. Taşnaklar İttihat ve Terakki Cemiyeti ile 1907'deki kongreden sonra üç kez, 1908'de, 1909'da ve 1912'de ittifak anlaşması imzalamış, 31 Mart günlerinde de Hınçaklarla birlikte İttihatçıların yanında saf tutmuşlardır. Adana olaylarında 20-30 bin kadar Ermeni'nin katledilmesinden sonra ciddi bir güven bunalımı yaşansa da İttihat ve Terakki Cemiyeti-Taşnak ittifakı devam etmiş ve bu ittifak ‘gerici'lere karşı mücadelede işbirliği temelinde açıklanmıştı. Hınçaklar da İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne muhalif siyasi oluşumlarla, Prens Sabahaddin'in Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ile daha sonra kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'yla siyasi ilişki kurmuştur.[114]

Bu siyasi işbirliği denemeleri Ermeni meselesinin siyasi uzlaşma temelinde çözümü ile ilgili bir beklentinin sonucuydu. Özellikle toprak meselesi ve doğu vilayetlerinde yaşanan hak ihlâlleri her zaman gündemdeydi ve dönemin basınında Patriklik'in bu konunun çözümü için Bab-ı Âli'ye verdiği takrirler[115] sık sık haber olmuştur, İttihatçıların meselenin hâlli için attığı adımlar bölgede ağırlığı olan Müslüman unsurun sert tepkisiyle karşılaşmış ve genellikle sonuçsuz kalmıştır.[116]

Reform meselesini böylesi bir siyasi bağlama oturtmak yerinde olur. Yani İttihatçılar dahil herkesin çözülmesi gerektiğinde hemfikir olduğu bir toprak, mülkiyet ve haklar sorunu vardır, ancak 1908'den 1912'ye kadar bu sorunun çözümü için bir şey yapılmamış/yapılamamıştır; sorunlar artarak devam etmektedir.

Meselenin uluslararası boyutunu ise çift kutuplu bir rekabet sarmalının bir halkası olarak kabul edebiliriz. Osmanlı devletinin Doğu vilayetlerini nüfuz alanı olarak gören Rusya'nın İngiliz ve Fransızlarla bulunduğu İtilaf kampı ve bu bölgede onun rakibi konumundaki Almanya'nın Avusturya-Macaristan ve İtalya ile birlikte bulunduğu ittifak kampı... Bilindiği üzere Osmanlı hükümetlerinin ve İttihatçıların en büyük korkusu Rusya'nın bölgeye müdahalesiydi ve bu yüzden reform meselesi 1912'de ilk kez uluslararası arenaya taşındığında Rus müdahalesinin bertaraf edilmesi için İngilizlere inisiyatif alma teklifinde bulunuldu, İngilizler müttefikleri Ruslarla ilişkilerinin bozulmaması için bu öneriyi reddedince İttihatçıların Almanlarla yakınlaşmaktan başka yolu kalmadı. Talat ve Cemal Paşa ile Halil Menteşe anılarında İngilizlerin kendi tekliflerini geri çevirmesini ayrıntılarıyla anlatırlar.[117]

Reform meselesi özellikle 1913'ün bahar ve güz aylarında uluslararası görüşmelerin konusu olur. Balkan Savaşı'nın sonuçlarıyla ilgili görüşmelerin yürütüldüğü Londra Konferansı sırasında Ruslar reform meselesini görüşmek üzere bir konferans toplanması teklifinde bulunurlar. Temmuz ayında Avusturya-Macaristan elçiliğinin Yeniköy'deki yazlık binasında altı devletin büyükelçilerinin katılımıyla bir konferans toplanır. Görüşmeler bir süre sonra iki tarafın katı tutumu nedeniyle tıkanır. Üzerinde görüşülen Ermeni-Rus reform taslağı, altı vilayete[118] yabancı bir genel müfettiş atanmasını, bu bölgede idari ve askeri görevlere Ermenilerin ve Müslümanların eşit sayıda alınmasını, kolluk güçlerinin ve vilayet encümenlerinin yarı yarıya Ermenilerden oluşmasını öngörmektedir. Alman tarafı ise bu projeyi radikal bulmakta ve Osmanlı devletinin bağımsızlığına müdahale olarak görmektedir. Neticede görüşmeler tıkanır, ama en azından meselenin temel noktaları açıklığa kavuşmuş olur. Almanlar ve Ruslar istedikleri sonucu elde etmek için birbirleriyle anlaşmak gerektiğini görmüşlerdir. Nitekim, yaklaşık iki ay sonra, eylül ayında Alman-Rus mutabakatı sağlanır. 8 Şubat 1914'te Osmanlı ve Rus devletlerinin imzaladığı antlaşma büyük ölçüde eylül ayındaki bu mutabakatın sonucudur.

1914'ün şubat ayında imzalanan antlaşma altı vilayeti iki ayrı bölgeye ayırmaktadır, iki bölgenin de başına birer yabancı genel müfettiş getirilmektedir. Bölgede resmi dairelerde Ermenice ve diğer yerel diller de kullanılacaktır. Yapılacak nüfus sayımına kadar encümenlerde nispi temsil oranı uygulanacaktır. Ermeni nüfusun vilayet merkezlerinde çoğunlukta olduğu Van ve Bitlis'te bu oran sayıma kadar yarı yarıya olacaktır. Memuriyetler imkânlar dahilinde yarı yarıya dağıtılacaktır. Genel müfettişin kontrolü altında toprak meselesine çözüm bulunacaktır. Ermeni okulları maarifle ilgili vergilerden Ermenilerin ödediği vergi kadar pay alacaktır ve Hamidiye Alayları ordu bünyesine alınacak ve kademeli olarak lağvedilecektir.

Türkiye'de bazı tarihçiler imzalanan bu antlaşmayı bölgeyi tamamıyla Rusya'ya teslim eden bir adım olarak görmekten hoşlanırlar. Açıktır ki bu düşünce 1915'te yaşanan Ermeni soykırımının haklı gerekçeleri olduğu fikrinden ilham almakladır. Ancak soğukkanlı bir değerlendirme, her kesimin gerekliliğini mutlak olarak kabul ettiği böylesi bir anlaşmanın uluslararası konjonktürün baskısıyla şekillenmiş, Almanya vasıtasıyla Osmanlı devletinin isteklerinin bir kısmının kabul edilmesi ve Rusların bariz bazı tavizler vermesiyle sonuçlanmış bir siyasi uzlaşma olduğunu görecektir.

Antlaşmayla ilgili daha ciddi sorunlar Ermeniler ve Türkler arasındaki ilişkinin müzakerelerin yürütüldüğü süreçte ciddi yaralar almış olmasıyla ilgilidir."[119]

 

"İLK" SİNYAL: "ADANA İĞTİŞAŞI" VE ÖTESİ

 

"Senin vicdanın senden

başkasını temsil edemez."[120]

 

"1909 Nisan'ında, 14 Nisan-27 Nisan arasında, Adana'da büyük can ve mal kaybına yol açan şiddet, ilk bakışta hiç karmaşık değildir. Ağustos 1909 itibariyle hükümetin iğtişaş, yerel hükümet temsilcilerinin vaka, Ermeni kaynakların çoğunun facia, misyoner ve yabancı dilde basılmış kaynakların katliam dedikleri 13 gün süren olaylar hakkında aslında bütün bu söylemler arasında ortak bir payda vardır. Bu da sonuçta pek çok Ermeni'nin ölmüş olduğu konusundaki fikir birliğidir. Fakat bu fikir birliğine hemen varılmamıştır. Nisan'dan Ağustos'a dek süren uzun ve karmaşık bir süreç sonunda hükümetin tavrının değişmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Olayların ardından başlayan cezai süreçte, vali, mutasarrıf ve askeri kadroların değiştirilmesi ve birden fazla Divan-ı Harp ve çeşitli gözlem-denetleme komisyonları ile çeşitlilik gösteren bir sürecin sonucudur.

Bu süreci açınca da, Adanalıların 1908 devrimi sonrası bu 13 günde yaşadıklarının karmaşası ve bu beş ay içinde siyasi ortamdaki dalgalanmalar ortaya çıkar. 31 Mart vakası ile aynı günlere rastlayan ‘Adana Vakası' bize 1908 devrimi ve sonrası Osmanlı devleti için pekçok ipucu verir - en önemli ipucu da devlet içi ve devlet dışı siyasetlerin düz ve net bir çizgi izlemediği, tam tersine kafaların ne kadar karışık olduğudur. Nisan 1909'dan sonra Adana-İstanbul ilişkilerindeki dalgalanmalar beş ay kadar sürer ve hükümetin Adana Ermenileri ile ilgili herhangi bir karara bu süre içinde varamadığını gösterir. Beş ayın sonunda bir tavır alınır. (...)

Sonuçta Cemal Paşa'ya göre 17 bin Ermeni, 1850 Müslüman ölmüştür. Adana Piskoposluğu Raporu'na göre 17.844 Patrikhane Soruşturma Heyeti Raporu 21.361 diyor. Çeşitli konsolosluklara göre 20 bin ölü var. Osmanlı Bankası hasarı 5 milyon lira olarak hesaplıyor. Yine piskoposluk raporuna göre toplam 24 kilise, 16 okul, 2323 ev, 24 han, 3 otel, 2 fabrika, 1429 bağevi, 253 çiftlik, 1002 çoban kulübesi, 523 dükkân ve 23 değirmen hasar görür. O zamanlar Adana'da 20 çırçır fabrikası, 50 han, 12 otel, 12 tiyatro kumpanyası, 20 cami ve 12 kilise var.

Cemal Paşa vali olunca ev ve dükkânların yeniden yapılması için kredi bulur. Bir de inşaat Komisyonu kurar. Dört ay içinde Ermeni mahallesinin yeniden yapılması sağlanır. Iğtişâştan sonra kurulan bu mahalle Çarçabuk Mahallesi adıyla alınır."[121]

"İlk" sinyal olarak da algılanması mümkün olan Adana İğtişaşı'nın planlı olduğunu iddia edenlerin en büyük dayanağı, aynı günlerde Selanik, Erzincan, Erzurum, Konya, Kayseri, Mersin ve Adana'da da benzer nitelikli olayların yaşanmasıdır.

"Kilikya (Adana havalisi), Ermeni nüfusun yoğun olduğu, ancak 1894-96 çatışmalarında zarar görmemiş bölgelerden biriydi. Zengin bir liman bölgesi olan Adana'da ticaret Ermenilerin elindeydi. Meşrutiyet'in ilanı bölgede zaten hassas olan dengelerin bozulmasına neden oldu. Müslüman-Türk kesim, artık ‘millet-i hâkime' olmadıkları için rahatsızdılar. Ermeniler ise verilen haklardan tatmin olmamışlardı. Anayasanın herkese silah taşıma hakkı vermesi, Türk olsun, Ermeni olsun tüm halkın silahlanmasıyla sonuçlanmıştı. O sıralarda, çevre illerden gelen mevsimlik işçilerin oluşturduğu kargaşa içindeki şehre, 31 Mart Vakasının haberleri ulaştığında iş sadece bir kıvılcıma kalmıştı. 23 Nisan'da Hareket Ordusu İstanbul'a girdiğinde Adana kan gölüne dönmüştü bile.

Olayları soruşturmak üzere hükümet tarafından bölgede incelemeler yapan Kastamonu mebusu Yusuf Ziya (Tengirşenk) ile Tekirdağ mebusu Agop Babikyan'un raporuna göre olaylarda 21 bin Ermeni hayatını kaybetmiştir. Cemal Paşa da anılarında, Adana'da 17 bin Ermeni ile 1.850 Müslüman'ın öldüğünü yazar.[122]

Yusuf Ziya Beyin olaylara ilişkin görüşü (sadeleştirilmiş Türkçe ile) şöyledir: ‘Yabancı müdahalesi sayesinde ayrı bir krallık kurmak amacıyla girişilmiş bir Ermeni ihtilaline kesinlikle inanmam. Eğer böyle bir amaçları olsaydı, topluca dağa çekilir, oradan kendilerini savunabilirlerdi (...) Bundan başka revolver ve av tüfeklerinden başka bir şeyle silahlı olmayan Ermenilerin gelişkin Osmanlı ordusuna karşı gelebileceklerini varsaymak saçma olur. Yabancı müdahaleye gelince, biraz politikadan anlamak, böyle bir fikrin saçmalığını kanıtlamaya yeter.

Müslümanlara gelince onların pek çoğunun, hükümetlerinin, yaşamlarının, dinlerinin tehlikede bulunduğuna gerçekten inandıkları düşüncesindeyim. Cehaletleri böyle bir durumun olanaksızlığını anlamayacak kadar çok idi. İçlerinden birçoğu Ermenilerce verilen küstahça söylevlerle kışkırtılmış (...) bundan başka yağma hırsı çevrenin çapulcularını çekmişti.'

Yusuf Kemal Bey, raporunu hükümete vermesine rağmen Agop Babikyan'ın raporunu vermeden şüpheli biçimde ölmesi, hükümeti zor durumda bırakmış, uzun bir süreçten sonra, tutuklu bulunan 130'u Müslüman, 95'i gayrimüslim (çoğu Ermeni) 225 kişiden, dokuz Müslüman, altı Ermeni suçlu bulunarak 10 Haziran 1909'da idam edilmişti. İdamlardan sonra da olaylar devam etmiş, ortalık ancak, Adana Valisi Cemal Beyin 47 Müslüman ile 1 Ermeni'yi daha idam ettirmesinden sonra durulmuştu.

İttihatçıların II. Meşrutiyet süreci ile başlayan ‘demokratik' hava içerisinde Ermeni cemaatinde yaratmayı başardıkları güven duygusu, Adana olayları ile büyük hasar görmüştü. Ancak, 31 Mart Vakası'ndan sonra iktidara iyice yerleşen İttihatçıların suçluları ortaya çıkarmak için gösterdikleri gayret üzerine ilişkiler düzeldi ve iki örgüt, ‘ilerleme, anayasa ve birlik uğrunda ortak çalışmada bulunma, gericilere karşı mücadele etme ve eski istibdat rejimi zamanında yayılan Ermenilerin bağımsızlık için çalıştıkları yolundaki yanlış düşünceleri silmek için' birlikte çalışmaya karar verdiler. Olaylardan dört ay sonra kabineye bir Ermeni bakan alındı ve 1912 seçimlerinde işbirliği yapıldı. I. Dünya Savaşı arifesine kadar oldukça olumlu biçimde süren ilişkilerin bozulmasından sonra yaşananlar ise herkesin malumu"ydu.[123]

 

"OLAN(LAR)"!

 

"Rüzgâr yoksa

dalga da yoktur."[124]

 

"1800'lü yılların ikinci yarısından itibaren Ermeniler üzerine uygulan şiddet ve yağma hareketleri, imparatorluğun çöküş sürecine girmesinin de itelemesiyle sistemli bir politikaya dönüştürülmüştür. Abdülhamit'in ‘Hamidiye Alayları' bu politikanın çok belirgin bir örneğidir ve bu yıllarda yaşananlar 1915-1916 yıllarının habercisidir. Abdülhamit yıllarında ilgili sorunların çözümü, Kürt aşiretlerinin oluşturduğu ‘çeteler' aracılığıyla sağlanıyor, Hamidiye Alayları adı verilen bu hukuki çeteler yetersiz kaldığında Osmanlı ordusu devreye sokularak sorun hâllediliyordu. Bu durum hükümete dış politikada da bazı kolaylıklar sağlıyordu. Ancak bölgesel çıkarlar -bunu ‘emperyalist politikalar' şeklinde okumakta olanaklı- gündeme geldiğinde Ermenileri anımsayan ‘batı', vicdanını rahatlatma yolunu Osmanlı üzerinden sağlıyordu, bu da emperyalizmin bu bağlamdaki pragmatik yaklaşımını örneklemektedir. Bu örnek devamlılık göstermektedir.

Genellikle bir provokasyonu takiben başlayan yağma ve katliamlar hızla bölgeden bölgeye yayılıyor, zaman zaman ilginç bir şekilde şiddeti azalıyor sonra yine provokasyon olduğu kuşku götürmez bir olayın ardından tekrar ve daha şiddetli bir şekilde başlıyordu. Gerek anılan yıllarda gerekse ele alacağımız ‘tehcir' yıllarında Anadolu'nun birçok ilinde Ermeni nüfus bulunmaktaydı.

Trabzon'dan Erzurum'a, Sivas ve Diyarbakır'dan Ankara, Kastamonu, Bursa'ya dek tüm illerdeki Ermeni halkı bu şiddetten payına düşeni alıyordu. İstanbul ve Trakya illerinde yaşayanlar ise, elçiliklere ve ‘Avrupa'ya yakınlıkları nedeniyle ve konjonktürel durumun kendilerine sağladığı şanstan zaman zaman yararlanıyorlardı!

Abdülhamit ‘istibdadına' karşı ortaya çıkan ve imparatorluğu kurtarma sloganı etrafında örgütlenen Jön Türk hareketi ve 1908 darbesi ile rahatlamayı uman Ermeniler bu umutlarının kısa bir süre sonra söndüğünü gördüler. Çöküşe ‘Pan-Türkizm'le karşı koyma hezeyanına kapılan İttihat ve Terakki yönetimi, iktidara gelişinin ardından Anadolu'daki Ermenileri gündemine aldı, Ermeniler Pan-Türkizm ile Kafkasya-Orta Asya arasında, üstelikte Müslüman olmayan bir halk olarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Emperyalist paylaşım savaşının sonucunda ortaya çıkan kaotik ortam, uzun zamandan beri düşünülen planın uygulamaya sokulması için eşi bulunmaz bir fırsat yaratıyordu. Ve böylece kimi yazarlara göre üç yüz bin, kimilerine göre ise bir buçuk milyon Ermeni'nin ölümüyle sonuçlanacak süreç başladı.

Bugün birçok yazar ulusal kimliklerin oluşmasında bir başka ulusu ‘düşman' olarak görüp mücadelede hedef olarak seçmenin önemi konusunda çeşitli teoriler ortaya sürerler. Bunun doğru olduğunu kabul edersek, Türkler için XX. yüzyılın başlarında ve devamında Rum ve Ermenilere duyulan nefretin realizasyonunu, daha kolay yapmak olanaklı hâle gelir.

Batı'da sürekli toprak kaybeden bitik Osmanlı için kurtuluş Doğu'ya, Orta Asya'ya açılmaktan geçiyordu. Bu yaklaşımın realizasyonu ise ‘Türkçülük' ideolojisiyle yerine getiriliyordu. Kuşkusuz yüzyıllardır ‘ümmet' kavramı ile yetişmiş Osmanlı ‘aydını' için Türkçülük ideolojisinin de somut bir çıkış noktası bulması zorunlu hâle gelmişti. Bu nedenle ‘Türk Yurdu' ve ‘Türk Ocağı' kavramları ‘Hıristiyan unsurlardan arındırılmış bir toprak parçasını' dayatmaktaydı. Ve artık iş sadece eyleme kalmıştı!"[125]

Osmanlı'nın son dönemlerinde meydana gelen kıyımların doruk noktası 1915'i[126] Türkiye'deki sosyalist hareketin önderlerinden, 1916'da doğan ve Osmanlı'nın son dönem öykülerini dinleyerek okuyan Mihri Belli şöyle özetliyor: "1915 iktidardaki İttihat ve Terakki tarafından Alman efendilerinin onayıyla sonunda 1.5 milyon insanın telef olduğu bir soykırıma dönüşen Ermeni tehcirini tezgahladığı şoven duygularının alabildiğine körüklendiği yıldır."[127]

 

"OLAN(LAR)IN NEDEN"İ YA DA İTTİHATÇI PROJENİN ÖZETİ:

"ISLAH" EDİLMEMİŞ HALKIN "ISLAH" EDİLMEMİŞ BÖLGEYE NAKLİ

 

"Dikkatsiz insan, ormanda yürür de,

yakılacak odun görmez." [128]

 

"Olan(lar)"ın ardında, boylu boyunca İttihatçı proje yatmaktadır!

Fuat Dündar'ın izah ettiği üzere, "İttihatçıların Anadolu'nun Türkleştirilmesi nüfus mühendisliğinin, Ermeniler üzerindeki pratiğini anlamak için kurguyu biraz daha geriden almak farz. Bu tarih, 1914'e kadar Osmanlı'nın Bulgarlardan arındırılması ile başlar, Edirne ve Trakya tamamen Bulgarsızlaşır. Akabinde, Rumlara yönelik bir ‘kovma' politikası başlar. Ama söz konusu nüfus, Bulgarlardan onlarca kat fazla ve çok daha geniş bir alana yayılmış durumdadır. Savaşın arifesine kadar tüm 1914 yılı, hükümetin işin içinde olmadığı, operasyonu Teşkilâtı Mahsusa'nın yürüttüğü, ağırlığı Makedon çetelerinden oluşmuş grupların yarattığı korku ortamıyla 150 bin üstünde bir nüfus Trakya ve İzmir'den kaçmaya zorlanır. Balkanlar'daki Pan-Hıristiyan politika ve Cemiyet'in teşvik politikası ile 300 bine yakın Müslüman Anadolu'ya göç eder. Eylül ayına girildiğinde yeni uluslararası konsept gereği, Rumların kovulması politikasına son verilmek zorunda kalınır. Çünkü Almanya, kendi kanatları altında yaratmak istediği bir Osmanlı-Yunan ittifakına zarar verir ve Yunan Krallığı'nı düşman devletlere yanaştırır diye buna karşı çıkar. İttihatçıların boyun eğmek dışında çaresi yoktur.

1915'in başında Balkanlı muhacirlerin büyük bir kısmı, Bulgar ve Rumların yerlerine iskan edilir, geriye bir miktar iskan edilmemiş muhacir kalır. Sıradaki hedef Ermeni yerleşim yerleridir. Hem bu muhacirlere bir an önce barınacak bir yer bulmak gerekir hem de direnişçi kilit coğrafi yerleri bitirmek. Üstelik savaşın sunduğu fırsat sayesinde kolaylıkla Ermeni bölgelerine iskan yapılabilecektir. Çünkü uzun yıllardır, dış devletlerin başta Rusya'nın baskısı yüzünden Osmanlı Ermeni yerleşim yerlerine muhacir iskan edemiyordu. 1915 Şubat'ında Zeytun'da ilk çatışmalar başladığı dönemde, Ayintab civarlarına iskan için sevkedilmiş muhacirler hazır olarak bekliyorlardı.

Muhacirlerin iskan sorununun Ermeni olaylarının çıkmasındaki rolünü Sadrazam Said Halim Paşa hiç kuşkuya yer vermeyecek biçimde şöyle ifade eder: ‘Ayrıca son yıllarda Türklerin elinden çıkan vilayetlerden Anadolu'ya göç eden Müslümanların yerleştirilmeleri konusunu da düşünmek gerekir'. Bu izahat Sadrazam'ın Alman Maslahatgüzarı Hohenlohe'a Ermeni tehcirini izah etmeye çalışırken öne sürdüğü nedenlerden biridir. Hem ayrıca, Ermeni tehciri ile ilgili yazılmış ilk talimatnamelerin tümünde de ‘muhacir'lere yönelik maddeler vardır; boşaltılan Ermeni köylerine muhacirler iskan edilecektir.

Ermeni direniş bölgelerini muhacir iskanı ile hâlledeceğini sanan İttihatçıların zaten her derde tek bir reçeteleri vardır: Nüfusun yer değiştirmesi. Mart ayı başında Talat Paşa emreder, ‘Ermenilerin harekât ve faaliyetleri tezayud eden menatıkda son derecede şiddet ve süratle hareket olunmak ve her vakayı müessir ve katı vesait ile mahallinde esbabı vukuyla birlikte imha etmek icap eder'. İmhanın sadece ve sadece silahlı Ermenileri değil, ama bir adım ötesi ‘sebepleriyle' birlikte imhası, bizlere şiddetin uygulandığı kütle hakkında ufak bir fikir verir.

Bu Zeytun'da da tekrarlanır. Çok miktarda asker kaçağı barındıran bu bölgeyi hedef alan Şubat 1915 operasyonu, kanlı çarpışmaları tetikler. Her direnişin ezilmesini ailelerin sürgünü takip eder. Zeytun sorununu çözmek için Zeytun Ermenisizleştirilmelidir. Daha doğuda, benzeri yer değiştirme operasyonları olsa da, Ermenilerin Kilikya dediği bu bölgedeki sürgünler, İstanbul'daki Ermeni örgütlerinde büyük bir heyecan yaratır. Rumlara yapılanlar hatırlardadır, bir benzeri şimdi Ermenilere uygulanmaktadır.

Ermenilerin sürgünü ve muhacirlerin iskanı yaşananların basit bir asker kaçakları peşine düşmek olmadığı, derinlerdeki bir Türkleştirme politikasının görünürdeki küçük bir buzdağı kısmı olduğuna dair hiç kuşku yoktur. İstanbul istim üzerindedir, başkentin düşmesi bir an meselesidir, İttihatçılar açısından da ufak bir direniş odağına bile tahammül yoktur. Bugünler aynı zamanda, Çanakkale'ye olası bir kara çıkarmasının beklendiği günlerdir. Uzun yıllardan beri beklenen, Ermeni örgütlerine karşı operasyon başlar.

Aralarında Taşnak'ın bulunduğu örgütler ile uzun yıllardır sürdürülen siyasi mücadelelerin son virajına girilir. Söz sırası şimdi, savaş gerek ve gerekçeleri ile birlikte iktidar gücünü arkasına almış olan İttihatçılardadır. 24 Nisan gecesi 250, birkaç gün içinde 2400'ü aşacak bir Ermeni aydın kütlesini hedef alan bir polisiye operasyon yapılır. Bu operasyonların asıl sebebini Talat Paşa anılarında şöyle itiraf eder: ‘Anadolu'nun çeşitli yerlerinde sevkiyat başlayınca, bu İstanbul'daki Ermeniler arasında ve özellikle komitelerde büyük heyecan yarattı. Ermeni komitelerinin yönetim merkezi, yani dış örgütün beyni İstanbul'da bulunuyordu. Bu şehir aynı zamanda bütün askeri hareketlerin de merkeziydi.'

Toplu ve genel bir isyan kararı almamış olmasına rağmen, bu operasyon, sonun geldiği şeklinde algılanır ve Ermeni komitelerinin Anadolu'daki şubeleri tayakküz durumuna geçirir. Direniş ya da isyan, benzeri her çatışma, Osmanlı ordusunu daha bir panik havasına sokar, şiddet ve tahrip katmerlenir.

Zaten Ermeniler tarafından, 1914 Şubat Reformları'nın savaş gerekçesiyle iptal edilmiş olması bir işaret olarak algılanır, 24 Nisan tutuklamalarıyla beraber Ermeni direnişleri dalga dalga 6 vilayette yayılır.

Ancak gerçek kırılma noktası, Van'ın Ruslar tarafından işgalidir. İlk defa, bu büyük savaşta, bir kent barındırdığı bir halkın örgütlediği bir direnişle düşer. Bu andan itibaren, sadece Ermeni örgütleri değil, tüm Ermeni nüfusu hedef alınır. ‘Bataklığı kurutma' hedefi ötesinde olası Rus işgalinin bölgede kalış süresini azaltmak için de tüm nüfus sevk edilmeliydi. Daha öncesinden başlasa da 23 Mayıs tarihli Talat Paşa'nın gizli telgrafıyla resmileşen Sivas, Diyarbakır, Elazığ ve Trabzon dışındaki, sınır illeri ve Kilikya bölgesi Ermeni nüfustan arındırılmaya başlanır.

Van'ın düşmesinden sonra, ‘Kasap taburları' denilecek Cevdet Bey'in emrindeki taburlar, intikam ve korku hislerini, geri çekilme sırasında tüm bölgeye yayarlar. Mayıs'ın ortalarından itibaren Ermeni sivil halka yönelik kitlesel katliamlar duyulmaya başlanır. 21 Haziran'da da İzmir, Edirne ve İstanbul dışta tutularak Anadolu'daki ‘istisnasız tüm Ermeniler' Zor bölgesine sevk edilir. Ancak ihtida etmiş, öksüz-yetim çocuklar ve Müslümanlarla evlenmiş kadınlar, asker ve sanatkâr aileleri istisna olacaktır. Bahar 1916'da bu gruplar dışında en az 800 bin Ermeni sürülür.

Çok geçmeden ‘müsait ahval ve şartlardan istifade' diyerek Ermeni varlıklarının ve köylerinin Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi Talat Paşa tarafından emredilir. Söz konusu olan milyonu aşkın bir nüfusun boşalttığı bir alan söz konu olduğundan, boşaltılan köylere iskan etmek için göçebe Türk aşiretleri araştırılır.

Ermenilerin sevkedildikleri bölgede Şükrü Bey, iskan işlerini yürütmek üzere, Halep'e atanır. Başta Zor, Suriye, Musul'un batısı ve Halep'in doğusunun iskan bölgesi olarak ayrılır. Ancak zamanla sadece Zor ve Suriye bölgesi Ermenilerin yerleşimine müsade edilen bölgeler olurlar.

Talat Paşa Anadolu'da ihtida ederek kalmış olan Ermenilerin izini sürerken, Şükrü Bey yüzde 10 oranına uygun olarak Ermenilerin yerli Müslüman arasında dağıtılması için uğraşır, söz konusu olan tam bir toplumsal mühendisliktir (social engineering). Bu oranın aşıldığı bölgelerde artık nüfus yeniden ve yeniden sevke tabi tutulur.

Urfa'dan gönderilen bir grup belirlenen oranı aştığı için Musul'dan tekrar Zor'a gönderilir. Diğer yandan Zor mutasarrıfı da kendi ‘artık Ermenileri'ni bir başka bölgeye gönderme telaşındadır. Aç, susuz, perişan hâldeki konvoylar, iktidarın çizdiği yüzde 10 oranını sağlansın diye bir ordan bir buraya kayıplar vere vere sevkedilirler.

Son bir paragrafla İttihat'ın Ermeni politikasını izah etmek gerekirse, iki noktada toplamak mümkün. Bir, ‘komitacılık ruhunu' ezmek amacıyla bir milletin diri unsurlarını-milleti millet yapan tüm unsurlarını- kurumsal veya kişisel ortadan kaldırmak. İki, geriye kalan kitleyi ‘mufid' bir unsur hâline getirmek için, 50 yıldan beri bir türlü ‘ıslah' edilmemiş ve çöl ikliminin hüküm sürdüğü bölgeye sevketmektir."[129]

İttihatçılarca da, sermayenin Türkleştirilmesi için yapılan budur!

Özetle "1915'te kıyımı planlayan bir grup insan vardı: Teşkilât-ı Mahsusa'nın o zamanki başkanı Bahaeddin Şakir. Doktor Nâzım vb. Bunun ekonomik temelli ya da nüfus politikası temelli entelektüel zeminini hazırlayanlar vardı: Talat ya da Kara Kemal gibi. Toplumda buna uygun havayı hazırlayacak yazıları yazan ‘aydınlar' da vardı."[130]

Bu noktada varsın kimileri, "Ermeni soykırımı oldu mu, olmadı mı? Bu sorunun yanıtı, ‘soykırımı' nasıl tanımladığınıza bağlı olarak değişecektir. İster ‘Ermeni soykırımı olmuştur' deyin, isterseniz de ‘Hayır, olmamıştır,' deyin, sonuçta değişmeyen bir gerçek var: Binlerce Ermeni, çocuk, kadın demeden tehcir sırasında ölmüştür. Ve bu utançtan Osmanlı yönetimi sorumludur."[131]

Örneğin, "1914 yılında 141 bin Ermeni'nin yaşadığı Sivas'ta 1915 sonrasında 8 bin 97 Ermeni kalmış. Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır, Trabzon ve Elazığ'daki toplam 471 bin 928 Ermeni'nin tümü başka yerlere sürülmüş. Ortaya çıkan sonuç bu olmuştur..."[132]

Bu çok açık değil mi?[133]

Bu konuda ‘Ermeni Meselesi Hâllolunmuştur'[134] başlıklı çalışmasında Taner Akçam, Dâhiliye Nezareti şifre kalemi kayıtlarından Soykırımın izlerini kronolojik olarak sürerken, kayıtlardan soykırımın belli bir plan dâhilinde yapıldığının kanıtlarını ortaya koyar.

Örneğin, "Osmanlı Hükümeti'nin Birinci Dünya Savaşı yılları boyunca Ermenilere karşı politikaları, savaşın getirdiği zorunlu bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmamış, bunun çok ötesinde, ‘dert' olarak tanımlanan Ermeni reform sorununun, Talat Paşa'nın kendi sözleriyle, esaslı bir şekilde sona erdirilmesi ve tamamen yok edilmesi amacıyla gündeme getirilmiştir."[135]

Dâhiliye Vekâleti Şifre Kalemindeki kayıtlar da şunları haykırmaktadır: "Tehcir ve kırım kararı, esas olarak İttihat ve Terakki Merkez komitesi'nin bir kararı ve eylemi olarak gündeme gelmiştir. Konuya ilişkin doğrudan suçlayıcı belgelerin bölgelere parti eliyle dağıtıldığını biliyoruz. İttihat ve Terakki yöneticileri, olayın planlayıcıları olarak, imhaya ilişkin yazılı belge bırakmamak konusunda yeteri kadar titiz davranmışlardır... Eylem sırasında çifte haberleşme sistemi geliştirmişler ve resmi kanalları sadece tehcirin ‘resmi' boyutuna ilişkin sorunlar için kullanmışlardır. İmhaya ilişkin emirler bölgelere başta İttihat ve Terakki Katib-i Mesulleri olmak üzere özel kanallardan yollanmıştır... İmha emirleri ve eylemi her ne kadar parti kanalıyla hayata geçirilmiş olsa bile, tehcir bir Hükümet politikası olarak uygulanmış ve tüm devlet çarkı harekete geçirilmiştir. Bu nedenle, eylem sırasında, en küçük yerleşim yerinden vilayetlere ve oradan da tekrar en üst siyasi karar mekanizmalarına kadar yüzlerce, binlerce yazışma yapılmıştır. Bu belgelerin tümüyle imha edilmesi imkânsızdır... Başbakanlık Arşivi'ndeki mevcut bilgi malzemesi, Ermenilere yönelik politikaların imha amacına yönelik olduğunu yeteri açıklıkta göstermektedir."[136]

Bir kez daha tekrarlamak pahasına vurgulayalım: Anadolu coğrafyasından Gayrimüslim unsurların kazınması, göç ve iskân politikası ile gerçekleştirilerek, Anadolu Türkleştirilmiştir.

Kaldı ki Akçam, yok etme politikalarının provasının savaş öncesinde 1913-1914 yıllarında Ege'de Rum kökenli vatandaşlarına uygulandığının kanıtlarını vererek, Rum kökenli vatandaşların tehciri ile Ermeni vatandaşların tehciri arasındaki doğrudan bağı ortaya çıkarır. Savaş öncesi 1912 Selanik kongresinde alınan kararlar gereği gayrimüslimlerin yok edilmesi planı, Ege'de başarıyla uygulanırken, bir anlamda savaş içinde gerçekleştirilecek Ermeni Soykırımının etüt çalışmalarının yapılıp, Teşkilât-ı Mahsusa tarafından alt yapısının hazırlandığını söyleyebiliriz.

Zihniyetin devamlılığı yanında kadro devamlılığı da vardır. Bu provanın önemli aktörleri Dr. Reşit, Albay Pertev Bey (General Demirhan), Şükrü Kaya ve Dr. Nazım gibiler 1915 Ermeni Soykırımının de önemli aktörlerindendir. "Eldeki tüm Osmanlı kaynaklarının bize gösterdiği gerçek şudur: İttihat ve Terakki, uygulamasına Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Ege bölgesinde başlamak üzere Anadolu'nun, kendi ifadeleri ile ‘gayri-Türk unsurlardan arındırılması' doğrultusunda bir plana sahip olmuş ve savaş yıllarında bu planı tüm Anadolu sathına yayarak hayata geçirmiştir."[137]

Bu Türkleştirme politikalarının iki önemli ayağı ise şudur: "Birincisi, devlet varlığı için ciddi bir tehdit olarak telakki edilen ve vücuttaki tümörler olarak tanımlanan gayrimüslimlerin (esas olarak Hıristiyanların) Anadolu'dan tasfiye edilmesi; ikincisi Türk olmayan Müslüman toplulukların kültürel asimilasyonları."[138]

İttihat ve Terakki iktidarı süresince inanılmaz bir toplum mühendisliği örneği vermiştir. Asimilasyonun (temessül) yolunu yordamını bilmektedir. Gayri-Türk unsurların asimilasyonunun yanında, bir şekilde sağ kalan ve tehlike teşkil etmeyen Ermenilerin de asimilasyonunu amaçlamaktadır. Bu amaca ilişkin Talat'ın 20 Nisan 1916 tarihli telgrafında bu konuda talimat verilmekte ve "Erkekleri nakledilen Ermeni ailelerinin Ermeni ve ecnebi bulunmayan köy ve kasabalara bi't-tevzi' müteferrik [dağınık] surette iskânlarının icrasıyla bulundukları mahallerde temessül [asimile] ettirilmeleri" istenmektedir.[139]

Özetle Türkçülüğün miladı olarak Balkan yenilgisi sonrası gösterilmesine rağmen, İttihat ve Terakki Balkan savaşının öncesinde bu zihniyete sahiptir. Balkan yenilgisi, sadece gizli ajandasını uygulama iklimini yaratmıştır. İttihat ve Terakki gizli ajandasının ön çalışmalarını savaş öncesinden başlatmıştır. Politikalarını uygulayabilmek için ayrıntılı nüfus çalışmaları yaparak, nüfus bileşenlerinin ayrıntılı listelerini çıkarıp nüfus bilgilerini güncelleştirerek alt yapısını hazırlarlar...

 

ORTAYA ÇIKAN(LAR): "ERMENİ MALLARINI KİMLER ALDI?"

 

"Yalan korkaklığın tortusudur.

Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma."[140]

 

Bir notun altını çizerek, [141] sözü Ayşe Hür'ün satırlarına bırakıyorum...

"24 Nisan 1915'te İstanbul'da Ermeni Cemaati'nin tüm önde gelenleri evlerinden toplanarak Ayaş'a doğru yola çıkarılmışlar, ülke çapındaki tehcir ise resmen 27 Mayıs 1915'te başlamıştı. İttihatçılar, tehcirin hemen ardından Ermenilerden kalacak mal ve mülklerin ne olacağına dair mevzuatı ilan etmişlerdi. 30 Mayıs 1915 tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameye göre hükümet, tehcirin uygulandığı bölgelerde iki mülkiye ve bir maliye memurundan oluşacak Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları kuracaktı.

İttihatçıların önde gelenlerinden Ahmet Rıza Bey, konu mecliste görüşülürken, bu malların terkedilmiş olduğunu söylemenin yasalara aykırı olduğunu, çünkü Ermenilerin bu malları terk etmediklerini, bırakmaya zorlandıklarını söylemişti ama elbette kulak asan olmamıştı. Talimatnameye göre komisyonlar sevkıyatın ardından terk edilen evleri mühürleyecek ve içlerindeki eşyalarla birlikte kıymet takdirleri yapıldıktan sonra kayıt altına alacaklardı. Geride kalan menkuller içindeki hayvanlar, emlak ve araziden elde edilen tarım ürünleri ve bozulması muhtemel mallar müzayede usulüyle satılacak ve bedelleri sahipleri adına mal sandıklarına teslim edilecekti. Kiliselerde bulunan eşya ve resimlerle kutsal kitaplar tutanakla tespit edilecek ve mahallinde muhafaza edilmeleri sağlanacaktı. Kâğıt üzerinde kararlar pek güzeldi ama acaba uygulama nasıldı?

Ocak 1916'ya kadar 33 Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu kuruldu. Alacaklı olduğunu iddia edenlerin kendileri ya da vekilleri aracılığıyla iki ay içinde komisyonlara başvurması gerekiyordu. Ülke dışında olanlar için süre dört aydı. Başvuru sahipleri tebligat için komisyonun bulunduğu mahalde bir ikametgâh gösterecekti. Alacaklı kimse komisyonun takdir ettiği miktara 15 gün içinde itiraz edebilecekti. İtiraz bidayet hukuk mahkemesine yapılabilecekti ama mahkemenin kararı kesin olup, temyiz yolu kapalıydı.

Resmi tarihçilerin bu pek öğündükleri sistemin nasıl işlediğini merak etmişsinizdir elbette. Ama merak etmeye devam edeceksiniz çünkü, bu defterler ortada yok! O hâlde başka kaynaklara bakalım. Öncelikle yerine göre 1 saat ile 15 gün süre verilerek Der Zor çöllerine sürülmüş olanların bu prosedürü yerine getirmesinin imkânsız olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Zaten başka kaynaklardan da biliyoruz ki, Ermenilerin el konan mallarının bir kısmı, yerel Türk, Kürt ve Çerkeş önde gelenleri tarafından talan edilmiş, bir kısmı Balkanlar'dan gelen muhacirlere dağıtılmıştı. Bir kısmı ‘Müslüman-Türk' sermayedar yaratmak için bazen herhangi bir ücret dahi talep edilmeden veya çok düşük bedelle veya düşük taksitlerle Müslüman kişi veya kuruluşlara verilmişti. Bazı binalar ile tarla, bağ ve bahçelerin ürünleri satılarak gelirleri orduya verilmiş, bazı binalar hapishane, okul, hastane ve karakol binası olarak kullanılmıştı. Kalan para da Ermenilerin tehcirinin masrafları ile bazı bölgelerde Ermenileri katleden milislerin masrafları için harcanmıştı! Dolayısıyla, ortada Ermenilere iade edilecek para kalmamıştı...

Osmanlı Devleti'nin 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi ile teslim bayrağını çekmesinden sonra, İtilaf Devletleri 1 Kasım'da bu konuda bir kararname çıkarttılar ama ülkenin içinde bulunduğu koşullar yüzünden kararı uygulamak mümkün olmadı. Peki, Osmanlı'nın devamı olmadığının altını özenle çizen Milli Mücadele kadroları bu konuda ne yaptı? Şunları yaptı: Müdafaa-i Milliye Vekili (Savunma Bakanı) Fevzi (Çakmak) Bey, Meclis'in 22 Ocak 1921 tarih