Yazarlar
Malum Açılım: Bireysel Haklar ve Din Kardeşliği
Ferhat Üçoluk / TC Cumhurbaşkanı A.Gül'ün ''iyi şeyler olacak'' söylemiyle birlikte yoğunlukla tartışılmaya başlanan ''Kürt açılımı'' somutta neyi içeriyor,sorunu hangi parametreler ışığında çözmeyi hedefliyorlar?
PKK/ DTP eksenli ortalama Kürt siyaset çevrelerine hakim olan iradeden ilkeli,bağımsız ve tutarlı bir yaklaşım beklene bilir mi,veya bunların sorunu algılama ve çözme biçimleri sömürgeci devletin egemenlik ilişkilerinin sınırlarına dokunuyor mu?
Her derde deva nakaratlar:'' Fırsat ve Çözüm''
Ferhat Üçoluk / Barış mı... Kiminle... Nasıl ? Son dönemde yine bildik gelişmelerin etrafında kısır tartışmalar cereyan etmektedir. TC devletinin yetkili ağızlarından dökülen bir takım sözler yine Kürt liberal-teslimiyetçi cephe de boş hayallerin depreşmesine vesile oldu.İmralı merkezli,Kandil-Ankara ayaklı Cumhuriyetçi Kürtlerde bilinen aynı nakaratlar ayyuka çıktı.Reformist-iradesiz sol'da durumdan vazife çıkararak yine kendine yakışanı yaptı,yapıyor.Kürt liberal-teslimiyetci cephe ve reformist sol yıllardır dillerine doladıkları ''fırsat,çözüm'' lafızlı söylemlerle traji-komik çıkmazlar yaşamaktadır.''Boşa kürek çekmek'' yakıştırması bu cenahın halet-i ruhiyesini özetleyen bir yan taşıyor...
İstanbul 1 Mayıs'ından notlar...
Ferhat Üçoluk / İşçi sınıfı ve ezilen halkların birlik,mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs bayramını geride bıraktık.1 Mayıs günü bilindiği üzere,1891 yılında Belçika'da toplanan II. Enternasyonal'in ikinci kongresinde tüm dünya işçi ve emekçilerinin bayramı olarak kutlanması kararı alındı. O tarihten bugüne devrimci-sınıfsal birikimine ve özüne uygun kutlanagelmektedir.
1 Mayıs'ın mayasında burjuvazinin aşırı kar hırsına,dayattığı kölelik koşullarına,artı-değer sömürüsüne cepheden tavır alan sınıf bilinçli işçilerin ödediği büyük bedellerin izi vardır.19. yüzyılın son çeyreğinden,21. yüzyılın ilk çeyreğine( tekel öncesi- emperyalizm aşaması) doğru uzanan kapitalist barbarizmin çürümüşlüğüne,gericiliğine ve kudurganlığına karşı iktidar perspektifli toplumsal özgürlük mücadelerinin yarattığı mevzi ve kazanımları asmbolize eden gününde adıdır 1 Mayıs...
'' 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı,devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı..''
1 Mayıs,1886 yılında Amerika'nın Chicago şehrinde 8 saatlik iş günü talebiyle mücadele kararlılığını genel grev şiarı ile somutlaştıran İşçi Sendikaları Kongresi'nin militan sınıf eylemlerine ivme kazandırdığı tarihsel çıkış ve gelişim sürecinin başlangıç aşamasına tekabül ediyor.Amerikan işçi sınıfının öncü müfrezelerinin çağrılarına destek veren,şartelleri indirerek fabrika yataklarından alanlara doğru akan işçiler,artık hiç bir şeyin eskisi gibi sürmeyeceğinin müjdesini de verdiler.Üretim araçlarının sahibi asalak burjuvazi için tehlike çanları daha gür çalmaya başlamıştı.Toplumsal yaşamı üreterek zenginleştiren,hayatı emekleriyle güzelleştiren işçiler sınıf düşmanı burjuvaziyi ve onun sınıf çıkarlarını koruyan devleti daha yakından tanıyacaklardı.
1871 Paris Komününde barikat başlarında kahramanca direnerek, kafileler halinde kurşuna dizilerek ölümsüzleşen sınıf kardeşlerinin ardından, proletarya enternasyonalizmini simgeleyen komünarlardan da öğrenerek mücadeleye yeni ufuklar kazandıracaklardı.Kendisi için sınıf olmanın bilinciyle,sınıfa karşı sınıf savaşımı güzargahında ilerleyeceklerdi.
1 Mayıs 1886 günü işçilerin başlatığı eylemler, 3 mayıs günü polisin saldırısı sonucu bir işçinin katledilmesiyle devlet terörünün çıplak yüzüyle karşılaştı.Bu saldırı işçilerde korku ve yılgınlık yaratmamış aksine öfkelerini ve mücadele etme iradelerini artırmıştı.4 Mayıs günü Haymarket alanını dolduran binlerce işçi,devletin tertiplediği kanlı provokasyonla karşı karşıya gelecekti.Düzenlenen mitingin bitmesine yakın bir anda patlatılan bombaların arkasından polisin işçilere saldırısı gerçekleşti ve adeta alan işçilerin kanlarına boyandı.Provokasyon çıkaran ve işçi eylemini katliamla bastıran Amerika devleti sendikacılara,öncü işçilere karşı sürek avı başlattı.İşçilerin gösterileri yasaklandı.Onlarca öncü işçi düzmece senaryolarla tutuklanıp,yargılandı.Burjuvazinin mahkemelerinde yargılanan lakin mahkeme kürsüsünü işçi sınıfının haklılığı ve mücadelesinin meşruluğunun savunulduğu bir mevziye çeviren dört öncü işçi;Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel 1887 yılında idam edildi.
'' Günlerin bugün getirdiği baskı terör ve kandır,ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez,yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde...''
Egemenlerin zulmü ve ezilenlerin örgütlü mücadelesine karşı düşmanlığı yeryüzünün her parçasında farklı zaman ve mekanda birbirini tamamlayan kudurganlıkla sahnelenmiştir.1977 1 Mayıs'ın da,İstanbul Taksim meydanına çıkan beşyüz bin işçi ve emekçi sömürgeci-faşist TC devletinin katliamcı pratiğiyle yüzleşeceklerdi.DİSK ve devrimci- demokratik güçlerin birlikte düzenledikleri 1 Mayıs mitingi,kontr-gerilla tetikçileri tarafından uzun namlulu silahlarla açılan ateşlerle saldırıya uğradı.Taksim meydanına bakan intercontinetal hotelin'den ve sular iradesinin çatısından kitle tarandı.Kurşunlardan korunmak için kaçışan insanların üzerine polis panzerleri sürüldü ve alanda panik ve kargaşa havası yaratıldı.Kazancı yokuşuna sürüklenen işçiler burada sıkışmış onlarcası ezilerek yaşamını yitirmişti.Atılan kurşun,ezilme ve panzer çarpması sonucu 34 işçi katledildi,136 işçi'de yaralandı.Türkiye sınıf mücadelesinin ivme kazandığı 1977 yılında düzenlenen 1 Mayıs kutlaması, en kitlesel işçi mitingi,devletin pervasızca tezgahladığı kitle katliamıyla karşı karşıya kalmıştı.Taksim alanı sömürüye,baskıya ve haksızlığa karşı çıkan eşit,özgür ve mutlu bir gelecek isteyen işçilerin ödediği bedellerle özdeşleşmişti.1978 1 Mayıs'ında da yüzbinler Taksim'e akmıştı.1979 yılında ise 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı ve sıkıyönetim ilan edilerek Taksim meydanı işçi ve emekçilere kapatıldı.
12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesinin sonrasında ise kopkoyu bir karanlık hakim kılınmış,ekonomik-demokratik talepli grev ve eylemler bile yasadışı sayılmıştı.1980'lerin sonlarına doğru devrimci örgütlenmelerin 1 Mayıs'ı 1 Mayıs alanı Taksim'de kutlama kararlılığı yankısını bulacak,özellikle 1989 1 Mayıs'ında Taksim'e çıkan yollarda militan sokak gösterileri gerçekleşecekti.Genç işçi M.Akif Dalcı bu gösteride başından vurularak katledilmişti.Sonraki yıllarda da Taksim ısrarı sürdürülecek,farklı alanlarda kutlamalar yapılsa da Taksim meydanını yeniden kazanmak için gereken irade ve kararlılık korunacaktır.Yine,1996 1 Mayıs'ında,Kadıköy meydanını dolduran yüzelli bin işçi ve emekçi TC devlet teröründen payına düşeni almış,dört işçi yapılan polis saldırısında katledilmişti.Onlarca yıldır1 Mayıs'ı sınıfsal içeriğine uygun kutlama mücadelesi geçici gerilemeler,yalpalayan anlayışların tutarsızlıkları vb. nedenlerle düşük yoğunluklu sürse de son üç yıldır tablo kesin çizgilerle netleşmeye,saflar belirginleşmeye başlamıştır.
'' Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından,mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından,yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir...''
Bu sene ki 1 Mayıs içinde çok şey söylendi,yazıldı.Devrimci-demokratik güçlerin 1 Mayıs'ta Taksim iradesini kırmak adına devlet ve düzeniçi anlayışlar sistematik karşı probaganda araçlarına sarıldılar.Klasik ''karanlık eller'' ve ''laleler ezilmesin'' soytarılığı gündemde önceliği aldı.Sarı sendikacılar ve sosyal şoven partilerce ''alan fetişizmi'' edebiyatı yapılarak,devrimcilere ve ilerici sendikalara iftiralar atıldı.Yetmedi açıktan tehditler savruldu.AKP hükümeti çok değil daha bir yıl öncesinde 1 Mayıs'ın resmi tatil ve bayram olması yönündeki talebe kulak asmamış,''neden tatil edemezlermiş'' bunun demagojik gerekçelerini sıralamışlardı.AKP hükümetinin İstanbul şehrine layık gördüğü futbol amigosu vali Güler ve her yönüyle itici pala emniyet müdürü Cerrah efendilerin alışılmış bir tezahürün ürünü olan '' marjinal grupların neden olacağı güvenlik kaygısı'' günler öncesinden ekranlara ve manşetlere taşındı.''Nato mermer nato kafa'' valinin deli saçması beyanatlarını her defasında duymak zorunda bırakıldık.Akabinde Türk meclisinde yapılan oylama ile 1 Mayıs emek ve dayanışma günü ve resmi tatil ilan edildi.Elbetteki egemenler bu kazanımı bize hediye etmediler.Onlarca yıldır süren işçi ve emekçilerin dişe diş verdiği hak ve özgürlükler mücadelesinin sonucudur.
Sendika temsilcileri ile Cumhurbaşkanı arasında yapılan görüşmenin sonrasında AKP hükümetinin de aynı minvalde tutum belirlemesiyle Taksim için dillendirilen '' makul kalabalık'' lafı 1 Mayıs'ın öngünlerinde tarafların açıklamalarında önceliği oluşturdu.Devletin amacı ''bir kaç yüz kişiyle sınırlı vaziyette alana girilebilir,1977 şehitleri için anma yapılabilir'' şeklinde özetlenebilir.Makul kalabalığın sayısı ve bileşenlerinin niteliği son ana kadar netleştirilemedi.Aslında,AKP hükümetinin kendine dert edindiği nokta devrimci güçlerin kendi kortejleri ve flamalarıyla alana gelmelerinden duyduğu hazımsızlıktı.Sendika ve meslek örgütleri ile devrimci- demokratik güçleri birbirinden kopartarak,devrimcilerin çağrılarıyla sokağa çıkan kitleyi alandan uzak tutarak ve dizginlerinden boşalan polis terörünün hedefi haline getirerek niyetlerinin ne olduğunu alenen gösterdiler.'' Makul'' sıfatına girmeyenlerden olduğumuz içinde haklı bir sevinç duyduk.Tıpkı '' özde vatandaş'' olmadığımız için...
'' Vermeyin insana izin kanması ve susması için,hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin,bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler...''
'' Madem ''makul''olsun deniyor bizde gayet ''makul'' bir kararlılıkla 1 Mayıs'ta 1 Mayıs alanı Taksime çıkacağız.'' 1 Mayıs tartışmalarının sürdüğü ve ''makul'' sözünün espirilere konu olduğu aşamada bir dostun hınzırca söylediği yukarıdaki cümle inat ve iradenin berraklığını yansıtıyor.Sendika bürokrasisinin veya devlet yetkililerinin pazarlıkları biz mahallelerden,işçi havzalarından gelecek olanlar için pek bağlayıcı değildi.Makul yada değil farketmez.Son sözü her zaman direnenler söylerdi.Hedef ortada:1 Mayıs'ı Taksim alanı ile birlikte kazanmak!
İcazet dilenerek yürüyenlerden,veba'dan kaçar gibi Taksim'den kaçanlardan değiliz.Şafağın sahibi,asi mavi duyguların yareni ve özgür geleceği müjdeleyen iddianın parçasıyız.Bugün Taksim yarın İktidar!Sebatla,bedeller ödenerek,kavganın türkülerini söyleyerek ve ustalarımızdan öğrendiğimiz gibi;'' alanları zaptederek'' yolumuza devam edeceğiz.
Son üç senedir İstanbul'da 1 Mayıs kutlamalarına (direnişlerine) katılmaya özen gösteriyorum.Eğer başka şehirde bulunuyorsam dönüşü erkene alarak Taksim'e yüzünü dönen,taviz vermeden yürüyüşe geçen militan kitlelerin güven veren direnişçiliğine ve direnişin ritmine bırakıyorum kendimi.2007 'de Okmeydanı barikatları,2008 Şişli-Kurtuluş-İstiklal sokakları...Binlerce polis sürüsü,panzerler-bariyerler,kuşatılan sokaklara sayısı belirsiz atılan gaz bombaları ve onlarca kilometrelik bir alana taşan işgence-gözaltı terörünün zorbalığı altında esmer tenli gençlerin-işçilerin, devrim sloganlarını haykıran, sokak sokak çatışarak haramilerin saltanatına kafa tutan pratiklerine şahit olmak ne güzel.Umudumuzu korlaştıran,sınıf düşmanlarımızı paniğe iten inanç ve irade ete kemiğe bürünüyor.Her yıl daha da çoğalıyoruz,sosyalizm şiarları daha bir gür atılıyor sokaklarda...Özgürlüğün sokaklarda olduğunu bilenler omuz omuza vererek yıkıyorlar kafalarda kemikleşen tabuları ve yılğınlığı...
'' Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor,halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor,devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor...''
Bizim asmtlere 1 Mayıs haftalar öncesinden rengini vermeye başlar.Hazırlıklar,etkinlikler ve dinamizm taşıyan canlı tartışmaların basıncını hissederiz.İyi de olur.Görsel açıdanda pankart,afişlere gözümüz ilişir ve bildiriler elden ele dolanır.Devrimci-demokratik kurumların çağrıcısı oldukları eylem ve etkinliklerine katılır,yakılan ateşlerin başında halaylar çekeriz.Bazen 1 Mayıs'ta Taksim'e diyen kortejlerin geçişini seyredersiniz,bazende bizzat o kortejlerin içinde kızıl bayrak elde sizde seslerine ses katarsınız.Gün içerisinde karşılaştığınız dostlarınızla yaklaşan 1 Mayıs'ta yan yana durma sözleri verirsiniz.Ve genellikle sözler yerine getirilir,dostlarınızı o gün yanı başınızda görürsünüz.''Gündüzlerinde sömürülmeyen,gecelerinde aç yatılmayan'' bir dünya yaratmayı amaç edinen özgürlük-eşitlik arayışının yankılandığı,emekçilerin asmtlerinde 1 Mayıs'ı coşku ve sabırla beklersiniz.
Birkaç gün öncesinden 2009 1 Mayıs'ı için toplanma ve hareket noktaları belirlenmiş,kimin nerede,hangi saat'te yürüyüşe geçeceği açıklanmıştı.Devrimci-demokratik güçleri temsilen oluşturulan ''Devrimci 1 Mayıs Platformu'nun'' Halaskargazi Caddesi üzerindeki Agos gazetesi önünde toplanma çağrısına uyarak,sabah erken saatlerde kafileler halinde asmtlerden yola çıkıldı.Beraberimdeki arkadaşlarla Şişli Cevahir Oteli'ne yakın bir noktadan Agos önüne,Pangaltı veya Kurtuluş caddelerine en kestirmeden ulaşabileceğimiz geçiş kolaylığı sağlamaya çabaladık ama nafile.Bir önceki seneden yeterli dersleri çıkarmış olan Polis hemen hemen bütün sokakları tutmuş,saldırıya hazır bekliyordu.Ve yön tayini yapmaya uğraştığımız an'da birazda teknolojinin imkanlarını kullanarak dalga dalga yayılan çatışmaların başladığını öğrendik.İrtibata geçtiğimiz dostlarımız uzakta değillerdi,Feriköy'ün üst kısmında toplanıyorlardı.Feriköy'ün, Ergenekon( maalesef ismi böyle) caddesine yakın noktalarında polis barikatları zorlanıyordu.Şişli Bomonti önüne geldiğimizde yüzlerce devrimcinin yoğun gaz bulutu altında süren direnişine tanık olduk.Bu arada yanlışlıkla olsa gerek bir polis otosu yan sokaktan bulunduğumuz sokağa daldı.Bu beklenmeyen davetsiz misafir,şaşkın sürücülü polis otosu gerekli ilgiyi gördü ve silahla ateş açan polisler son bir gayretle otoyu uzaklaştırıp gözlerden kaybolup tüydü.Etrafımızda o kadar çok tanıdık yüz var ki hem şakalaşıyor,hem de çatışmaların gelişimini tartışıyoruz.Ön taraftaki 1 Mayıs direnişçilerinin yerlerini dolduruyor,ellerimizdeki taşları sokağın başını tutan polislere fırlatıyoruz.Karşılığında o kadar çok gaz bombası atıyorlar ki bir kaç dakika içinde gazın etkisiyle yanma hissi uyanan gözlerinizden kaynaklı önünüzü bile göremiyorsunuz.Mecburi geri çekilmek ve ön tarafı yeni direnişçilere açmak zorunda bırakılıyoruz.
Ayrıyeten belirtmeden geçmeyeyim.Çatışmanın ilk dakikalarında polislerin üzerine hışımla saldıran devrimci gençler,baskın basanındır sözüne uygun,koyun sürüsü gibi yola uzanmış mola veren çevik kuvvet grubunu hedef almış,bu baskında polis kalkanı,kask,onlarca cop ve robokop diye tabir edilen elbise aksesuarı ele geçirmişlerdi.Ele geçen malzemelerle dönen gençler, sokakta toplanan beşyüze yakın kitle tarafından alkışlarla,sloganlarla karşılandı.Ee tabiki her kesin yüzünde bir gülümasmede hemencicik beliriverdi.
Belli bir süre sonra bulunduğumuz sokaktan başka bir sokağa geçme eğilimi gelişti.Devrimci 1 Mayıs Platformu'nun insiyatifinde bir süre belli başlı sokakları geçerek Feriköy spor klübü'nün önüne çıktık.Burası öncesinden söylediği kadarıyla sivil faşist unsurların yoğun olduğu bir noktaydı.Ama özellikle o sokaktan çıkmak için polis barikatına yüklenmemiz gerekiyordu.Zaten spor klübünün içine yuvalanmış sivil faşistlerin korktukları her hallerinden belliydi.Önümüzdeki barikatta ise polis ve sivil faşistlerin ortaklaşa saldırısına tanık oluyorduk.Yine yoğun gaz bulutu altında kaldık.Uzunca sayılabilecek bir zaman süresi boyunca direnmeyi sürdürdük.Gaz stokları bittiğinde polis ve sivil tosuncuklarının kaçışlarını da gözlemlemekte zorlanmıyorduk.Haa bu arada bulunduğumuz sokağı çevreleyen binaların tepesinden kendini gizleyerek başımıza saksı atanlar da vardı.Ama ben yüzlerini göremedim,gören olduğunu da zannetmiyorum.Elbetteki çatışma ve direniş sadece bizlerin bulunduğu noktada değil,koskocaman bir alana yayılmıştı.DİSK,KESK ve bir dizi kurumun içinde yer aldığı ana kortejde,Agos önünden parça parça büyüyerek yavaş adımlarla ilerleyişini sürdürüyordu.Üzerimizde alçak uçuş yapan polis helikopteride saldırıya verdiği koordinatlarla dahil oluyordu.Burada kollektif iradenin mutluluk veren örneğinide yaşadık.Polis barikatına yüklenenlere taş desteği,yaş ortalaması biraz yüksek olan,veya gaz bulutundan olumsuz etkilenen insanlarımız tarafından hummalı bir çalışmayla temin ediliyordu.
Feriköy'den çıkış vakti geldiğinde gruplar halinde Dolapdere'ye doğru yöneldik.Çıkışımızdan sonra ayrıldığımız yere ulaşmak isterken geciken bazı devrimcilere sivil faşistlerin satırlarla saldırdıklarını öğrendik.Mahalle aralarından ilerleyerek Dolapdereye çıkan bütün sokaklardan yokuş yukarı Tarlabaşı'na çıkmaya çalıştık.Lakin,polisi burada tüm hazırlıklarını bitirmiş,bizleri beklerken bulduk.Yanımdaki bir arkadaşın polis panzerinden sıkılan boyalı suyun etkisiyle kıpkırmızı olmuş elbisesi hakkında espirili yorumlar yaparak hem bölgeyi kolaşan ettik,hemde son durum hakkında bilgi almaya çalıştık.Bu arada tanıdığımız dostlarla karşılaştık ve Bilgi Üniversitesinin olduğu yere ulaştık.Bir süre bu bölgede geçiş yerlerini zorlamaya çabaladıksa da Tarlabaşı'na çıkamadık.Saatlerdir fiili çatışmanın içinde olmanın ve koşmanın, yürümenin verdiği doğal yorgunluk hepimizde hissedilir oranda artmıştı.Hacıahmet Mahallesinde Kürdistan'dan göç ederek gelenlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeye çekildik.Yanılmıyorsam Batman'lılara ait kahvehaneye girip,TV ekranlarından 1 Mayıs direnişine ilişkin haberleri izledik.Beş bin kişiden oluşan kitlenin alandaki görüntülerini seyrettik.Yine ulaştığımız dostlardan Taksim alanına girildiği ve eylemin sonlandırıldığını öğrendik.Kahvehanedeki Kürdistan'lılarla 1 Mayıs ve Taksim direnişi hakkında samimi bir sohbet ve fikir alışverişi içinde olduk.Bir süre daha bölgede bekledikten sonra artık dönüş yolu için harekete geçmenin vakti gelmişti.Yol boyuncada sohbetler ederek,yer yer tanıdık dostlarla karşılaşıp selamlaşarak asmtimize giden arabalara bindik.
Ve 1 Mayıs marşının son dizelerini söyleyerek günceme notumu düştüm: '' Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider,devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider...!!
6 MAYIS ...
Mayıs Türkiye ve K.Kürdistan tarihinde baharlarıyla, kırçiçekleriyle, bendine sığmayan ırmaklarıyla değil darağaçları,katliamlarıyla, oluk oluk akan kanıyla hatırlanmaya başlar. 6 Mayıs 1972'de bu kanlı tarihin en vahşi ve en kahpe günlerinden biridir.Vahşidir çünkü insan denilen varlığın boynuna çekilen ilmiğin yine kendi türünden biri tarafından çekiliyor olması,kahpedir çünkü ülkesinin bağımsızlığı ve halkların özgürlüğü uğruna mücadele eden üç özge fidanın,insan evladının idamının yine bu ülkenin yönetici güçlerinin eliyle gerçekleşmiş olmasıdır.Ki bu yönetici-egemen güçler emperyalizme uşaklıkta sınır tanımayan türdendir. Uşaklıklarının gereği olarak emperyalizme karşı gelişebilecek her hareketi kanla bastırmayı onlara verilen bir görev olarak görmüşlerdir.Bu yanıyla bakıldığında 6 Mayıs ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesi yürüten yurtseverlerle,emperyalist uşaklar arasındaki hesaplaşma günüdür. Ezilen halkları,emekçileri temsil edenler ile emperyalizmin ve işbirlikçi finans oligarşisinin çıkarlarını temsil edenler arasındaki bu mücadelede dönemsel olarak kaybeden maalesef ezilen halklar olmuştur.Ve Deniz'in,Yusuf'un,Hüseyin'in şahsında darağacına çekilende ezilen halklardır. 68 kuşağının anti-emperyalist devrimci mücadelesinde ki kararlılık Türkiye gençliğinde de yansımasını Deniz Gezmiş'lerde,Mahir Çayan'larda ve İbrahim Kaypakkaya'larda buldu.TİP'den radikal devrimci bir kopuşla ayrılan gençlik hareketleri teorik olarak dar olmalarına rağmen pratikte toplumu etkiliyebilecek etkili bir güce dönüştüler. Üniversitelerdeki kitlesel eylemliliklerin yanısıra fabrikalardaki işçi direnişlerine ve köylülük eylemlerine de öncülük ettiler.Bir tarafta teorik çalışmalar üzerinde yoğunlaşarak ülkenin sosyo-ekonomik tahlilini ve devrimin sosyo-politik tespitlerini yapmaya çalıştılar.Tüm politik yetersizliklerine rağmen düşündüklerini davranışlarında uygulamaya çalışmaları halkların devrimci öncüleri olmaya yetmiştir ve bunu da hak etmişlerdir. İdeolojik politik tespitlerdeki Kemalist etkiler 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş mücadelerinin sol üzerindeki genel etkisinden kaynaklanmaktadır.Milli burjuvazinin bile ittifak kabul edildiği politik tespitlerden etkilenmemeleri o koşullarda mümkün değildi ve olmadı da.Heleki sınıfsal ayrışmaların ''kaynaşmış bir kütle'' bulamacıyla çarpıtıldığı doğallığında siyasal arena da muğlaklaştırıldığı Türkiye gibi ülkelerde temel çelişkiyi sınıf çelişkisi olarak koymak ve ona göre teorik tespitlerde bulunmak dönemin gençlik hareketleri için oldukça lüks kuramlar olurdu. 68 devrimci gençlik önderlerinin Dünya'nın başka ülkelerinde gelişen devrimlerden etkilenmeleri o koşullarda kaçınılmazdı.Bir tarafta Küba,bir tarafta Çin,Vietnam devrimlerinin yarattığı sinerjiden etkilenen devrimci gençlik bir taraftanda gelişen Kemalist iktidarlaşmadan etkilenmesi doğal bir gelişmedir.Bugünlerde ise sosyalizme düşmanlıklarıyla egemen sınıflara yardakçılık yapan Taraf,Zaman vb. gazetelerin köşe başlarını tutan,hayatları boyunca beleşten yaşamış zevatın 68 Devrimci önderleri hakkında çirkince sataşmalarını gözlemlemekteyiz.Denizlerin Kemalizm hakkındaki teorik yanılgılarını eleştirel değerlendirmeye tabi tutuyormuş gibi yapıp oradan devrimci-sosyalistlere vurmaya,gözden düşürmeye çabalıyorlar.İğreti bir örnek olarak Rasim O. Kütahyalı denen liboşun bu bağlamdaki cehaleti verilebilir. Kemalist iktidarlaşma sürecinin öncesinde Kuvayi milliye güçlerinin işgal karşıtı duruşları( 68 devrimci gençlik önderleri bunu anti-emperyalist direniş olarak tanımlamışlardır) devrimci gençlik hareketinin Kemalizme Küçük-burjuva devrimci bir rol biçmesinde etkili olmuştur.Özünde burjuva ideolojisi olan ve İttihat Terakki'den beslenen Kemalizmden kopuş olmasa da sorgulama İbrahim Kaypakkaya'da başlamıştır.12 Mart asleri-faşist darbeye kadar orduyu halkın ordusu gibi gören devrimci gençlik yanıldığını ta darbe öncesi ordunun kendisine yönelttiği faşist terörle görmüştür. Tutuklamalarda,sorgulamalarda,katliamlarda bir fiil ordu görev almıştır.Gerçekte o ordu emperyalist terör örgütü NATO'nun jandarması olduğu gün gibi açığa çıkmıştır.Nurhak'ta Sinan'ları,Kızıldere'de Mahir'leri,darağaçlarında Deniz'leri katleden ordunun rotası bu saatten sonra faşizmi Türkiye ve Kuzey Kürdistan'ın her tarafına yaymak oldu. 6 Mayıs bu yanıylada keskin bir kopuş olduğu gibi stratejik ve politik sıçrayışında önemli bir ayağıdır.Deniz'lerin Halk Kurtuluş Ordusu,Mahir'lerin politikleşmiş askeri savaş stratejisi,İbrahim'in Halk savaşı tespitleri bu sıçrayışın teorik olarak kuramsallaştırmasında TC ordusunun yarattığı faşist terör dalgası etkili olmuştur. Devrimci gençlik önderlerinin genel tespitlerinin derinleştirilmemiş olması devamcılarının 12 Eylül'e hazırlıksız yakalanmasında etkili olmuştur.Dar gurupçuluk,kısır örgüt anlayışı,kaba pragmatizm,başka merkezlerden alınan hazır reçeteler,politik yenilenmeden yoksunluk 12 Eylül yenilgisinide kaçınılmaz kılmıştır.Oysaki ellerinde muazzam bir devrimci miras ve birikimde vardı.Buna rağmen dağınık ve bölük pörçük karşıladılar 12 Eylül'ü.Teoride sıcak gelen enternasyonal-devrimci dayanışmayı pratikte uygulamada yetersiz kalışlarının bedeli ağır oldu. Mahir Çayan ve arkadaşlarının Deniz'lerin idamını durdurmak için Kızılderede giriştikleri eylem enternasyonal devrimciliğin canlı tarihidir.Yine Deniz'in dar ağacında '' Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği '' haykırışı birleşik devrimci mücadele çağrısı değilde nedir? 6 Mayıs ve 30 Mart enternasyonal devrimciliğin şafağıdır.Bu iki gün üzerine düşünmek,onlarca kitap yazmak,yüzlerce sonuca varmak demektir.Bu günleri anlamak teorik darboğazlığımızı,pratik yetmezliğimizi aşmak demektir.Kısacası bu iki gün teorik ve pratik bütünlüğün kendisidir.Yeni kuşak devrimcilerine düşen görev ise bu günlerin üzerinde doğru temelde yoğunlaşmak ve devrimci yenilenmeye yol açmaktır.Bu iki gün kesinlikle birbirinden ayrılmaz.Bu iki günün müthiş bir anlam bütünlüğü vardır.Birbirini tamamlayan birleşik bir cümle gibidir. Son dönemlerde burjuva ideologlarının Deniz'lerin idamıyla ilgili kaleme döktükleri ve timsah gözyaşlarıyla bezenmiş yazıları ise kaleyi içten fethetme anlayışıdır.Deniz'e masumiyet,Mahir'e suçlu kılıfı giydirilme çabaları devrimci saflarda bozgunculuk yaratma taktiğidir.Emperyalizmin onlara biçtiği dolarşörlük görevi,psikolojik saldırı görevidir. Onlara söyleyecek sözümüz şudur: Deniz ve Mahir kardeştir.
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Ferhat Üçoluk /
Ezenlerin hukuku ve ezilenlerin direnişi
Ferhat Üçoluk / İnsanlık tarihi çelişkilerden çözümlerin üretildiği,eskinin yeniye evrildiği devrimsel gelişmelerinde tarihidir.Devrimsel gelişmelerin motor gücüde sınıf mücadelesi ve bu mücadeledeki ezilenlerin ezen sınıflara karşı göstermiş oldukları direniştir.
Egemen sınıfların ezilen sınıflara karşı uyguladıkları baskıya ve zulme karşı ezilen sınıfların her türlü direnişi egemenlerin hukukunda terörizmdir.Bu yanıyla hukuk egemenlerin halkları boyunduruk altına almada kullandıkları dizayn araçlarıdır.Hukuk adalet terazisinde hakim olan sınıfın çıkarı doğrultusunda işler.Burjuva devleti denilen baskı ve zor örgütlenmesinin hukuk anlayışı halklara dayattığı zulmü saklama kılıfından ibarettir.Kendisine karşı gelişebilecek direnişleri bastırmada kullandığı yalanlar manzumesidir.
Hukuk ezen sınıfların elinde adaleti ifade edemez,çünkü mülkün korunmasında kullanılan basit bir araçtan ibarettir.Yani insani normlar çerçevesinde düşündüğümüzde hakim sınıfların hukuku meşru değildir.Hele ki asker-polis diktatörlüğündeki faşist devletlerde hiç meşru değildir.Tohumunu ortaçağ karanlığından alan burjuva demokrasisindeki kısmi gelişmeler ezilen sınıfların ve onların öncü güçlerinin vermiş oldukları bedelin bir sonucudur.Egemen sınıfların halklara bahşettiği hediye değildir.Bu gelişmeler dahi çoğu zaman hakim sınıfların saldırılarıyla tasfiye edilir,askıya alınır.
Anadolu coğrafyasında da olan budur.68 devrimci çıkışıyla yakalanan demokratik haklar 12 Mart ve 12 Eylül faşizmiyle tasfiye edildi ve anadolu coğrafyası koskocaman bir hapishaneye çevrildi.Anadolu halklarının devrimci öncüleri katliamlarla,zindanlarla yok edilmeye,inkarcılık,kalpazanlık,köşe dönmecilik bir yaşam biçimi haline getirilmeye çalışıldı.Sendikalar,demokratik kitle örgütleri,dernekler kapatılarak toplumun tüm kesimleri nefessiz bırakılıp halklar teslim alınmaya çalışıldı ve bunda kısmende olsa başarı sağlandı.12 Eylül hukukuyla estirilen bu faşizan teröre karşı dağınık olan halk güçlerinin devrimci direnişide yeterli gelmemiş,toplum ölüm uykusuna yatırılmıştır.Buna rağmen umut yok edilememiştir.Çünkü umudun tohumu bu topraklarda derindir ve en olmaz denilen yerde en olmaz denilen zamanda serpilip boy vermesini bilmiştir.
Bereketli Anadolu toprağı Osmanlı zulmünde umudu nasıl Beddettince yeşerttiyse onun evladı TC' de de Mahir'ce,İbrahim'ce,darağaçlarında Deniz'ce yeşertti.Umut zindan karanlığında ateşe dönüştü Mazlum Doğan'da.Açlığa yattı Kemal Pir'de,M.Hayri Durmuş'ta,dağlara uzandı Mahsun Korkmaz'da,ateş topuna dönüştü Zilan'da,Beritan'da...Dalga dalga bayrak oldu Sebahat'lerde,Sibel Yalçın'larda.Taş oldu Kürdistan'da küçük generallerin elinde ve daha binlerce şehidin bedeninde hayat buldu.Yani umut yok olmadı,yok edemediler halkların özgür gelecek umudunu.
Bugün'de bu umudu canlı ve diri tutmaya çalışan devrimci öncüler varoldukça egemen sınıfların korkuları ve hakimiyetlerinin gelecek kaygısı anlaşılır bir durumdur.En sıradan demokratik taleplere dahi taammül edemeyen Türk sömürgeci-egemen sınıflarının en bilindik yöntemlerinden biri halkların öncüleri devrimcileri katletmektir.Lakin katledilmekle bitmeyen devrimcilerin muazzam iradesi karşısındaki acizliklerini bugünlerde sıcağı sıcağına yaşadık.
Anadolu topraklarının tarihi değerleriyle donanmış bir devrimci olan Orhan Yılmazkaya'nın yiğitçe direnişi karşısında allak-pullak oldular.Onların algılayamadıkları gerçek şu ki bir devrimcinin iradesi onların en ileri tankından,topundan daha güçlüdür.Evet burjuvalar,satılmış kalemşörler bilcümle halk düşmanı katiller,kontralar yenildiniz Orhan Yılmazkaya'ya...
Diz çöktünüz karşısında,aczedüştünüz biz ise selamlıyoruz devrimci dostluk cephesinden onu ve direnişini.Evet yenildiniz beyler,generaller,postal yalayıcıları.Dün Kürdistan Zap'ta,bugün Bostancı'da Orhan Yılmazkaya'nın karşısında.Artık en ileri teknolojiniz,silahlarınız da işe yaramıyor,korkularınızın büyüdüğününde farkındayız.Halklar hapishanesine çevirdiğiniz bu coğrafyada artık size ihtiyaç yok.Özgürlüğe sevdalı yüreklerin ete kemiğe bürünen emekleriyle halkların bahçesini kuracağız bu topraklarda.Unutmayın ki devrimciler halkların bahçıvanlarıdır artık bu coğrafyada...
Devrimciler ölüm ve silah sevdalısı değildir efendiler.Ölümü göze alıyorlarsa yaşamı sevdiklerindendir.Silahı ellerine alıyorlarsa ölüme karşı korunmak içindir.Sizin gibi katletmiyorlar yaşamı,kaybetmiyorlar gencecik bedenleri,canlı canlı atmıyorlar asit kuyularına,panzerlerin altına almıyorlar çocuk bedenlerini,kurşuna dizmiyorlar Uğur'ları,silah dipçikleriyle ezmiyorlar Seyfi'lerin kafasını,saçlarından sürüklemiyorlar anaları,gasp etmiyorlar emekçilerin ekmeklerini ve insanlığın geleceğini.
Suçlusunuz beyler-efendiler hemde çok suçlusunuz.Keliniz göründü,tiyatronuz bitti.Yırtıldı yalanlarınızın perdesi.Devrimcilerle,halk düşmanı katilleri yanyana göstermeye çalışmanızdaki sahtekar propagandanız suçlarınızın açığa çıkmasındandır.Televizyon ve medya köşelerindeki dolarşörlere verdiğiniz görevde sizi kurtaramaz.
Tarihe karşı suçlusunuz,doğaya karşı suçlusunuz,katlettiğiniz Kürt ulusuna karşı suçlusunuz,devrimcilere karşı suçlusunuz,çocuklara-kadınlara karşı suçlusunuz,ölüme direnen Orhan Yılmazkaya'ya karşı suçlusunuz.Yani beyler-efendiler kısacası hayata karşı suçlusunuz.
Suçunuzun affı tarihin,halkların ve devrimcilerin karşısında diz çökmekten geçer.Unutmayın ki siz asla haklılara ve halklara diz çökertemezsiniz.Halkların kızıl çiçeği Orhan Yılmazkaya'ya diz çökertemediğiniz gibi.
Umudun tohumunu toprakta canlı tutanlara selam olsun.
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.


