Sunday, 20 May 2012

Yazarlar

DİN VE DEVLET İŞLERİ, TÜRBAN, ÖZGÜRLÜK...

AddThis Social Bookmark Button
Türkiye'de düzen güçleri arasında tartışma ve cepheleşmeye yol açan "türban yasası", yüksek perdeden karşılıklı atışmalar ve sokak eylemleriyle gündemin öncelikli konusu haline getirildi. On yıllardır bu ülkede, malum tarafların suni sorun olarak kullandığı, yoksul kitleleri uyutmanın, sisteme bağlamanın aracı daha veciz ifadeyle" medyatik aracı" yaptıkları "türban, tesettür" sorunu çeperinde yine benzer bir süreç örgütlenmektedir.

AKP ve MHP'nin ortaklaşa hazırladığı, DTP'nin de desteklediği "Üniversitelerde türbana serbestlik" öngören yasa teklifi Türk meclisinde kabul edildikten sonra Cumhurbaşkanın onayına sunulacak. Köşk'ün eğer başkaca hesapları yoksa onaylayacağı yasa pratikte okullarda uygulamaya geçilecek. Bu arada CHP'nin konuyu anayasa mahkemesine taşıyacağını söylemesi ve mahkemenin türban konusunda bilinen klasik tavrı, ihtimal dâhilindeki boşa çıkma döngüsünü de hızlandırabilir. Yasa mevcut haliyle mahkemeden geçse bile okullarda iradi noktada sıkıntı yaratma ihtimali kuvvetlidir. Bu bağlamda AKP'nin işini kolaylaştıracak faktör ise yeni YÖK yapısı ve mecliste paket halinde çıkartılacak eğitimle ilgili yasalardır. Yine, YÖK merkezli idari sıkıntılarda özellikle yeni YÖK başkanın iktidar uşağı profile sahip olması ve liberal-muhafazakâr çevrelerin kurumlar üzerindeki ağırlığı hükümetin elini güçlendirmektedir. Önümüzdeki günler, haftalar içersinde hararetli tartışma ve pratik adımlar artarak devam edecek gözüküyor. Laiklik, gericilik, özgürlük, takiyecilik ve rejim krizi vb. lafızlı tartışmaların tarafları ve emekçi halklarımızın gerçek sorunlarına ilişkin görüşlerimizi kısaca açıklayalım.

"Türkiye laiktir laik kalacak" bu ve buna benzer sloganları periyodik aralıklarla duyarız. Devletlü ahali sıkıştıklarını düşündüklerinde "atalarının" kabrine akın ederek şikâyetlerini beton yapının bulunduğu alanda eylemli iletirler."Laik Cumhuriyet" tehlikede psikozuyla uyuşturulan kitleler,"şeriat geliyor" korkusuyla Kemalist gericiliğin eklentisi haline getirilmektedir. Sömürgeci-faşist Cumhuriyetin laikliği sorgulanmalıdır. TC devleti laik bir kurumsal aygıt değildir. Türkiye'de, bütçesi birçok bakanlıktan daha fazla olan Diyanet Başkanlığını, memur statüsündeki 100 bin imamın varlığını, binlerce izinli-izinsiz kuran kursunu, okullarda zorunlu din derslerini, ilahiyat fakültelerini vb. devletin laikliği tanımlamasının neresine yerleştirebiliriz? Olmayan laikliğin nesi tehlikede? AKP'nin Cumhuriyeti yıkacağı savı da hem gülünç, hem kitleleri sistemin yedeğine sokmanın yöntemlerinden birisidir. Cumhuriyetinin yıkılması noktasında bizim görüşlerimiz biliniyor, düzen İslamcıları değil, devrimci hareket bu tarihsel zorunluluğu yerine getirecektir. Ve bu koşulların olgunlaşması için devrimci iktidar mücadelesini büyüteceğiz. Düzenin sahipleri dışında kimsenin Cumhuriyetin yıkılmasından korkmasına gerek yok. Köhne-kokuşmuş sömürgeci Cumhuriyet tarihin çöplüğüne yollanacaktır.

Laiklik genel haliyle;"din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" şeklinde özetlenir. Sadece böyle değil bir de dinin siyasal yapıya nüfuzu söz konusu olmaz. Avrupa kıtasında feodal-din kurumunun tahakkümüne karşı ilerici döneminde burjuvazinin önderlik ettiği aydınlanma mücadelesinin başarısından sonra laiklik ilkesi ulus-devlet kurumlaşmasının temel yapı taşlarından biri olmuştur. Din referanslı buyruk ve hukukun, ulusal ve sınıfsal değişim sürecine cevap olmaması, her açıdan aşılması onun sınırlandırılmasını,"inanç özgürlüğü" çerçevesinde değerlendirilmesini beraberinde getirmiştir. Üç büyük din ve sayısız dinsel inanç ile farklı mezhepsel tasavvur'un varlığını sürdürmesi bahsettiğimiz tarihsel gerçekliğin doğruluğunu hafifletmez. Günümüz dünyasında, toplumların geldiği düzey karşısında geriliği-gericileşmeyi asmbolize eden olguların genelde dinsel tabular olması dikkate değerdir. Ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin önüne konulan din engeli egemen sınıfların düzenlerini sürdürmeye yarayan araç özelliği taşımaktadır. Ülkemiz tarihi ve güncel gelişmelere bakarak ne demek istediğimizi somutlaştırabiliriz. Kürt ulusal sorununu yok sayan, ezmeye çalışan güçler "din kardeşliği" edebiyatına sürekli vurgu yapar. Vaazlarında "Müslüman'ın bir diğer Müslüman'a kurşun atmasının günahından" dem vurur, Kürtlere isyan etmeyin, ümmetçi olun, devlet ile din birdir vb. demekteler. Aynı anlama gelmek üzere, Kürt ulusal mücadelesinin gelişmesinin önünü kesmek için bir tarafta devlet fideliğinden beslenen tarikat örgütlenmeleri palazlandırılırken, yakın tarihte yaşandığı gibi, yurtsever halkımızı satırlarla kesen halk düşmanlarının örgütlenmesinde din olgusu yaygın olarak kullanılmıştır. TC devletinin kendi anayasasındaki laiklik tanımlamasını ele alırken dikkat çekmek istediğimiz noktanın anayasa maddesinin yazılış biçimi değil yapısal uygulamalarla nasıl toplumsal kabule oturtulmak istendiğidir. TC devleti ne laik ne demokratik bir cumhuriyettir. Düzen cephesinin laisizmi, gerçeğin tersyüz edilmiş hali olduğunu dile getirmeden söylenecek her sözün havada kalacağını belirtelim. Türkiye'de, devlet ve din işleri hep sarmaş dolaş olmuştur. Burada devletin dini olur mu, olmaz mı tartışmasına girmeden bilinen bazı hatırlatmalarda bulunalım. TC'nin ilk yıllarındaki "tekke ve zaviyelerin kapatılması" yine "ezanın Türkçe okunması" pratikleri, şimdilerin bağnaz laiklerinin dilinden düşmüyor. Atalarının mozolesine hücum etme girişimlerinin yanında,1920'li yılları yâd ederek, M. Kemal'in örnek laikliğine göndermeler yapılıyor. O yıllarda, şimdikilerin sorgulamadan onayladıkları bir takım yasaklamaları ve düzenlemeleri yapmış olması onun şahsında Cumhuriyetin laikliğinin ispatı sayılıyor. Zaten, tarihin çarpıtılması, bilinçlerde yanlış yer edinmesinin örnekleri arasında bu uygulamalar ve sonuçları hatırı sayılır bir yer tutar. Kemalistler, devlet-ulus aygıtı inşa ederken yukarıdan aşağıya doğru indirgemeci politikalara imza atmıştır. Nasıl devletin ulusu başka ulus ve azınlıkların katli temelinde yaratılmışsa, din olgusu da aynı amaç doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Söylev ve eylemlerinde ateşli bir Müslüman olduğunu sürekli vurgulayan M. Kemal'in din konusunda çelişki yaşadığını düşünmüyoruz. AKP veya başka düzen İslamcısı çevrenin "atalarının" dini bütün kişiliği, ibadeti ve inancı için söylediklerinin doğruluğuna katılmamak elde değil."Tekke ve zaviyelerin kapatılması" iki sorunda devletin işini kolaylaştırmıştır. İlki, Kuzey Kürdistan topraklarında geleneksel önderlikli halk hareketlerinin kuşatılıp ezilmesinde, ikincisi de, Kızılbaş inancına mensup Alevilerin düzene entegrasyonun( asimilasyonu) da. Bu temel sorunların kendi çıkarlarına göre halledilmesinde anılan yasaklamanın faydasını da görmüşlerdir. Faşist devletin, stratejik çıkarlarıyla örtüşen onun tekçi-otoriter yapısını kutsayan dinsel kurumlaşmaya ise ağırlık verilmiştir. Başından itibaren Kemalistlerle işbirliği içinde olan, halklarımızın bin bir türlü yalan ve hileyle kandırılıp devlete yedeklendirilmesinde rol alan tarikat-cemaat ilişkilerine dokunulmamış, aksine korunup- kollanıp örgütlenmelerine yardımcı olunmuştur. Devletin dini İslam onun da Sünni Mezhebidir. Sünni merkezli din öğretisi kurumsal meşruiyete dönüştürülmüş, dinsel farklılıklar yok sayılmıştır.30 Kasım 1925 yılında yürürlüğe giren 677 sayılı yasa(yasaklama) bahsettiğimiz amaca dönük saldırganlığın hukuksal kılıfı olmanın dışında bir değer taşımıyor.

Faşist devlet, dinsel inançların hepsine eşit mesafede yaklaşmak şöyle kalsın Sünni İslam öğesini kendine kalkan yapmıştır. Devletin literatüründe; Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da yaşayan herkes Türk ve Sünni İslam kimliğine sahiptir. Dayatılan tekçi kimliği kabullenmeyenlerin payına baskı-zulüm ve katliamlar düşmüştür. Ezber haliyle,"kişi ile tanrı arasında" serbestlik sıfatına indirgenen dinsel tercih ile eğilimler genelde resmi demagoji de böyle yansıtılmaktadır. Peki, somutta bu kadar masum mu? Evet demek imkânsız. Eğer, cami ve kuran kursu sayısı( gayri resmi olanların sayısı hariç) okul, hastane, kütüphane, kültür merkezi vb. lerinden çok çok fazlaysa yine Diyanet Başkanlığı Sünni İslam'la insanları zehirlesin diye 1,3 Milyar YTL. Bütçeye vakıfsa ve bütün bunlar kuruluşundan bugüne devletin denetiminde yaşanmış, yaşanıyorsa nasıl tahlil etmeliyiz? Kürtlerin, Alevilerin, Hıristiyanların, Ateistlerin demokratik taleplerini, ulusal ve inançsal varlıklarını tehdit olarak algılayan yobazları yetiştiren güç, devletin kendisi değil mi? "Laik-Demokratik Cumhuriyet" mi, kusurumuza bakmayın bizim bu palavralara karnımız tok.(!) Küçük yaşlarda, zorunlu eğitim çarkı tarafından ezilen Kürt ve Alevi çocukların maruz kaldığı kimlik problemi ve bununla bağlantılı çeşitli sosyal sorunlar yaşamalarına neden olan eğitim sistemi devletin eseridir.

Resmi din'le çelişen farklı inanç kurumlarını tasfiye eden ya da ehlileştirerek düzene bağlayan devlet, sistematik olarak geliştirdiği gerici örgütlenmeyi sola, Kürtlere ve Alevilere karşı kullanmış, kullanmaktadır. Türkiye'de sınıflar mücadelesi, Kuzey Kürdistan'da ulusal özgürlük mücadelesini bastırmak adına ırkçı-şoven politika ve güçlerden etkin şekilde faydalanan devlet, dinci-ümmetçi politika ve güçlerden de aynı yoğunlukta faydalanmaktadır. Bu faydalanma olgusu sadece klasik yönlendirme-destek alma biçiminde cereyan etmiyor. TC devletinin yapısal-kurumsal mekanizmalarının bütünlüklü saldırısı olarak gerçekleşmektedir. Yakın tarihe baktığımızda; ABD emperyalizminin küresel çıkarlarını korumak, devrimci-demokratik halk hareketlerini ezmek ve Sovyetler Birliği'ni kuşatmak için projelendirilen "yeşil kuşak" konseptinin bölgesel ayaklarından biri de TC devletiydi."Din ve Devlet işlerinin zorbalıkla, karşı-devrimci açıklığıyla yaşamsallaştığı 1960'lı yıllar bu minvalde emperyalizmin güdümüne nasıl hemencecik sokulduğuna öğretici bir örnektir. Türk burjuvaların dilinden kuran, kasalarından dolar eksik olmuyordu. Yasama-yürütme-yargı ve ordu, uluslararası karşı-devrimci konseptle tam uyum görüntüsü sergiledi. Tarikat şeyhlerinin( tıpkı M. Kemal'in yaptığı gibi) elini-eteğini öpmek konusunda birbirleriyle kıyasıya yarış halinde oldular. Din ve Devlet işlerini emperyalizmin uluslararası saldırganlığına daha sıkıca bağlayarak derinleştirdiler. Dönemin devrimci gençlik hareketini sindirmek, etki alanını daraltmak amacıyla "Komünizmle mücadele dernekleri" kurulurken, dinci cemaatlerin insan devşirme ocakları da benzer yaygınlıkta örgütlendirildi. Emperyalizmin garantörlüğünde kurumlaşan Türk kontrgerillasının "komando kamplarında" yetiştirilen ülkücü-dinci faşist beslemeler sokaklara salınarak muhalif avı, cinayetler ve provokasyonlar doğrultusunda konumlandırıldı.1960'lı ve 70'li yıllarda binlerce politik cinayet, onlarca katliam, sayısız provakatif kışkırtma ve eylemler sömürgeci-faşist Cumhuriyetin, din ve devlet işlerinde geçirdiği aşamayı tüm açıklığıyla özetlemektedir. Konu bağlamında çarpıcı iki örnek daha verelim. Laik'lik payesi verilen ordu'nun "iyi çocuklarının" marifetleri anlatmakla bitmiyor. Türkiye ve Kuzey Kürdistan yakın tarihinde yaşanan iki vahşet-katliam pratiği unutulmamalı, biriken öfkemiz düzeni temellerinden sarmalıdır.1978 yılında, Maraş'ta, Kürt Alevilerin yaşadığı mahallelere "cihat" açan dinci-faşistler, ordu'nun gözetiminde 100'den fazla insanı( kundaktaki bebekler, hamile kadınlar, savunmasız yaşlılar, genç ve yaşlı insanları) akıl almaz bir vahşetle katletmişlerdi."Laik ordu" da, katliamı örgütledikten sonra 12 Eylül darbesine giden yolu hızlı adımlarla adımlamıştı.1993 yılında, Sivas'ta, bu tarih aynı zamanda Kürdistan özgürlük mücadelesine karşı özel savaş uygulamalarının topyekûn pratik saldırganlık boyutunda yaşandığı bir süreç olma özelliği taşıyordu. Pir sultan etkinliğine katılanlara dönük, Maraş'takine benzer bahanelerle katliam gerçekleştirildi. Katliamın yaşandığı dönemde burjuva basın haberlerinde,"ordu'nun teknik kapasitesinin büyüklüğü, binlerce asker'in dakikalarla sınırlı zaman dilimi içersinde operasyon bölgelerine taşındığı vb." böbürlenmesinin doruğa çıktığı döneme denk gelmesine rastlantı deyip geçmemek gerekiyor. Dinci-faşistler, günler öncesinden katliama "din ve devlet" adına çağrılar yaparken,2 Temmuz günü camilerde toplanıp cellatlığa soyunurlarken ve sekiz saat süren Madımak yangınında ne ordu, ne polis kolluk kuvvetleri ortalıkta gözükmedi. Es kaza katliam mahalline gelen birkaç asker de omuzlara alınmış,"en büyük asker bizim asker" nidalarıyla selamlanmıştı.33 insanın diri diri yakıldığı Sivas katliamı, din ve devlet işlerinde,"kutsal" çıkarlarında hiç bir ölçü, hukuk ve ahlaki yön taşımayacaklarının ilanı oluyordu. Din ve devlet adına tertiplenip uygulanan kitle katliamlarında örnekler çoğaltılabilir. Halklarımıza karşı işlenen suç pratiklerinin şeceresi fazlasıyla şişkindir.

"Laik ordu",12 Eylül 1980'de darbe yaptıktan sonra hatırlanacağı üzere darbecilerin şefi Kenan Evren'in ağzından kuran ayetleri eksik olmuyordu.Türk-İslam sentezine göre devlet aygıtı yeniden yapılandırıldı.Dini imgeler,devlet politikalarında ağırlıkla işlenmeye başlandı.Türk-İslam sentezi (bulamacı) çerçevesinde imam hatip liseleri de en çok bu dönemde açıldı.Türkiye'de,din referanslı okul ve kurumlar genellikle ordunun alenen yönetimde olduğu süreçlerde yaygınlık kazanmıştır.Elbette ki diğer devlet okullarının durumu da farksızdır.Dünya ortalamasında oldukça geri vizyona sahip eğitim-öğrenim kurumlarının bu bilenen hali içler acısıdır.Kimya,matematik,fizik,fen ve sosyal bilimler açısından eğitimin düzeyini tarif ederken yüzeysel bilgi ve vasat eğitim tablosu çizebiliriz.Ha keza,Üniversiteler için de aynı şeyleri söylememiz lazım.Temel bilimlerin esamesinin okunmadığı eğitim müfredatında öğrencilerin bilinci zorunlu din dersi ve tarih dersi aracılığıyla hurafeler ve yalan-yanlış tarih bilgileriyle doğranıyor.Çürüyen ve çürüten kozmopolit kültürsüzlük olgusunu da mevcut tabloya eklediğimizde özelde gençliğin,genelde halklarımızın yaşamlarının nasıl kirletilmek istendiği daha net anlaşılmaktadır.İşte,halklarımızın yaşamsal alanlarını kirleten,egemenlik ilişkilerinin hizmetinde olan ırkçı-şovenizm ve dinci-gericilik politikalarının mimarı ordu ve burjuva düzen güçlerinin "laik'liği ve demokratlığı."Sahte kutuplaşmalara aldanmamak,tarafların faşist-gerici kimliklerini teşhir etmek en makul,sağlıklı yoldur.TC devletinin tek ulus,tek din stratejisinin ürünü olan düzen İslamcılarının ipleri sömürgeci sistemin egemenlerinin ellerindedir.Devlete göbekten bağlı sermaye İslamcısı geleneğin günümüzdeki siyasal temsilcisi AKP'de,resmi ideolojinin hizmetinde olan tipik burjuva partilerden biridir.Ne eksik ne fazla kumaşı bellidir.Ona hak etmedikleri faziletler yükleyen,"insan hakları,özgürlük,refah ve mutluluk" getirecek beklentisi içinde olanlara diyeceğimiz,"olmayacak dua'ya amin" demekten vazgeçin.AKP ve hempalarının suyu ısındı,yarattıkları yanılsamaya son vermenin zamanı geldi de,geçiyor bile. Özellikle, işçi ve emekçi sınıf ile yurtsever Kürdistan halkı düzene karşı devrimci iktidar kavgasında, ortak mücadeleyle kendi saflarını sıklaştırmalıdır.

AKP ve MHP'nin "türban" istismarına alet olmamak gerekiyor. Türkiye'de, egemen güçler arasındaki gerici didişmede "suni gündem" biçiminde kullanılan türban meselesinin tarafları halklarımızın sınıf düşmanı güçlerdir. Kadınları ortaçağ karanlığına mahkum edenler ile erkek egemen sistemin uzantısı kliklerin sömürgeci-egemen sınıf kimliklerinin bilincinde olmak,"özgürlük" klişesiyle köleliği yedirmek niyeti taşıdıklarını vurgulamak bir zorunluluk olmaktadır. Hak ve özgürlüklerin hamiliğine soyunan AKP'nin beş yıllık hükümet sürecinde bu bağlamda tam tersi istikamette hareket ettiğinin en bariz örnekleri;"TCK, CİK, CMK, PVSK" adlı yasal düzenlemelerdir. Kuzey Kürdistan'da, estirilen sömürgeci devlet terörü AKP'nin "hak ve özgürlükler" hanesine yazılması elzem pratiklerdir. Hükümeti eleştirenleri "karılar gibi konuşmakla" suçlayan AKP, türban-tesettür meselesi gündemli tartışmada "insan özgürlüklerinden, genç kızların eğitim haklarından " dem vurmaktadır. Üniversitelerde, kılık-kıyafet sorunu sorun olmaktan çıksın deniyor. Hatta meseleyi daha ileri götürerek, türban için,"velev ki siyasi simge olsun" ne var bunda demekteler. Bu tür sivri çıkışlarla anayasa değişikliğinde kararlılıklarını gösteriyorlar. AKP ve MHP, milliyetçilik ve dincilik yarışında rekabet konumda dursalar da, son türban yasasında olduğu gibi,"kutsal ittifak" geliştirebiliyor. Muhalif yazar ve aydınları hedef haline getiren TCK 301. maddesinin devamı için iki partide kol kola girmekten bir sakınca görmüyor. Sanki üniversitelerin veya halk kitlelerinin başkaca sorunları yokmuş gibi, tartışmayı türbana kilitleyip özgürlükçü pozlar veriyorlar. Genel anlamda ekonomik ve sosyal yıkım politikalarının üzerini bu suni meseleyle kapatıyorlar. TC Başbakanı R.T. Erdoğan, son sürece kadar ekonomik kredi karşılığı hükümete yaltaklanan burjuva basını bile fırçalamaktan kendini alamıyor. Burjuva basının, kem-küm'lü, yarım-yamalak eleştirileri karşısında hiddetlenip onları "nankörlükle" suçluyor. Düzen cephesinde ucu idam ilmiğine giden karşılıklı salvo atışlarıyla taraflar kozlarını paylaşmaktadır. Türbana serbestlik konusunda sürdürülen tartışmaların gündemi meşgul ettiği şu süreçte yayınlanan kamuoyu araştırmalarında bazı örnekler vermemiz gerekir. AKP ve MHP'nin riyakarca dillendirdiği" genç kızlarımız eve hapsolmasın, eğitimlerine devam etmeleri tek gayemiz vd." başlıklı açıklamalara cevap niteliğindeki örnekler şöyle;

"-Ülkemizde, 15-19 yaş grubundaki her yüz kızın 47,5'i evde oturmaya mahkum edilmiştir.

-Ülkemizde, 20-24 yaş grubundaki her yüz kızın 58,3'ü evinde oturmaktadır.

-Ülkemizde,25-29 yaş grubundaki genç kızların % 65,8'i ne öğrenim görmekte, ne de çalışmaktadır." (TİSK raporu)

Kadınları, genç kızları örtünmeye zorlayan, dini safsatalara dayandırdıkları önyargılarla kadını toplumsal yaşamdan soyutlayarak üzerinde egemenlik kuran despot erkek kültürüne kan taşıyan sistemin uzantıları yukarıdaki tablonun sorumlusudur. Yine, bir süre önce yayınlanan bir başka araştırma raporunda 16-25 yaş arası kadınların aile içi şiddet oranları" % 34,4'ü babasından ve ağabeyinden,% 32,8'i annelerinden ve diğer aile büyüklerinden şiddet gördüğünü söyledi."( KAGİDER raporu) Buradaki rakamlar eksik olsa bile kadınların çifte ezilmişliğini yansıtan somut verilerdir. Erkek egemen sistem tarafından yukarıdan aşağıya zincirleme sirayet eden, çekirdek aile içinde yansımasını fiziksel ve ruhsal şiddet ve baskıyla bulan zihniyeti, ataerkil- dinsel tabularla meşru gören ve gösterenleri koruyan, kadınların maruz kaldığı kötülükleri görmemezlikten gelen siyasal iktidarla sorunu çözemez. Sınıflı toplumlar tarihi kadar eski kadın sorunun da, din merkezli yaşam kurallarının hükmü de kadının yaşamını çekilmez kılıyor. İslam dininin peygamberi Muhammed'in kadına yaklaşımı ve öğretileri biliniyor. Nasihatlerinde,"eşlerinizi ( kadınları) önce uyarın sonra yatakta yalnız bırakın oda olmuyorsa dövün"( nisa suresi 34. ayet) demiştir. Çokeşliliğin "Allah buyruğu" olduğunu dikta etmiştir. Kadının recim edilmesi konusun da fetva üstüne fetvaları vardır.1500 yıl önce yaşamış, bir din önderinin öğretileri bunlar. Günümüzde aynı yasaların özlemini duyan, toplumsal değişim koşullarından bihaber avanakların varlığı da sorunu çözümsüzlüğe iten bir diğer faktördür. Kadın-Erkek eşitliğine dayalı, cinsel-sınıfsal özgürlüğü esas alan toplum projesinin mimarı Devrimci-Sosyalistler, kapitalizme onu din kisvesiyle yeşile boyayan feodal-gericiliğe karşı, ideolojik-politik mücadelede, taviz vermeden gerçekleri savunacaktır.

AKP hükümeti, türban makyajıyla, parti tabanı ve önümüzdeki yerel seçimler öncesi muhafazakar seçmenlerin gözünü boyamaktadır. Suni gündemler yaratıp gerçekte yaşanan sorunların bilinmesinin önüne geçmeye çalışıyor."İnsan hakları, inanç özgürlüğü vd." nakaratlarını son olarak başbakanın değimiyle,"asimilasyon insanlık suçudur" açıklaması takip etti. R.T.Erdoğan'ın, pişkince-utanmadan açıklamasını yaptığı "asimilasyon" beyanatı, Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk göçmenlerle sınırlı. Seksen küsur yıldır Kuzey Kürdistan halkına dayatılan asimilasyonu "Mısır'daki sağır sultan bile duymuşken",bir de Avrupa devletlerine insanlık dersi vermeye soyunuyor. Ona ve partisi AKP'ye göre,"Kürdistan ulusal sorunu yok, Kürtler mi dağlı Türkler pardon din kardeşlerimiz. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız, Asimilasyon mu tövbe haşa, inşallah entegrasyon politikalarımız sürecektir vb."  Aynı doğrultu da daha bir yığın lafebelikleri söylenebilir. Kürt ve Kürdistan düşmanlığında rüştünü ispatlamak için daldan dala konmakta, kök kazıma zorbalığına dört elle sarılmaktadır. Ancak, ne yaparsa yapsınlar ezilenlerin ahı yakalarına yapışacak, hesap vermekten kaçamayacaklar. İflas eden sömürgeci Cumhuriyetin yasaları, özgürlüğe susamış yurtsever Kürt halkının bilincinde hükümsüzdür.

 FERHAT ÜÇOLUK