|
31 Ekim 2007
İçeride, başta Kürt halkının ulusal duyarlılığını, İmralı kontrolünde olsa bile düzene sığmayan yapısını, uzun vadede bağımsızlıkçı alternatifin güçleneceği gerçeğini bastırmak ve yok etmek doğrultusunda saldırılarını arttırırken, dışarıya dönükse, Güney Kürdistan'daki ulusal kurumlaşmanın kendi güvenliğini tehdit eden "terörist"lerin üssü olduğu yaygarasını kopararak, Güney Kürdistan üzerinde sömürgeci zorbalıklarına uluslararası meşruiyet oluşturma basamaklarına tırmanmaya başladı. Eski düşman yeni dost Suriye,1638 -2004 iyi komşu İran devletleriyle, sömürge parçalarında Kürt ulusal davasını tasfiye hedefinde ortak hareket etme kararına vardılar.
2005 yılı newroz eylemlerinde yaratılan bayrak provokasyonu ile özel savaş uygulamalarını Türkiye ve Kuzey Kürdistan topraklarında sistematik yöntemlerle örgütlediler. Sivil görünümlü itlerini sokaklara salarak Kürt halkını ve devrimci muhalefeti dizginlerinden boşalan ırkçı-şovenist kudurganlıkla susturmayı denediler. Periyodik aralıklarla devrimci-demokratik güçler üzerinde siyasal ve pratik linç kampanyaları düzenlendi. Toplumsal muhalefetin sokakta ezilmesi amaçlı fiziksel ve psikolojik zor araçları yaygınca kullanıldı. Irkçı-şovenist güçler ve dinci gericilik, kutsal ittifak temelinde " vatan'ın birliği ve bölünmez bütünlüğü" klişesiyle hep bir ağızdan savaş ve intikam naraları atmaya başladı. Kürdistan halkına besledikleri kin ve nefreti kitlesel sürgün, kıyım ve "Kürt istilasına karşı soy kurutma" vb. en iğrenç planlarla pratikleştirmenin kendilerince önemine yaptıkları vurgularla, 21. yy Nazizm'ini TC bünyesinde yaşatacaklarını ilan ettiklerini biliyoruz. Devlet- Ulus aygıtlarını bugüne kadar nasıl getirdilerse bundan sonra da bildikleri yoldan şaşmadan devam ettireceklerini görüyor ve bu gerçekliğe şaşırmıyoruz. TC, sömürgeci- faşist- halk düşmanlığını sisteminin varlık gerekçesi yapmış bir kontr-gerilla cumhuriyetidir.
2006 yılında, Kürdistan halkına yönelik topyekun saldırılar tırmandırıldı.Şemdinli saldırısında suçüstü yakalanan devlet sonrasında koşulları yaratır yaratmaz halkımızın üzerine tüm şiddetiyle ve kural-yasa tanımaz tavrıyla gitti.Kırsal alanlarda kimyasal silahlarla gerilla güçlerini katlederken, halkın meşru tepkisini postallarının altında ezmeye koyuldu.Amed ve Batman illeri başta olmak üzere halkımızın üstüne ordu ve polis kuvvetlerini göndererek azgınca saldırıldı.Onlarca insanımız günlerce süren devlet katliamında yaşamını yitirdi."Çocukta,kadında olsa gereken yapılacaktır" talimatının sahibi AKP ve Genelkurmay, son Kürt ve ulusal direnme belirtisi kalmayana kadar karşı-savaşlarını sürdüreceklerine dair yaptıkları net vurgularla tutumlarını göstermektedir.Irkçı ve faşist kıtalarla, Türkiye halkının en geri yanlarına seslenilerek, özel savaş konseptlerinin sivil ayağını histerik şoven nöbetlerle sıklaştırarak oluşturdular."Sınıfsız,imtiyazsız kütle" bulamacı böylelikle ruhların derinliklerine bir kez daha şırınga edildi.Aldanan ve yanıltılan kitleler, istenildiğinde belirlenen hedefe yönlendirilecek kıvama getirildi.Özellikle, ırkçılık zehrinden ilk etapta Türkiye halkının yoksulları etkilendi.Nesnel anlamda düzenden rahatsız olması gereken Türkiye yoksulları yine düzenin kurumları sayesinde düzene yedeklenen olumsuzluğa saplandıkları ve mutlaka halkın tepkisinin devrimci güçler eliyle düzenin kendisine doğrultulması gerektiğini de vurgulamak zorundayız.TC egemenleri, halkın bilincini ve duygularını faşist söylev ve sistematik araçlarla zehirliyor, gelecekleri üzerinde ipotek kurarak özgür düşünme olanağını karartıyor.Bu toplumsal geriliğin beslenmesi bağlamında devletin terör edebiyatına malzeme olacağı kesin yanlış ve halka zarar verilebilecek eylemlerden özellikle kaçınmak gerekir.
2007 yılı da bir önceki seneyi aratmayacak gelişmelere gebe oldu, oluyor. Vatan-millet kutsalı etrafında gerilim ve düzen içi hesaplaşmalara konu olan birbirleriyle bağlantılı siyasal gündemler ve karşı-devrimci saldırılar yaşandı. Bunların neler olduğu biliniyor. Yaptığımız değerlendirmelerde genel süreçleri özetleyen yazılarımız okunabilir. Tabii ki, 2007 yılının en önemli gelişmeleri "rejim krizi" halini alan gündemlerin çeperinde şekillendi. Egemen odakların kendi aralarındaki sorun ve çatışmaları ele alış biçimleri de yükseltilen yapay hassasiyetleri şişirdikleri, vatanseverlik makyajıyla süsledikleri sürecin devamı niteliğinde sürdürüldü. Laik Cumhuriyet'çiler ve İrtica'cı gericiler kamplaşması havasında soluk alış verişlerle halkın sisteme daha fazla yedeklenmesi operasyonu da böylelikle hızından bir şey kaybetmemiş oldu. ABD emperyalizminin ılımlı çocukları misyonuna sahip AKP ve kalıcı müttefik, NATO'nun ucuz fiyatlı ordusu Genelkurmay arasında süregeldiği yaygarası koparılan "kim daha çok vatansever" başlıklı oyununun yanılsamasına gözü kapalı inanan kitleler aslında bu operasyonun değişmeyen mağdurunu oynadılar. Ve bu sis perdesinin arka tarafında dönen dolapları görme birikimine sahip olmayan kitlelerin çılgınlık hali tüm olumsuzluklarıyla yaşanmaya devam ediyor. Türkiye halkı kendilerini ezen, sömüren ve emeklerini fütursuzca çalan kapitalist aktörlerin çıldırtma rollerinden sıyrılmadıkça maalesef sömürgeci asalaklar halklarımızın kanı üzerinde tepinmeyi sürdürecektir. Türk egemenlerin suni sorunu Türban meselesiyle ısıtılan, Cumhurbaşkanlığı seçimi bahanesiyle "toplumsal linç kıtaları" harekete geçirildi. Öncesinde Ermeni gazeteci Hrant DİNK'in hunharca katledilmesiyle tırmandırılan milli duygu patlaması yaratıldı, devlet tarafından işlendiği bugün artık her yönüyle netleşen cinayetle, faşist sürüler Kürt ve Ermeni halk düşmanlığını kusabilecekleri puslu havayı cinayetle birlikte ve "Hepimiz Ermeni'yiz, Kürdüz" şiarında somutlaşan halkların kardeşliği özlemini çarpıtarak yakaladılar."Türk'üz" nakaratlı gösteri ve kışkırtmalar peşi sıra devreye sokuldu. TC devlet aygıtının tarihinin en sıkıntılı, iç ve dış mihraklarca tehdit altında olduğu psikozu yeniden hatırlatıldı." Türk olunmaz Türk doğulurdu", zamanı lehlerine çevirmek ancak cumhuriyetlerine sahip çıkma fedakarlığını göstermekle mümkündü."Cumhuriyet mitingleri" ile birlikte toplumsal çürümenin ve özel savaş rejimine sadakatin pratik karşılığı alındı. Toplumun askerileştirilmesi, despotizmin gönüllü erliğine soyundurulması yolunda kısa vade de istedikleri karşılıkları alırken, uzun vade de bu amaçlarını kalıcılaştıracak politikaları da belirledikleri, bu temelde sistemin aksayan yanlarını onarıp sömürgeci saldırganlığı büyüttüklerine şahit olmaktayız.
Genelkurmay ile Türk siyaset kurumu arasında kimi çelişki ve sorunlar olsa da, mevcut düzenin bekası adına saldırganlığı birlikte yürüttükleri, ırkçı-şovenist kudurganlıktan siyasal-ekonomik rant sağladıkları bilinen bir gerçektir. Özellikle, AKP' ye alternatifsizlik olanağı sağlanarak hükümeti sürdürme imkanın tanınması örtülü ittifakın nasıl şekillendiğini göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı krizi yaratılıp, erken seçim kararıyla 22 Temmuz seçimlerine gidildi. AKP' nin mazlum ve de mağdur edildiği, aslında tek sevdası büyük Türkiye olduğu yalanı tekrardan empoze edildi. AKP' yi, Türkçü ve İslamcı kimliğiyle pazarlayarak tercihlerin adresi durumuna getirdiler. ABD, AB ve tekelci sermaye "istikrar" için açıkça AKP' ye desteklerini sunduğu seçim atmosferinde değişik bir netice ile karşılaşılmayacağı anlaşılıyordu. Askeri boyunduruk rejimi korkusunu hortlatan liberal sol'da, hükümet partisinin demokratlığına övgüler dizerek sürece kendi cephesinden dahil olmuştu.22 Temmuz seçimlerinin sonuçlarını "toplumsal barış ve demokratik iradenin kazanımı" olarak değerlendiren Kürt teslimiyetçi platform ve ardılları SDP, EMEP yine diğer bin umutçu sol döküntülerde, bol yalanlı ortamda yalancı şahitliğe soyunarak aynı zamanda kronik vaka halini alan iradesizliğinde etkisiyle yokları oynadılar. Şimdilerde hayal kırıklığı yaşadıklarını ifade etseler de, "at'ı alan Üsküdar'ı geçmiş" oldu bir kere. Parlamentarizm rüyalarının son bulmamasını temenni ettiklerinden bir kılıfını bulup bu doğrultusunda yakın gelecekte "iyimser"lik duygularını "Ankara'ya yüzlerini dönerek" hissettireceklerdir. Bu beklenti içersinde olduklarını demeçlerinde şaşkın edalarla, alınganlık dolu cümlelerle yansıtarak göstermekteler.22 Temmuz seçiminin galibi AKP, sonrasında Cumhurbaşkanı adayını seçtirerek asgari hedefini gerçekleştirmekte zorlanmadı.59. hükümetleri döneminde yarım kalan işlerini, 60. hükümetlerinde aksatmadan devam ettireceklerinin sözünü verdiğinden bismillah deyip yola koyuldu.
Sömürgeci devlet terörü zorbalıkta sınır tanımıyor; özgür Kürdistan şiarını yükseltelim; Güneyi sahiplenelim!
Sömürgeci faşist kudurganlık karşısında; ulusal ve devrimci direniş mevzilerini güçlendirelim!
TC devleti, Güney Kürdistan merkezli ulusal gelişme ve kurumlaşmadan duyduğu hoşnutsuzluğu, Irak'ta Baas rejiminin tasfiyesinden bu yana sürekli dillendirmektedir. Güney Kürdistan'ın varlığını bölgenin( sömürge statükosunun) geleceği için öncelikli hayati tehlike olarak görmekte bu yaklaşımını diğer sömürgeci Suriye ve İran molla devletleriyle paylaşarak uluslar arası politik aktörlere de kabul ettirmeye çalışmaktadır. Yine, Irak topraklarında kendi güdümündeki paravan odakları kullanarak kontra faaliyetler içine girmekte, haydutlukla tarihsel tecrübelerini Ortadoğu coğrafyasında sergilemektedir. Güney'de işbirlikçi hücreler inşa ederek kitle katliamı, suikast ve sabotaj vs. saldırılar düzenlemektedir. Hatırlanacağı üzere Süleymaniye'de böylesi bir saldırı hazırlığı yaparken "stratejik müttefikleri" ABD askerlerince kafalarına çuval geçirilerek paketlenmişlerdi. Kahraman Türk Mehmetçiklerin forsu tarumar olmuştu. PDK güvenlik birimlerince suçüstü yakalanan Türk kontra elemanlarının listesi de kabarıktır. Ezdi Kürtlere yönelik yapılan 14 Ağustos katliamının da faili TC devletidir.
Kürt ulusunun kendi geleceği için söz söylemesine ve attığı her adıma saldırıyla cevap veren sömürgeci devlet, son süreçte, ilk önce Şırnak'ta operasyona çıkan askerlerinden 13 tanesinin ölmesiyle kapsamlı harekat planlarını açıkça ilan etti. Bununla paralel Beytüşşebap'ta Kürt köylülerin öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıyı da gündeme taşıyarak karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğüne vurgular yaparak, seferberlik halini aratmayan politik ve psikolojik koşulları oluşturdu. Histerik terör nöbetine yakalanmışçasına, psiko-nevrotik tepkilerle "Kuzey Irak'a girelim terörü bitirelim" sloganı eşliğinde, kof ve boş Türklük böbürlenmesiyle topyekun saldırganlığın meşrulaştırılması ve Türkiye halkının da sorgusuz-sualsiz desteğini sağlama adımlarını attılar. Devlet-Ulus aygıtlarını koruma ve kollama adına yediden yetmişe bütün TC vatandaşlarının milli görevleri bulunduğunu,"birlik, beraberlik ve milli bütünlükle" Türk gibi durarak özel savaş rejiminin arkasında durma çağrıları yapıldı. Burjuva medya araçları günlerce bu yönde psikolojik şartlanmayı tetikleyen içerikli yayınlarla sömürgeci devletin önünü düzleyen yedek kuvvet rollerini yerine getirdi. Bu seferberlik hali kısa vade de toplumun itici gücünü kullanma yönünde özel savaş rejimine kan taşıyacaktır. Türkiye ve Kuzey Kürdistan topraklarında devlet terörü yaygınlaşacak, devrimci muhalefetin hareket alanı daraltılacak, ekonomik-demokratik talep ve mücadeleler "vatan hainliği" ile damgalanacak vs. yani bazı dönemsel paradoks, gerileme ve kaçışları doğurabilir. Ancak, orta ve uzun vade de tam tersi etkilere yol açma dinamiği de taşıdığını belirtmeliyiz.
Merkezine, Güney Kürdistan'daki ulusal gelişmeleri etkisizleştirme ve dört parçada sömürgeciliği sonuna kadar götürmeyi alan bu stratejinin uygulanabilirliği konusunda iç ve dış etkenler hesaba katıldığında, TC-Suriye-İran üçlüsünün işleri, ajitatif söylemlerini bir yana koyarsak karmaşık, riskli ve zordur. Güncel gelişmelerinde kanıtladığı gibi bütün parçalarda Kürt halkı ulusal çıkarları temelinde anti-sömürgeci mücadele ortaklığını örgütlemektedir. Saldırganlığın artması karşısında sömürgeci güçleri bozguna uğratacak özgürlük savaşının gelişeceği ortadadır. Kürdistan yurtseverliği ete-kemiğe bürünecek, bağımsızlıkçı öğeler sürecin gelişiminde öncülük konumlarını güçlendirecektir. Nesnel olasılık olmanın da ötesinde halkımızın duygu-düşünce ve tavır alış biçimi gözlendiğinde bu gerçek pratik eğilim boyutundadır."Kürdistan'a sefer olur zafer asla" sözünün doğruluğunu kanıtlayan direnme ve kalıcı kazanım yaratma yolu açıktır. Girelim, ezelim, bitirelim'li çığırtkanlık ve politikaların, yaşamın katı gerçekliğiyle hallaç pamuğuna dönme ihtimali fazladır. İşte özel savaş aygıtı TC devletinin içinden çıkamayacağı temel çıkmazı budur. Topyekun saldırganlık, TC' ye, topyekun çözülme ve yenilgiyi getirecektir. Özel savaş rejiminin plaza maymunu kalemşorlarının "bataklık" tanımlamasını bir de bu gözle okumak gerekir. Kürtler Vietnam'dan ders alsın uyarıları yapan Özkök(süz) ve benzerleri dillerine pelesenk ettikleri, "ya diz çöküp teslim olacaksınız ya da imha olacaksınız" tekerlemeleri bir güç gösterisi mi yoksa güçsüzlük halinin trajedisini perdeleyen cümleler mi? Cevabını yaşanan ve yaşanacak olan gelişmelerle vereceğimizden emin olabilirler.
Sömürgeci-faşist sistemin kendisini hedef alan bir program temelinde Türkiye halkının devrimci güçleriyle yan yana durmak gerekiyor. Ulusal dar görüşlülükle belli konjonktürel ilerlemeler sağlanabilir ancak dar görüşlülüğün, sömürge sisteminin kesin ve mutlak yenilgisini doğurabilecek niteliğe sahip olmadığını somut maddi koşullara baktığımızda görmekteyiz. TC egemenlerinin sürekli beslendikleri toplumsal dengenin bozulması ve Türkiye yoksullarının öfkesinin mevcut sorunların asıl yaratanı olan sisteme dönmesi bağlamında devrimci öznelerin birikimlerine ihtiyacımız olacaktır. Kuzey Kürdistan ve Türkiye emekçi halklarının ortak düşmanı TC egemenleridir. Irkçı-şovenizm zehrine, işçi ve emek düşmanlığına, ulusal kölelik prangalarına karşı, devrimci emekçi çizginin aydınlığıyla, halklarımızı devrimci iktidar amacında mücadeleye çağırmalıyız. Bizi gerçekten kurtuluşa götürecek stratejik-politik yörünge bundan başkası değildir.
TC devleti, Küpeli dağındaki askeri kayıplarının nedeni olarak Güney Kürdistan'ı işaret ederek iradi müdahale ile özel savaşı yeni bir aşamaya getirdi. Genelkurmay ve AKP hükümeti, tam uyum görüntüsü eşliğinde alışıldık düğmeye basmışlardır. Siyaset kurumu ve ordu, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak netlikte devlet-ulus'un devamlığı esastır ilkesiyle sömürge yönetim anlayışlarının tipik yansıması zorbalık araçlarını harekete geçirdi. TV ekranlara yansıtılan yek vücut devlet kurumları kararlılığı, soruna yaklaşımda taşıdıkları ciddiyeti hissettiren özellikteydi. Kurumlar arası görüşme trafiği, hükümet-muhalefet partilerinin birbirlerine destekleri, özde vatandaşların örgütlü yapılarının "hepimiz Mehmetçiğiz" sahiplenişi vs. hepsi aynı amaca hizmet eden gelişmelerdi. Ordu teyakkuz halinde görevlerini yapıyordu, sıra siyasal iradenin eksiksiz ortaya konulmasında düğümlenmişti. Öncelikle, asker cenazelerinde general ve siyaset takımı birlik profili oluşturarak,"vatanın bölünmezliği ve terör'ün kötülükleri" hamasetiyle artık çok farklı bir aşamaya geldiklerini beyan etmişlerdir. Eline mikrofon alan düzen sözcüleri;"artık geri dönülmez yoldayız,40 devlet karşımızda, Türk'ün Türk'ten başka kimi var, Kürtler akrabamız Barzani'yi ve terörü sevmiyoruz, bin yıllık tarihimizde büyüklüğümüz tartışılmaz aşiretten mi korkacağız, ABD-AB-Irak parlamentosu haddini bilecek" vb. nice diklenmeler, nice tehditler havada uçuştu hızlarına yetişmek imkansızdı. Milli duygu sömürüsünün tavan yaptığı açıklamalarla psikolojik savaşı etkin şekilde kullanıyor, kullanacaklar. Askeri-politik güçlerine moral ve savaşma motivasyonu vermek, düşman odakların direnme refleksini zayıflatmak ve yenilgilerini hızlandırmak maksatlı psikolojik savaş araçlarını daha yoğunluklu devreye sokacaklardır. Yani, kısaca kendi ifadeleri "gaz verme-motor soğutma" pratikleri inişli, çıkışlı grafiksel örneklerle yaşamsallaşacaktır.
17 Ekim'de, TBMM toplanarak "sınır ötesi operasyon" için hükümete yetki tezkeresini 507 vekilin evet oyuyla verdi. TC devleti, bir yıllık süresi olan tezkereyle birlikte Kürt halkına açtığı savaşı resmiyette belgelendirdi. Tezkere salt fiili operasyonla sınırlı değildir. Politik kuşatma, diplomatik kıskaç, ekonomik yaptırım vb. muhtevası olan kapsamdadır. Askeri operasyon ayağının neler olacağını bugünden kestirmek zor olsa da, anlaşıldığı gibi 30-40 km genişliğinde tampon bölge oluşturmak, PKK kamplarını bombalamak ve Güneyin içlerine doğru işgali yaymak olarak özetleyebiliriz. Güney federe devleti sömürge seferinin ana hedefidir ve bunu en yetkili ağızlardan da teyit etmekteler. Tezkerenin çıkmasının ardından TC'ye ilk ve tek açık destek Suriye devlet başkanı Beşar Esad tarafından verildi. Geçmişte karşılıklı yaşanan sorunları aştıklarından olsa gerek, Türkiye-Suriye dostluğunun önemi altı kalın harflerle çizilerek vurgulandı. Esad dört gün süren Türkiye temaslarında, TC devletinin Ortadoğu'da daha etkin rol oynaması gerektiği kaydederek" Türkiye'nin atacağı her adıma güveniriz" garantisi vermiş, tezkere kararını da "Güçlü kararınızı destekliyorum. Bu söyleyeceklerimden rahatsızlık duyacaklar olabilir. Ben karar öncesi açıkladığım destek sözünün arkasındayım. Suriye güçlü kararınızı destekleyecektir" diyerek değerlendirdi. Türk basını da Beşar Esad'ı, "sanki bizden biri, içten ve samimi konuk" manşetleri atarak selamladı.
Tezkere kararıyla birlikte, sokağa dökülen toplumsal linç kıtaları, Türkiye'nin dört bir yanındaki eylemlerle süreci bütün toplumsal katmanlara yaymaya başladı. Kuzey Kürdistan'da da mizahi sayılabilecek katılımla bazı işbirlikçi-soysuz çevrelerce düzenlenen gösteriler sahnelendi. Tezkereyle ellerinin güçlendiğini düşünen hükümet ve ordu sözcüleri, uluslar arası tepkiler karşısında da laf yetiştirmekten geri
kalmıyor;"Kimse bize( TC'ye) karışamaz, sözün bittiği yerdeyiz, sabrımız taştı söz söyleme hakkınız yok"
vb. çıkışları da eksik olmadı. Kuzey Kürdistan'da kırsal alanlara dönük operasyonları yerinde denetlemek için TSK general takımının şeflerinden İlker Başbuğ ve emir eri kuvvet subayları ordu karargahlarına ziyaret düzenledi. Medyatik gösterilerin baş aktörü Y.Büyükanıt'ta bu arada boş durmadı. Tabi ki o da basının karşısına çıkarak; "damarlarında ki asil kandan",koşulların oluşması halinde ordu'sunun neler yapabileceği konularında demeç üstüne demeç verdi. Bu demeç furyası ve diş bileme gösterilerinin hengamesi altında Güneyi işgal emellerine karşı Güney Kürdistan hükümetinin net cevabı da gecikmedi.Sömürgeci barbarlığa seyirci kalınmayacağı ve işgal durumda direnecekleri açıklandı.
Siyasal gündemin tezkereyle ısıtıldığı ve operasyonların yoğunlaştığı bir dönemde Hakkari Oramar bölgesinde Güney'in sınırına giren Türk ordusu çıkan çatışmada 13 kayıp verdi,8 askerde HPG' liler tarafından esir alındı. Türk burjuva siyasetinde bir takım dengeleri değiştirme amaçlı yapılan referandum günü yaşanan bu olay adeta Ankara'da soğuk duş etkisi yarattı. Referandum konusu ve sonuçları üzerine tartışmalar kesildi. Bütün dikkatler Güneye girmeye odaklandı. Hükümet sözcüleri ilk resmi açıklamalarında;"Artık sözlerin bir anlamı yok" diyerek, uluslar arası hukuktan doğan meşru savunma haklarını kullanma vakitlerinin geldiği vurgusunu yaptı. TSK, her zaman olduğu gibi sıcak takip'te olduğunu duyurdu. Özel savaş medyası, işgal senaryolarını hoyratça tartışmaya açtı. Haritalar üzerinde Güney hükümet binalarına çıkan yollar çok bilmiş uzmanların beğenisine sunuldu. Bir süredir, ırkçı-şoven histerilerle doldurulan toplumsal linç kıtaları, devletin çağrısıyla sokakları doldurarak şovenist kudurganlığın bayraktarlığında geldikleri düzeyi de göstermekten geri kalmadı. Deyim yerindeyse Güneyi işgal süreci, Türkiye'nin kendi topraklarındaki sokaklar ve meydanlar işgal edilerek başlandı.
Irkçı odaklar, Kürt halk düşmanlığında birbirleriyle yarışırcasına eylemlik içersindedir. İkincisi haftasına giren saldırılarda parti binaları, dernekler, işyerleri, evler basılmakta ve yakılmaktadır. Kürt olduklarından dolayı insanlar sokak ortalarında linç edilmek istenmektedir. Polis ve sivil faşist odakların işbirliğinde, demokrat ve Kürt insanların yaşadığı mahallelerde provokatif kışkırtmalar gerçekleşmektedir. Şu sıralarda ise egemen güçlerce yapılan "itidal" çağrısı neticesinde fiili saldırılarda hız kesme hali var. Ancak bu hız kesme hali geçici, daha organize saldırganlığın önünü açma amaçlıdır. İlk etapta, bekledikleri işgal icazetini alana kadardır. Yine bilinmekte, kont-gerilla tipi örgütlendirilen paramiliter şebekeler aracılığıyla bir dizi katliam girişimi de ihtimal dahilindedir. Türkiye şehirlerinde yaşayan Kürt halkının mutlaka savunma araçlarını yaratması da gerekiyor. Ulusal ve sosyal nedenlerden dolayı göç-sürgün edildiğimiz topraklarda, Güney Kürtleriyle dayanışmamızı yükseltip, ulusal kimlik ve değerlerimize sahip çıkarak eylemli duruşumuzla gelişecek saldırıları savuşturmak zorundayız.
Sömürge sisteminin parçası olan her renkten şoven cenah kendilerinden istenilen büyük mitinglerle ordu-millet bütünlüğünü gösterme pratiklerini yaygınlaştıracaktır.Faşist-Despotik Cumhuriyetlerinin, kuruluş yıl dönümü olan 29 Ekim'de, ana teması Kürdistan düşmanlığı olan eylemlerle rollerini yerine getirecekler.Düzen partileri,YÖK Üniversiteleri,sarı sendikalar,belediyeler ve STÖ'ler kol kola girerek seksen küsur yıldır süregelen hazımsızlıklarıyla "Kürt ulusuna ölüm fermanlarını" bir kez daha kusacaktır.
5 Kasım günü, ABD'ye gidecek olan Tayyip Erdoğan da, Beyaz saray kapılarında el pençe durup Bush amcalarını ikna etmeye çalışacak.22 Temmuz seçimlerinin öncesi ABD'ye, "beni delikten süpürmeyin kullanın" mesajını dualar eşliğinde ulaştırmıştı.Sıra beyaz sarayın girişine yüz sürerek Teksas'lı şeften icazet dilemeye geldi.Büyük anıt paşaları,pür dikkat 5 Kasım'ı bekliyor.Tabi ki boş durmadan tehditlerine tam gaz devam etmekte;"Onlara hayal bile edemeyecekleri yoğunlukta acılar yaşatacağız." Alçaklık ve barbarlıkta, sınır tanımayan sömürgeci haydutların niyetleri açık;Kürdistan halkına katliam,sömürge sisteminde sonuna kadar ısrar.Düşman düşmanlığından vazgeçmeyecek...
FERHAT ÜÇOLUK





